Perşembe, Haziran 25, 2026

TURAN TÜTÜNCÜOĞLU

Fırıncı Turan abimiz bizim mahallenin gösterişli ve karizmatik abilerinden bir diğeridir. Gösterişlidir, her daim pırıl pırıl boyalı siyah iskarpinleri ile kravatsız takım elbiselidir… Kravat takar mı idi ara sıra vallahi onu hatırlayamadım. Bazı vakitler o güzelim iskarpinlerin “fortuna” basardı onu hatırlıyorum… İddialı ve iddiacı bir abimizdi… Turan Abi, fazlaca farkına varılmaz olmakla birlikte inanılmaz çalışkan birisidir. Fırın, bahçe işleri ki bunlar günün neredeyse tamamını dolduracak ve zor faaliyetlerdir…

Fırın; sabah erkenden hazırlanacak ekmekler için akşamdan hazırlık yapılması gerekir, hamurlar hazırlanacak, mayalanmaya bırakılacak… Öyle canının istediği saat yapılacak işler değildir bunlar, hasta oldum, bugün canım çalışmak istemiyor tarzı bahane ve mazeret üretilemeyecek faaliyetlerin merkezidir fırıncılık… Sabah ekmek hazır değilse kısa sürede müşteri külliyen kaybedilir, sermaye kediye yüklenir maazallah. Şimdi kısaca, benim hatırladığım halleri ile işin yönetimsel zorluk ve meşakkatleri üstüne birkaç kelam etmek istiyorum. Sosyal hayatınızın bozulmasına ciddi sebep olan gece yarısını henüz geçmiş iken fırıncının mesaiye hamur hazırlamakla başlaması, uykusuzluk, üstüne her şeyin elle halledilmesine bağlı aşırı yorgunluk, başta ağır un çuvallarının taşınması ve hamur karılması gibi kas ve iskelet üstüne aşırı yük, nihayetinde de fırının yakılması, ısıtılması ve bu derece ziyadesiyle sıcak bir ortamda çalışılması ve hepsinden öte bu faaliyetin fasılasız ve tatilsiz ifa edilmesi… Ve de en kötüsü, genel manada fırınların küçük birer işletme olması ve özellikle devir itibariyle Çeşme’deki faaliyetin boyut ve kapsamı itibariyle tek kişilik bir iş olması, kolay üstesinden gelinir olmasa gerek… Sadece bir vade sonra gündüzleri, kısmen satış yapmak, kısmen fırının açık kalmasını temin ya da mahallelinin yemeklerinin fırında pişirilmesine nezaret etmek adına çocukluk arkadaşımız Latif Çelebi uzunca bir süre Turan Abinin fırınında bahse konu kapsamda çalışmıştı. Latif döneminde komşuların pişirilmek üzere fırına getirilen yemeklerinden küçük parçalar yürütmemiz bir başka hoş hatıra olarak hafızalarımızdadır.

Hayatımda ilk kez hamur makinesini Turan Abinin fırınında görmüştüm, şaşırmak kaçınılmaz idi şüphesiz. Ondan önce kocaman ahşaptan yapılmış dar uzun, bir uzun kenarı dik, diğer uzun kenarı yaklaşık 45 derece eğik bir hamur teknesi vardı. Hamur karanlar eğik kenardan yaparlardı işlerini. İlaveten annelerimizden hamur açma ve hazırlama faaliyetlerini görmüş olarak öyle hayretle izlemiştik ilk günler… Bir elektrik motoru marifetiyle, yatayda yerleşik hareketli bir dişli üzerinde kendi etrafında dönen görece büyük bir kazan içine uzanmış metal mamul parabolik kesitli bir kolun orta hızda ve kesintisiz kendi etrafında ve dikeyde pozisyon değiştirerek dönmesiyle hamuru karan bir basit lakin devrine göre bizim için tılsımlı bir düzenek… Hamur karmayı bazen hayranlıkla birkaç arkadaş birlikte izlediğimiz de olurdu… İzlerdik de ne olurdu, işte bu soruya cevabım yok…

