Salı, Mart 24, 2026

MANAV İBRAHİM (GÖREN)

İbrahim Abimiz, çocukluğumun Çeşme’sinde ve ailemin medar-ı maişeti dâhilinde yakından tanıdığım, izlediğim birisidir. İbrahim Gören; hatırladığım kıvırcık saçlarının yaş ilerledikçe beyazlaşması ve önlerinin dökülmesi dışında devamlı gülümseme durumuna evla dudak hareketleri, dudakları üzerinde devamlı traşlı lakin kendine has bıyıkları ile gözlerinin karalığını da öne çıkaran siyah ve kalın çerçeveli gözlüğü ile olan halidir. Devamlı aynı gömleği giydiği izlenimi veren birbirinin kopyası gömlekleri, göğüs cepleri ve alt cepleri olan, subay yaka bol kesim, devamlı evrak ve doküman dolu cepler lakin her biri açık renkli olması muhtemelen yaptığı işe münasip olup, mevsime münasip kısa ya da uzun kolludur. Kulağının arkasına adeta yapışmış kurşun kalemi de asla unutabileceğim bir detay değildir.

Her Allah’ın günü, bıkmadan usanmadan ve yorulmadan, akşamın erken saatlerinden itibaren müstahsil haline bizatihi müstahsil tarafından getirilip, bir sıra ve düzen dâhilinde yerleştirilmiş, miktar ve nevi tespit edilerek kayıt edilmiş, sebze ve meyvelerin tek tek, kilogram, evsaf ve bazen de müstahsilini de söyleyerek kendince alıcı ve satıcı hak ve çıkarını adilane koruyabilecek bir fiyat tespiti ile mezatları başlatırdı. Sabahın erken saatlerinde başlayan mezat öğlen bilemediniz hemen sonrasında tamamlanır, yapılan tüm bu işlemlerin kayıtlarının ve hesaplarının muhasebeleştirilmesi ise bazen akşam ilerleyen saatlerine kadar devam ederdi. Müstahsil bazında evrak tanzimi ki her biri mahsulün nevi ve miktarı, alıcı isimlerini belirten, satış değerlerine binaen de müstahsile yapılacak tediye ve belediye rüsum ve kesintilerini ihtiva eder biçimde yapılır, bilahare de müstahsil müracaatına binaen ödemeleri yapılırdı. Tediyeleri alanlar kendilerine bir nüshası verilen müstahsil fişleri üzerindeki alıcı adlarına göre de kasa, sepet ve küfeleri geriye almak üzere alıcıların dükkân, lokanta ve otellerine giderlerdi. Dönem itibari ile sebze ve meyveler “daralı” ambalajlar ile alıcılara bilahare iade edilmek üzere teslim edilirdi henüz daha doğamızı perişan eden iadesiz plastik ambalaj malzemeleri icat edilmemiş idi. Sabahtan öğlene kadar satışı yapılıp öğleden sonra kayıt ve muhasebe işleri tamamlanan müstahsil ödemeleri bir gün sonra eksiksiz ödenirdi.

Mezkûr devirde Çeşme kalıcı nüfus 5.000 civarı, yazlık geçici nüfus da bir o kadar olup, gıda temininde henüz yerel kaynaklar yeterliydi… Şu anda Kervansaray’ın karşısına denk gelen ve Çeşme Belediyesi Zabıta Müdürlüğünün bulunduğu mekân mezkûr faaliyetlerin merkezi idi. Yaklaşık 20 mt’ye 6 mt. çatılı, deniz tarafında da yaklaşık 3mt.’ye 2,5 mt ebatlarında yan yana 2 ayrı odadan meydana gelen bir mekandır, Çeşme Müstahsil Hali… Genel manada yerli ahalinin hale gelen mahsulden satın alma yapmadığı bilinir, şimdi hayal edilince anlaşılıyor mahsul miktar ve çeşitliliği, tüm gelen mahsul manavlar ve oteller tarafından satın alınarak tüketilirdi. Yaz aylarında ise mezkûr kapalı mekân haricindeki Kervansaray önünü kapsayan yaklaşık 30 mt’ye 10 mt açık alanda müstahsilin getirdiği meyve ve sebze ile dolar taşardı. En önemli taşıma araçları olan eşek ve beygirler, henüz kullanılmayan lakin görece kapalı olan Kervansarayın orta avlusuna bekleme ve besleme için bağlanırlardı. Şimdi dahi düşününce insana inanılır gelmemekte o kadar fazla mahsul, son derece az olan yerel mekânlarda tüketilsin. Demek ki paranın satın alma gücünün yüksek olmasına istinaden insanlar ziyadesiyle meyve ve sebze tüketebilmekteydiler. Kendi ihtiyacını yetiştirmek suretiyle gideremeyen vatandaş eksiksiz ve bihakkın satın alma kudretine sahiptir, devir itibariyle… Kimsenin atık ve kullanılamayan mahsulden son kertede biz de faydalanalım gibi bir derdi yok idi. Bu kabil davranışlar eski Türkiye’de yoktur günümüze has zuhur etmiştir. Yerli kavun, karpuz, domates, taze fasulye, biber, patlıcan, soğan ve daha sayamadığım her türlü mahsul kalite ve lezzeti bilenler açısından daha da asla tekrarlanamayacak düzeydedir. Ne mutlu bizlere ki o günleri gördük, o lezzetli mahsulleri yedik…

