Tüm bunları uzun uzun yazmak kabil şüphesiz çünkü konu ve ardındaki yaşananlar o kadar sarih ve aleni ve basit ki, sadece “anlamak istemeyenler ve anlamaya direnenler” göremez… Oysaki öğretimi ilkokul, zekâsı vasat, gözü az gören, kulağı az işiten, herkesin kolayca bilebileceği üzere durum net… O günün Almanya’sından kısa bir özet yapalım… Bilindiği üzere “führer rejimine” geçiş için irade ve niyet gerek şart olup, yeter şart değildir. Tüm diğer objektif şartların da olması şarttır. Yönetenlerin yönetememesi ve yönetilenlerin hoşnut olmaması temel ilkesi; ekonomik, siyasal ve sosyal çalkantıların vukuatı adiyeden sayılması gibi göstergelerin tavan yapması şarttır. Cumhuriyetin ilanını müteakip ilk 2 yıl balım, cicim geçer lakin bilahare başta savaşın ağır tazminat ödemeleri, inanılmaz işsizlik, pahalılık, rüşvet, irtikâp, kayırmacılık, adaletsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk ve inanılmaz bütçe açıkları ve üstüne de keyfi yönetim hepsinin yanında da dış politika kaynaklı inanılmaz problemler çözülemez safhaya varmıştır. Siyasal ve sosyal çalkantıların bir iç savaş tehlikesi oluşturması da işin tuzu biberi olur… Bu atmosfer, yani diğer tabir ile “ezilen sınıfların, egemen sınıfları istememesi”, ve dahi “egemen sınıfların eski ilişkiler ile yaşayamaması” durumu, tam tamına Lenin’in devrimci durum tarifine uygundur mülahazası ile komünist gruplar “emekçilerin devrim yapmaya hazır olması” şartına bakmaksızın ayaklanmaya hazırlanır iken, diğer kanatta ise NSDPA’yı önüne katarak nazi gençlik örgütü SA’lar vasıtası ile Thule Cemiyeti üzerinden muktedirler “führer rejimini” tesis için her şeyi yaparlar… Ve ne yazık ki, her türlü hile, hurda, entrika ve yalan, dolan propagandalar ve dahi yakıp, yıkma ve saldırılar ile “Führer rejimi” gerçekleşir.
Nazilerin
fikir babası olarak kabul edilen, bir Yahudi düşmanı, beyaz ırk üstünlüğünün
savunucusu, iş insanı, siyaset adamı, casus ve aynı zamanda Canım Yurdumdaki
muadilleri vasıtasıyla Türkiye vatandaşlığı da olan bir Alman olarak bilinen ve
asıl adı başka bir şey olmakla birlikte Rudolf
von Sebottendorf adını kullanan bir muhterem bu işlerin başrol oyuncusu
olarak muktedirler tarafından tayin olunmuştur… Bu muhteremin 1934 yılında İstanbul’a gelmiş, 1945 yılında ölünceye kadar burada yaşadığını söylersek, belki durum
bazıları açısından daha net anlaşılır. Nazilerin politik olarak rahle-i
tedrisattan geçtikleri, gizli Thule Cemiyeti’nin de kurucusu da olan bu
muhterem bir dönem de Amerika, Finlandiya, İsveç, Norveç, Hollanda, Danimarka, Belçika,
Avusturya ve İngiltere’de ırkçılığın enternasyonal örgütlemesine dair yoğun
çabalar sarf eder. Hitler’in de kılavuzu hatta yaratıcısı sayılacak, Rudolf von
Sebottendorf bakın neler diyor daha 1929 yılında; “Kadim
çağlar bir sır perdesiyle örtülü fakat bildiğimiz bir şey var ki o da İnsanlık
medeniyetinin Kutsal İmparatorluk ile yeniden doğmuş olmasıdır. Ben de Kutsal
İmparatorluğun bugünkü tecellisi olan Reich’ın bir vatandaşıyım. Kutsal Alman ulusu, Kutsal
İmparatorluğun kutsal baltasıdır ve Kutsal İmparatorluğun kutsal Kartalı Alman
ulusunun bizzat kendisidir. Bu Almanlar ve diğer tüm Cermanikler için bir
onurdur. Soysuz alçaklar bunu idrak
edemezler. Ancak soysuzlar kölelik yapar. Bilakis kutsal Alman halkı ve tüm
soylu Cermenikler, sadakat, çalışkanlık ve ihtişam dolu ruhlarıyla Kutsal
İmparatorluk Reich'ın amansız bağlısıdır. Sonsuza kadar.
Yaklaşan bir savaş ve sonrasında yeni bir nizam artık açıkça görülmekte. Medeniyet yapıcıların medeniyet yıkıcılarla hâlihazırda verdiği mücadele, çok gayret ve çok çalışma ister, epey ağır bir yüktür. Dün birbirimizi tanımadığımız ve daha sonra tanımak istemediğimiz ve savaşmaya mecbur bırakıldığımız bizler, bugün artık birbirimizi tanıyoruz. Düşmanımız aynı ve bir o kadar kadim. Eğer İngiltere, Fransa, Rusya ve hatta bize İngilizlerin kapılarını kapatmak istedikleri Birleşik Devletler'in idarecileri gafil halklarını bizim dünya için tehdit olduğumuza ve yok edilmemiz gerektiğine ikna ettiyse artık bugünden itibaren savaştan başka tüm kapıların kapandığını ve tam bir istişare ve ittifak içinde olmamız gerektiğini anlamamız gerekecektir. Ve inanıyorum ki, İtalya ve Reich, Türkiye'yi ve Japonya'yı da yanına alarak düşmanlarına karşı muazzam bir Mihver oluşturacaktır.” (dönemin birkaç dergisinden wikipedia’da özetlenen hali ile)
1937 yılında bir dergiye verdiği röportajdan bir alıntı ile sona gelelim; “Adolf'u ben seçtim. NSDAP’nin her mensubu artık birer kahraman olmaya hazır. Bana soylu biri değil, Alman ulusunu hedefim doğrultusunda ilerletecek bir lider lazımdı. Bana korkak ve çekingen aristokrat oğlanları ve kızları değil, vatansever ve aydın çocuklar lazımdı. Onları ben seçtim, dostlarıma talimat verdim ve bugün emin adımlarla hedefe ilerliyoruz. Almanya kaybetmeyecek. Yenilse bile kaybetmeyecek. Bizim ikinci bir sığınağımız var. Cephede hayal kırıklığı yaşarsak orada yolumuza devam edeceğiz. Almanya kaybetmeyecek. Her şeyi hazırladım. Almanya kaybetmeyecek.”
Evet,
hayaller, propagandalar ve palavralar sınırsız… Bu kabil insanların peşinden
gidenler, sonradan haberimiz yoktu, bilmiyorduk, duymamıştık vs gibi sadece
durumdan sıyrılmak adına savunmalar yaptılar. Ama gerçekler maalesef hiç de
öyle değil… Peki, bu yaşananlardan ders alındı mı? Nerdeeeee…
1 yorum:
Fasizmin basi her görüldügü werde ezilmeli ve yokedilmelidir. Nihat.
Yorum Gönder