Dönem peksimet üretimi dönemidir ayrıca satılamayan ekmek olursa behemehâl peksimet kesilir, israf nerdeyse sıfır… Bilindiği üzere, Peksimet, kuruyup bayatlayan ekmeğin düşen nem oranı ile doğru düzgün dilimlenerek ve dilimlerin en az iki kez fırınlanması marifetiyle elde edilen, aylar boyunca hatta yıllar boyunca bozulmadan saklanabilme ve yenebilme tazelik ve kalitesini koruyabilen dayanıklı bir kuru ekmek çeşididir. İmalat, ulaşım ve saklanabilme ekonomik ve teknik imkânlarının neredeyse olmadığı dönemlerin en önemli ve şatafatlı ekmeğidir. Gerçi bizim Çeşme’de peksimetin başkenti Bekir Abinin (Erte) fırınıdır lakin bayatlayan ekmeğin ekonomik değerinin devamı adına neredeyse tüm fırıncıların başvurduğu bir imalat çeşididir. Turan Abimiz de bu usule çok sık olmasa bile başvururdu… Biz de taze fırınlanmış peksimetlerden aşırtıp yemeyi çok severdik… Turan Abi görür de görmezden mi gelirdi, hakikaten görmez miydi, bilemedim… Görüp de ses çıkarmamış ise zaten bağışlamış manasında alırım da görmemiş ise de kendisi ile cennet te karşılaştığımda bağışlanmamı isteyeceğim… Turan Abi muhakkak cennettedir, aksi düşünülemez, bu kadar çalış, imalat ve yetiştirmenin duayeni ol, cennete gidememe şıkkı olamaz herhalde, benim ise muhakkak ki yerim orası… Uzunca bir vadedir, peksimetin yeni çeşitleri dükkânlarımızın vitrinlerini süslemektedir, susamlısı, fıstıklısı, tuzlusu, tuzsuzu, diyete münasip olanı, diye diye gayet uzun bir listede modernize halleri ile yerlerini almışlardır.

Turan Abi aynı zamanda sert mizaçlı birisidir, Çeşme’de yeni yeni zuhur eden siyasetin çoklu ve standart dışı davranış ve gayri hukuki pozisyon almalarda da taraf olmaktadır. Bu baptan ciddi “efelikler” de söz konusudur. Lakin bunları bu kadarıyla hatırlayarak geçmek evladır… Sadece sert hayatın kendisini ne derece sert hale getirdiğini hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Adeta gözünü budaktan esirgemeyen abimiz, çifte su verilmiş çelik gibidir, gözü karadır, korkusuzdur… Haksızlık söz konusu ise, nasıl bir otoriteye karşı olduğunun bir ehemmiyeti yoktur, siyasi ve ekonomik büyüklük onu yıldıramamıştır…

Ekmeklerin daha bakkallar marifetiyle satıldığı sistem icat edilmemiştir, herkes ekmeğini fırınlardan almaktaydı… Her ailenin tercih ettiği bir fırın vardı lakin benim hatırladığım babam çok dengeli davranırdı, farklı fırınlardan ekmek satın alırdı, bazen Sakıp Abi, bazen Seydiahmet, bazen Bekir Erte. Ben, satın alma görevi bana verilmiş ise her daim Turan Abinin fırınını tercih ederdim. Turan Abinin fırından taze ekmek çıkışı anında, bazen yarım, bazen çeyrek ekmek kestirir, içine de hemen yakındaki bakkallardan bütçemize münasip ne ise gayri az helva ya da az peynir yerleştirilir, maç arası ya da oyun arası yerdik, nasıl bir keyif idi o şimdi anlatamam… Anlatsam da şimdi keyif alınan şeyler çok farklı olduğu için bunun tam tadı çıkmaz hülasa layığı ile anlaşılmaz…

Bahçe işleri başta enginar olmak üzere tüm sebzeleri kapsardı sonraları büyükbaş hayvan yetiştiriciliğine de başladı, koca bir hayatı tüm diğer akranları gibi durmadan çalışarak geçirdi. Bu işler sadece bilenler tarafından bilinir, ne menem meşakkatli işlerdir, üretimi zordur pazarlaması zordur…

Evet; bizim o devirde Hamam Sokağı dediğimiz sokağın ana yola cepheli bir köşesinde Turan Abinin, diğer köşesinde Seydiahmet Abinin fırını bulunmasına ve genellikle insanların evlerinde kendi imkânlarıyla ekmek ve börek işlerini kotarması münasebetiyle piyasadaki müşteri azlığı sebebiyle aralarında niza, kıskançlık ve fuzuli rekabet izine rast gelinmemiştir.   