Manav İbrahim büyüğümüz öğrendiğimiz kadarı ile kömür temin ve satışı işinden, devir itibariyle şimdiki kilise içindeki bir bölümde faaliyet gösteren ve Ahmet Sinan ve Sadullah Kanyılmaz tarafından idare edilen “müstahsil toptancı hali” idare işine transfer olmuştur. Kilise’nin şimdilerde kapatılmış olan yıkılmış çan kulesi tarafındaki kapısından girilince Belediye tarafından tahsisi yapılmış küçük bir alanda yürütülen bu faaliyet bilahare Kervansaray karşısındaki Sürücü’nün Evi’nin yanına arkasını da denize verecek şekilde inşa edilen yeni yerine taşınmıştır. Artık burada Ahmet Sinan büyüğümüz kadroda yoktur, Sadullah Kanyılmaz ve İbrahim Gören yanlarına kayıt işlerini hızlı yapacak dört işlemi güçlü kâtipler alarak yaparlar bu işleri… Hatırladığım kadarı ile en uzun süreli kâtiplik işini yapanlardan Sadık Gören ki İbrahim Abimizin oğlu ve bizim de hala görüştüğümüz arkadaşımızdır kendisi ve en uzun süreli hatta kalıcı olanı da Mustafa Ertemiz’dir. Mustafa hala bu vazifeyi tek başına da kalsa, birkaç müstahsil de olsa başarı ile devam ettirmektedir. Şimdilerde Çeşme Merkez Otobüs Garajı yanına sıkışmış vaziyette turizm imarının saldırısından kurtulabilmiş sınırlı alanlarda yetiştirilen yerli mahsulün temin edilebileceği yegâne alan olarak ayaktadır. Bu işe gönül vermiş vaziyette halen devam etmekte olan Mustafa Kardeşimize hem teşekkür ediyor hem de başarılarının devam etmesini diliyoruz. Çeşme Müstahsil Toptancı Halinin duvarlarını süsleyen geçmiş ile ilgili fotoğrafları görmek isteyenlerin mutlaka ziyaret etmesi gerekir mezkûr mekânı, fena mı olur işte bu vesile ile özellikle kış aylarında Çeşme Mandalini ve Çeşme Limonu ve diğer yerli mahsullerle temas imkânı doğar. Mustafa Ertemiz tarafından yürütülen mezkûr faaliyet anladığım kadarıyla mezkûr arkadaşımızın bu işi bırakması halinde de bu işin defterinin dürüleceği aşikârdır.

Bu vesile artık aramızda olmayan büyüklerimizi saygıyla anıyorum halen hayatta olanlara da sağlık ve mutluluk dolu uzun hayat diliyorum. 

Pazar, Mart 15, 2026

ÇOK YAŞA MUTLAK BARIŞ

 Başta; hedef kaynakların beleşe ele geçirilmesi, muktedirlere endüstriyel manada yeni pazarlar açılması ya da elde edilebilmesi, ucuz iş gücü temini olmak üzere daha birçok haksız ve ahlaksız neden ile yine başta ABD ve avenelerinin yarattığı savaşların ve sonuç itibari ile de insan kıyımının unutulmaması için dünyanın tüm kıtalarından çocukların bağışladıkları bozuk paralarla Japonya Devleti tarafından ürettirilen ve her yıl Eylül ayında ABD’nin adeta bir kurumu haline gelmiş Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda çalınan çanın üzerinde, “Çok Yaşa Mutlak Barış” yazısı bulunmaktadır. Neden böyle yazar da, her üye de çan çalınırken saygı ile durur da, yine bu ahlaksız yöntemi sürekli sıcak tutarlar, geniş manada kendi dışındakilere ve dar manada da kendi içlerinde lakin kendilerinden olmayanlara karşı sürekli bu savaş halini anlamak olanaksız. Şüphesiz temsil ettikleri rejimler ve manzumeleri açısından yapılan analizler ile konuyu anlaşılır kılmak mümkündür objektif olarak lakin konunun duygusal açıdan anlaşılır tarafı yoktur. Esasen savaşların nedenleri anlaşılsa bile kabul edilir tarafı da katlanılabilir tarafı da yoktur.

Dünya kaynaklarının sömürülmesini amaçlayan başta ABD ve AB tarafından üretilen ve yürütülen politikaların acımasızlığı ve kaynak daralmasına paralel acımasızlığın daha da artmasına tepki olarak sömürüye ve baskıya direnen unsurların artmasının yarattığı ortamlarda savaş, katliam ve soykırımlar ne yazık ki yaşanmaktadır. Emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin yarattığı bu talan ortamının varlığı göz ardı edilerek, talep edilen barış ve demokrasinin de anlamı kalmamaktadır, anlaşılamamaktadır. Uyuşmazlıklara, sömürüye karşı duruşlara, emperyalizmin kendi ekonomik gerçeklerinden ötürü adaletli olması ya da en azından hoşgörülü olması, anlaşmazlıklara barışçıl ve adil çözümler araması gibi bir şık hiç olamamaktadır ve de bu düzen sürdüğü sürece de olamayacaktır. Emperyalizm ve jandarması ABD’nin başta olmak üzere tüm uluslararası ve ulusal ortakları, uyuşmazlıklara, anlaşmazlıklara, adaletli ve barışçı çözüm taleplerine karşı, tüm dünyada silahlı güce dayalı baskı, şiddet, savaş ve yok etme yöntemlerine, sömürünün devam edebilmesi adına devam edecektir. Salt bu yüzden; barış, demokrasi, eşit ve adil paylaşım, sömürüye karşı durma, insan hakları söylemi; Emperyalizm ve jandarması ABD’nin başta olmak üzere tüm uluslararası ve ulusal ortakları tarafından hoş görülmeyecek ve yok edilecektir.

Ekonominin askerileştirilmesinin hızla tırmandığı dünyada, başta Ortadoğu, Asya, Afrika ve Güney Amerika olmak üzere önemli bir bölümünde ve hem de ülkemizde çeşitli biçimleri ile savaş ve çatışmalar ne yazık ki devam etmektedir. Savaşa, şiddete ve silahlı güce dayalı bu vahşi politikalara itiraz ederek, Dünya Halkları için Barış ve demokrasi, insan hakları talep ve söylemi ise, ne yazık ki bu toz duman savaş çığırtkanlığı içinde muktedirler tarafından sürekli en sert şekilde bastırılmaya devam edilmektedir. Savaşların ve sömürünün faturası dünyanın yoksul halklarına kesilirken, her yıl yüzbinlerce ölüm yaşanırken, yüzbinlerce insan sakat kalırken, milyonlarca insan yerini, yurdunu, köyünü terk ederek mülteci konumuna düşerken, Kadın ve çocuklar tecavüze uğrarken, açlıkla mücadeleden ötürü yüzbinlerce insan ölürken; başta ABD olmak üzere emperyalistler konforlarını arttırmakta ve yerel ortakları arasından her yıl onlarca dolar milyarderleri mevcutlarına ilave olmaktadır. Savaşa yapılan yatırımlara bakarak, dünyamızın barıştan ne kadar uzak olduğunu söylemek çok kolaydır, bu anlamda başta ABD’nin askeri üretimlerine ve bu üretimlerin alıcılarına bakarak dehşeti görmek mümkündür. Dünya ülkelerinin toplam savaş giderleri, askeri harcamalar bazında yaklaşık 2 trilyon dolar olarak açıklanmakta olup, bunun 600 milyar doları savaş makinesi ABD’ye ait olsun, hadi gelin bu ortamda barıştan bahsedin de göreyim sizi. ABD eğitimine 65 milyar dolar, sosyal güvenliğine 10 milyar dolar tahsis ederken, jandarmalık görevi için bu rakamın yaklaşık 10 katını harcıyor da, Rusya, Çin ve Hindistan onlardan aşağı kalıyor mu, kocaman bir hayır.