Bu vesileyle, artık aramızda bulunmayan başta Turan Tütüncüoğlu abimiz olmak üzere tüm diğer büyüklerimizi saygıyla yâd ediyorum, hayatta olanlara da sağlık ve mutluluk diliyorum…

  

Çarşamba, Haziran 17, 2026

100. YIL CUMHURİYET ALFABESİ VE HAYDAR ERGÜLEN

 

Başlıktaki kitabı okudum, süper bir dil ve tespitler özellikle de vakalar arası tesis edilen illiyet ve diyalektik takdire şayan benim açımdan. Yazar Haydar Ergülen, ilk defa kitabını okuyorum, sürekli okuduğum gazetede genellikle hafta sonları olmak kaydıyla uzunca bir süredir köşe yazıları da yazmış olmakla birlikte, kitaplarına rast gelmemişim demek ki ya da benim aklımda kalmamış. Ne yapacaksınız yaşlılık diyelim de durumumu kurtarmaya çalışayım… Sevgili dostum Bürçin Karagemicioğlu, benim adıma imzalatarak almış, bu keyifle okunan kitabı bana hediye etmek üzere… Yazarın, biyografisinden aynı “kuşağın yolcuları” olduğumuzu anlıyorum, ODTÜ’nün ODTÜ olduğu dönemde talebelik eylemiş… Evet, o devirde henüz sınav sorularını çalan “mezkûr acar ve çalar grup” ODTÜ’yü sulandıramamış idi, hatta hedeflerinde bile değildi. Ne vakit ki, emperyalizm ve yerli mümessilleri, hedef olarak “ılımlısı” olsun, yeter ki bizim mamalar düzgün ve dolgun olsun dediler, tüm diğer benzerleri gibi ODTÜ’de bilim yerine şimdi yazmaya gerek olmayan arayışlar öne geçti… Geçmiş olsun.   

Neyse, maksada marş… Değerli yazar, Cumhuriyetin 100 yılının alfabesi deyip, harf sırasıyla A’dan Z’ye öğrendiği, gördüğü, düşlediği cumhuriyeti tariflemek adına, yazmayı tercih ettiği başlıklar ile ziyadesiyle güzel bir kısmi ansiklopedik eser çıkarmış ortaya. Dil süper, teşhis ve tespitler süper, diyalektik süper, ifade tarz ve üslubu süper, hele deneme konularının tercihi tam isabet, adeta tercih edilen konular marifetiyle cumhuriyetin poligonları mütekâmilen atılmış, poligon birleşim marifetiyle de tekmili birden bizatihi kendisi…

“A” deyince şüphesiz Ankara ile başlıyor, isimleri ve kaynaklarını anlatıyor kendi meşrebince, bir tanesi de geçen sene Sibirya’da gördüğüm membaı Baykal Gölü Angara Nehri’nden mülhem… Mustafa Kemal Atatürk’ün de ziyadesiyle önemsediği bir içtihat… “Tanpınar’ın izinde beş şehir” adlı kitabın yazarı Alberto Manguel’den aktarıyor; “Ankara, birbirine rengârenk ipliklerin karmaşık sonsuzluğu ile bağlanmış olan, bir çağlar ve tarzlar düğümü. Aynı zamanda bilmecelerle dolu…” Alıntı tam yazarın nevi şahsına münhasır… Ankara’da Devlet Mahallesi var. Kemalizm’le sosyalizm arasında yaşanan bir “sol çocukluğun” sonra bir zamanda karşımıza ilk cümle olarak çıkacak özlemi var; ‘devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.’ Bu ‘ihtimal’ Ankara’da bir ‘olasılık’ olarak hep var oldu ve Komünist başkentlerin bürokratik hüznü Ankara’nın yüzüne vurdu. Doğrusu Komünist bir başkent olmak da Ankara’da iyi dururdu, Ankara da Orta Avrupa’da iyi dururdu.” diye tanımlama ve tarifleme ile devam eden yazar çok değişik temsiliyete haiz yazar ve şairlerden alıntılarla hoş bir potpori oluşturmuş başkent Ankara adına.

“B” de; İstanbul Ansiklopedi’sinde olmayıp da Rakı Ansiklopedi’sinde olan İstanbul Semti hangisidir diye sorarak başlıyor, el cevap “Bomonti”… “Bomonti halk bahçesi. Halkevleri’nin de bahçesi sayılır, işletmecileri farklı da olsa. Asmalımescit, nasıl ‘Cumhuriyet bohemi’nin yeriyse, Bomonti de Cumhuriyet’in birinci derece anlamlarından ‘asri’nin yeridir, ‘asri mekan’dır.” diye fevkalade özetlediği başlığın muhtevasını kitabın sonuna eklediği, kitabın adeta “kırmızı kurdeleli cümleler” faslından,  “Cunhuriyet’in 100 yılına 100 sevinçli cümle” bölümüne ise; “Cumhuriyet bir zamanlar Bomonti bahçelerine ailece bira içmenin sevincidir.” diyerek taçlandırmaktadır. Ve dama; maksada külliyen matuf cümle; “Cumhuriyet’in bayramlarının da kutlandığı Bomonti, bir bira fabrikası, rakı ve bira markası, bira bahçesi olmanın ötesinde bir anlam taşıdığı için, tıpkı Balıkpazarı’nda adı Cumhuriyet olan meyhane gibi, başka bir anlamla çarpışacaktır yıllar yıllar sonra; Eylül 2019’da Bomonti Bişra Fabrikaları külliye yapılması için Diyanet’e devredilecektir. Cumhuriyet’in kurumlarının yine Cumhuriyet’in kurduğu Diyanet eliyle onun yıkımında kullanılmasına kim ironi diyebilir? Danıştay’ın şimdilik durdurduğu bu ‘yıkım’la ‘iki ayyaş’ın kurduğu Cumhuriyet’de şimdilik yıkımdan kurtulmuş olur.”

“N”de; “hiç düşünmeden Nazım (Hikmet) deyişim, yalnızca onu evrensel ve yüzyıllarca kalacak bir şair diye düşündüğümden, aynı dünya görüşünü, düşleri ve sosyalist bir toplum tasavvurunu paylaştığımdan değil; onun Cumhuriyet içindeki aykırılığıyla Cumhuriyet’in ilk yüzyılını temsil eden şair olması arasındaki unutulmaz mı demeli, can dayanmaz mı yoksa inanılmaz mı, her neyse, işte o ironi de geçerli bunda.” takdimi ile Nazım Hikmet yer alıyor.

“R”de ise, şüphesiz ki mühim bir “poligon atılıyor” Rakı… Ne diyor üstad; “Rakıyı bir cumhuriyet icadı gibi görmek göstermek de doğru değil! Bunu özellikle vurguluyorum, Osmanlıların nerdeyse bir şeriat imparatorluğu gibi sunulmasına karşın, rakının membaı cumhuriyet değil imparatorluktur! Üzgünüm!

Üzgün filan değilim tabii, niye olayım?

İslamcılar ve neo-Osmanlıcılar üzülsün üzülecekse! Çok uzaklara gitmeye gerek yok, Ahmet Mithat Efendi’yle onu ustası olarak bilen Ahmet Rasim’e bile bakmak yeter bu hususta! Osmanlı’da izinli çalışan gedikli meyhanelerin yanı sıra, ruhsatsız çalışan koltuk meyhanelerinin varlığı da bilinir. Sokak aralarında ayaküstü yudumluk içki satan ayaklı meyhaneler de bir bakıma “tek-tekçi” sayılır.” Daha önceleri okuduğum Reşad Ekrem Koçu’nun yazdığı “Eski İstanbul’da meyhaneler ve meyhane köçekleri” adlı kitapta, mezkûr meyhanelerin fevkalade tafsilatları ile anlatılmış olduğunu da hemen hatırlatayım.

Peki, poligonlar bunlardan mı ibaret, şüphesiz değil… Bu seçimler benim tercihim… Lakin değerli şair ve yazar Haydar Ergülen, Ankara ve İstanbul diye önemli şehirleri, Ulus ve Taksim diye meydanları, İslam ve Gavur diye dini karşılıkları ve karşıtlıkları, öz ve üvey diye sahiplikleri, Şef ve Parya, Ortadirek diye siyasi ve sosyal sınıf ve mevzileri ve daha da yaklaşık 90 adet poligonu atıp, poligonları birleştirerek, aklındaki, fikrindeki ve nihayetinde zikrindeki Cumhuriyet tespitini bize aktarmaktadır. Poligon atışları sadece tek düzlemde de değil elbette tarihsel derinlik de söz konusudur, geçen yüzyıl da var, bu yüzyıl da, hatta evveli ve ahiri de, akli, ilmi, edebi, harsi, hukuki, örfi, fikri, zikri ve ahlaki teferruatları da…

Kitabı okuduktan sonra; “bu cumhuriyet size ne yaptı be, sağından, solundan, altından, üstünden fütursuzca çekiştirip duruyorsunuz” diyesim geldi lakin mefhumu muhalifinden de bakınca “yahu burası da, şurası da, çok eksikmiş be” demekten de kendimi alamıyorum. 