Bugünlerde; içi ve anlamı boşaltılarak, hani yurtta sürekli iç düşman yaratma fobisinden ötürü asla tesis edilemedi, ama cihanda bugüne kadar lafta da olsa sahiplenilen tarafını; “suya sabuna karışmama” denilerek önemli ölçüde değer kaybına neden olundu ya, işte bu kelamın gereği olmak üzere “yurtta sulh, cihanda sulh” politikasının gerçek anlamı ile şiar edinilmesinin, etkin kılınmasının önündeki tüm engellerin kaldırılması için ne gerekiyorsa tüm samimiyetle yapılması gerekmektedir. Denilebilir ki Atatürk bu lafı bu manada, şu manada söyledi, yahu bi durun Allahaşkına, de ki sizin dediğiniz gibi, de haydi siz barışı mutlak kılın… Ama eleştirideki maksat savaşı savunabilmenin ahlaksız vasatını oluşturmak olunca, her türlü bükülebiliyor kelamlar. Evet, bugünün anlamına uygun düşmesi adına; dünyanın her neresinde olursa olsun, yürütülen savaş, baskı ve saldırıları insanların şiddetle kınamaları gerekmektedir ki, aymaz muktedirler yavaş yavaş kendilerine ve politikalarına çeki düzen versinler. Başta, ABD’nin Irak’ta, Libya’da yürüttüğü işgal ve savaşlar olmak üzere, tüm dünyadaki saldırı ve savaşların bir an önce durdurulmasını, ama demeden, şu tarafı da gözden kaçırılmamalıdır demeden, kayıtsız şartsız talep etmelidir insanlar, yoksa savaşla eşanlamlı hale gelmiş eşbaşkanlıklarıyla gurur duyanları destekleyerek barıştan yanayım denilmesine kargaların bile gülmesi kaçınılmazdır. Tarih boyunca savaş çözüm olarak en son sırada yer alırken, 21. yüz yılda, aferist (işbirlikçi), oportinist (fırsatçı), egoist (bencil), popülist (kendi çıkarları için halktan yana görünen) siyasetçilerin yönetime gelmesi ile savaş ilk seçenek olmuştur. Dünya artık, bilge adamların çözümlerini değil, ayakkabısının arkasına basan mahalle kabadayılarının yumruklarının hüküm sürdüğü, korkunun egemen olduğu bir gezegene dönüşmüştür.

Evet, içinde bulunduğumuz zaman itibari ile “inanılmaz şekilde barış ihtiyacı” bulunmaktadır. Peki, barışa bu kadar ihtiyaç var iken neden bu kadar savaşsever ekipler tarafından yönetilir dünya, inanılır gibi değil… Hem de savaş kadar büyük yatırımlara, büyük kıyımlara, büyük yıkımlara hülasa her şeyin kaybedilmesi uğruna savaş tercih edilir, son derece kolay ve ucuz erişilebilen “barış” söz konusu iken… Savaş kutsayıcılardan, kin ve nefret üretenlerden, kendi ve benzerlerinden ziyade kim varsa beğenmeyen, eleştiren, dışlayan ve ötekileştiren muhteremlerden behemehâl kurtarılmalıdır Dünya… “Barış zamanında savaşa hazır olunmalıdır” umdesini öne süren zavallılar kendi çocuklarının ve torunlarının geleceğini karartmaktadır ama maalesef ki farkında değillerdir.

İnönü’nün güzel bir anısı ile bitirelim. Hani meşhurdur anlatılır ya, kendisine sitemde bulunan çocuğun savaş döneminde kendilerini aç bıraktığını söylediğinde “evet haklısın ama babasız bırakmadım” cevabı önemsenmelidir. İnönü ve küçük çocuk böyle bir diyalog kurmuşlar mıdır? Bu birilerinin uydurması mıdır? Bilemem lakin çok güzel ve anlamlı bulduğum bir diyalogdur.

Cumartesi, Mart 07, 2026

KAHROLSUN SAVAŞ

 


Adı bile okumak için insana heyecan yükleyen, değerli büyüğümüz gazeteci, yazar ve şair Yaşar Aksoy abimizin, “Barış yolunda emeklerimiz helal olsun” notu ile adıma imzalayıp lütfedip hediye ettiği kıymetli kitabını okuyorum. “Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü” kurucusu Andreas Politakis’in hayatı, hayali ve realize ettikleri ile başlanan günlük ve dizi yazılar, konferanslar ve araştırmalar şeklinde farklı tarihlerde kaleme alınmış yazılar toplu geçidi… 80’li yılların ortaları ile 90’lı yılların sonu arasındaki süreçte kaleme alınmış yazılar, varsa yoksa “barışa atıf”, “savaşa lanet” merkezinde konular adeta ansiklopedik tarzda bir araya getirilmiş. Kitabın kapak düzenlemesinde, büyük edebiyatçı Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’nun bir resminin de kullanılmış olması eseri daha da anlamlı ve değerli kılıyor, benim için… Bu değerli yazarın “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adını taşıyan ve 80’li yılların başında okuduğum ve çok etkilendiğim mezkûr eser için kitabın içinde müstesna atıflar ve değinmeler de bulunmaktadır. Kitabın 12 Eylül döneminde yasaklanmış olması ise özgürlükler tarihindeki yerini koca bir kara leke olarak almıştır. Kitap esasen suyun iki yakasındaki halkların kardeşliğine katkı sunacak düzeyde lakin sorgulayıcı ve tespit edici hepsinden önemlisi tarihsel gerçeklere dokunucu bir tarzda kaleme alındığından olsa gerek 12 Eylül’ün gazabına uğramıştır. Osmanlı döneminde “Kırkıca” bilahare kısa bir dönem “Çirkince” nihayetinde de “Şirince” adı ile maruf İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı köyün yerlilerinden Manoli Aksiyotin ve ailesi üzerinden hareketle Anadolu’daki sosyolojik durum tespitini ve toplumsal dönüşümü lakin ve esasen de Osmanlı’nın büyük ricatı ile başlayan, Cumhuriyetin 9 Eylül 1922 ile nihayetlenen zaferini emperyalizmin süngüsü rolündeki Yunanistan’ın ise tarihlerine “Küçük Asya Felaketi” olarak kayıt edilen hüsranı arasındaki yaklaşık 15-20 yıllık sürecin fulu bir röntgeni niteliğindedir. 

“Smyrni mana regete” başlıklı yazıda Yaşar Aksoy abimiz “Ve Küçük Asya seferi 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle sonuçlanır. Bu iki tarih arasında işgal vardır, acı vardır, kan ve gözyaşı vardır. Bozgun vardır, denize dökülmek vardır, önce birisi için işgal, öteki için “gurur”, ama sonra, birisi için “bağımsızlık”, öteki için “felaket” vardır, “katliam” vardır ve “yangın” vardır.”

“Sonra en acısı göçmenlik vardır, daha acısı sığınılan Yunanistan’da “ikinci sınıf çingene muamelesi” görerek acılar içinde bir kez daha kıvranmak vardır. “Anadolu bozgunun yaratıcıları, yani kral Konstantin’in hempaları Gounaris, Stratos, Propatakis, Baltazzis, Theotakis, Hacıanesti gibi savaş aygıtları, 28 Kasım 1922 günü Atina'da savaş divanı tarafından “vatana ihanet”ten ölüm cezasına çarptırılıp bu hükümler yağmur altında sabaha karşı icra edilirken, kimse bozgunun en büyük sillesini yiyen garip Anadolu göçmenlerine “kusura bakmayın” veya “affedin” demeyecektir” diye sürecin kısa, hüzünlü ve ağır sonuçları olan tespitini yapar.

Sonraları Emperyal batının koçbaşı Faşist Almanya ve önderi Hitler’in ordularının Yunanistan’ı işgali üzerine direnişe geçenleri ise; “önce bu “Anadolu göçmenleri” ayaklanır. İtalyan faşistlerine ve Alman nazileri’ne karşı dağlarda ve kentlerde çarpışan ELAS’ın ön saflarında hep Anadolu göçmenlerinin çocukları vardır, sonra İç Savaş’ta solun ileri safında çarpışırlar.

Onlar İzmirlidirler, Ayvalıklı, Aydınlı, Manisalı, Muğlalı, Foçalı, Menemenli, Karamanlıdırlar… Ölüm, sürgün, savaş ve direniş bu halkın alınyazısıdır sanki…

Belki bu yüzden “Rembetiko”lar hüzün yüklüdür. Ağlar bu şarkılar, ağlar şarkıcılar, ağlar dinleyenler…

İmbat özlemiyle, bardacık ve pilakiyle, kahvelerde ortaklaşa nargile içerek pişpirik oynamanın ve Türk komşularla birlikte balık ağlarını çekmenin zevki yoktur artık… Ama özlemi vardır, ince ince süzülen gözyaşlarında…

Artık Pire limanının izbelerinde, Atina’nın Nea Smyrna semtinde, Yeni Foça’da, Yeni Menemen gibi kasabalarda, Selanik’in varoşlarında Anadolu özlemiyle iç çekerek çocuklarını yetiştireceklerdi. 1922 Eylül ayında aç, perişan dökülmüşlerdi binlerce yaralı kuş gibi Pire limanına… Hiçbir zaman da “Anadolu bozgunu”nun gerçek hesabını soramadılar Yunanlı egemenlerden… Çünkü hemen ardından, boynu bükük ekmek kavgasına kapılacaklardı. Anadolu’da “Rum gavuru” diye horlanırlardı, burada ise “Türkopol” (Türk tohumu) olarak itilip kakıldılar.

Acı bir filmdir, Manoliniler’in, Didolar’ın öyküsü…

Emperyalizm halkları birbirleriyle savaştırmış, işgalleri başlatmış, orduları kapıştırmış sonra karşılarına geçip keyifle izlemiştir.

İzmir yanarken, denize atlayıp batılı zengin ulusların gemilerine çıkmak isteyen İzmirli Rumların güverteye uzanan bileklerinin İngiliz ve Fransız kılıçlarıyla kesildiği birçok hatıratta yazılıdır.

O esnada İzmir yanmaktadır.

Ve eli, bileği kesilen bir halkın kanlı dudaklarından şöyle bir inilti yükselir dumanla kaplı simsiyah göğe:

“Smyrni mana regete” (İzmir yanıyor anam).

Yanan sadece İzmir midir? Sadece İzmir olsa geri getirmek çok zor olsa da telafi edilebilir lakin yanan komşuluk, dostluk, kardeşlik ve hemşehriliktir gayri asla ve kat’a geri gelmez, gelmeyecektir de… Sürekli olarak emperyalizmin suflesi, stratejisi ve planları dâhilinde ve dahi delaletiyle yerel iktidar tayinleri neticesinde bu nazik alan sürekli kaşınıp, sürekli ve kesintisiz kriz ya da savaş gerginliği yaşanacaktır, artık. Karşılıklı “bir gece ansızın gelebilirim” nidaları atılan Ege Denizi de artık bıkmış vaziyette bu teyakkuz, bu tevettür, bu tevekkül vaziyetinden lakin sonuç şimdiye kadar değişmemiştir.

Yaşar Aksoy abimiz; Ege Denizinin bir barış denizi olabilmesi adına her daim çaba göstermiş ve göstermeye de devam eden birisi olarak, emperyalizmin sürekli canlı ve sıcak tutmaya çalıştığı savaş gerginliği karşısında “tüm bu çağdışı düşünenleri aza indirip, iki güzel halkı, birbirinden şüphelenmeden ve ürkmeden gerçek barışa götürmek zorundayız” diyerek Dido Sotiriyu’nun, Theodorakis’in, Faranduru’nin, Livaneli’nin, Ekrem Akurgal’ın izinden gidilmesi gerektiğini kitap boyunca vurgulayarak kendi ifadesi ile barış duvarına bir tuğla da kendisi koymaya çalışmıştır ve tam da bu yüzden kitabına “Kato Polemos!.. Kahrolsun Savaş” adını vermiştir.