Evet, A’dan Z’ye bir Cumhuriyet turu atmak isteyenler beklemeden mezkûr esere başvurabilirler. Öğrenme, bilgilenme, güncellenme ve tazelenme kefaletim var ve tamdır. Birkaç cümlede kitabın sonundaki”100 sevinçli cümleden” gelsin diyorum

2. cümle; “Birinci yüz yılında Cumhuriyetin varlığı bizi çok sevindirdi, üzdüğü de oldu, ama üzdüğünden çok sevindirdi. Şimdi ikinci yüz yılında sıra bizde, ne sırası mı, Cumhuriyet’i sevindirme sırası elbette!”

37. cümle; “Cumhuriyet, Cumhuriyet’in yanlışlarını, eksiklerini özgürce tartışma sevincidir.”

39. cümle; “Cumhuriyet, kızlı-oğlanlı köy çocuklarının onlara hem bilgi hem beceri kazandıran Köy Enstitülerinde yetişmesinin sevincidir.”

Evet, tafsilatlı fazlası kitapta deyip değerli şair ve yazara da “aklına ve emeğine sağlık, kalemine kudret” diyelim…

Çarşamba, Haziran 10, 2026

ESKİ ÇEŞME VE ÇEŞMELİLER, KÜSKÜN ÇİÇEK

 

Ekim 1979 senesinde dönemin meşhur ve mühim sinema oyuncuları Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın başrollerini paylaştıkları bir film çekilir. Film, şöyledir, böyledir diyebilecek durumda değilim, film üzerine maalesef benim söyleyeceğim fazlaca bir şey yok, olamaz da… O günlerin film konuları, mekânları ve beğeni seviyesine çok münasip bir görüntüsü var sanki… Sevgi ikrar ve takdimleri de tam da o günlere münasip, nefret 5 dakikada büyük aşka dönüşüyor, dönüşebiliyor, “git buradan” repliği “gitme gel” haline ne kadar hızlı ve kolay dönüşebiliyor. Demek ki aşk böyle algılanıyormuş vatandaş nezdinde devir itibariyle… Şüphesiz ki bu yazı bir film tanıtım ya da reklamı değil, eleştirisi hiç olamaz zaten, böylesi bir şey benim ne bilgi, ne de ilgi alanıma girer lakin mekân ve sosyolojisi hariç… Filmin, benim için yegâne ilgi çekici tarafı Çeşme’de çevrilmiş olması, farklı noktalarda o devirde Çeşme nasılmış, Çeşmelilerin o devirdeki halleri nasılmış… Filme dâhil olan Çeşmelilerin filme katkıları ile rollerini nasıl yaptıklarıdır ilginç olan sadece.

Filmin ana mekânı arkadaşım Güngör Yamaner’in Tekke Mahallesindeki (eskiden böyle söylenirdi) evidir, müthiş Çeşme ve Limanı manzarası 1979 model olarak kayıt altına alınmıştır netekim. Bahçedeki zemini beton kaplı, 2 farklı seviyede yani iki kademeli taraça, oradaki masa ve orada çay kahve içtiğimiz günler hala dün gibi aklımda… Çoğunluğu teneke olan saksılardaki değişik değişik çiçekler… Güngör’ün evinin mutfağı da filmde müstesna yerini alıyor… Evin ve hayatın sade ve basit hali ne kadar da nostaljik olmuş. Lakin film çekimi bittikten sonra yani evin tahliyesinden sonra Güngör’ün serzeniş ve şikâyetleri çoktur, tazmin konusunda ve telafi konusunda söz verenler de artık ortalarda yoktur. Hülasa Güngör şikâyetleri ve serzenişleri ile baş başadır. Olsun, o şikâyetlere devam etsin, bizler açısından film nihayetinde, seti itibariyle, arkadaki fonu itibariyle 2. derece bir Çeşme belgeselidir adeta… Yıllar geçti bizler filmi neredeyse unutmaya başlamış idik ki, bir başka Çeşmesever sevgili Sabri Usta hatırlattı filmi, bilahare Ahmet Erküçük’ün Türkan Şoray ile olan fotoğrafını iletmesi vesilesiyle bir kez daha hatırladım, tekrar seyrettim, hatırlayamadıklarım tekrar bugüne geldi… Müthiş bir zamanda seyahat manasında…

Cüneyt Arkın’a, hasta olduğunu söyleyen doktor, bizim Ender Gönüllü abimiz, hani Çeşme’deki ilk eczane sahibi, sonradan o güzel abimizin ANAP’tan, kimlerin ikna etmesi ile güncel siyasetin içine çekilmesi, sonra siyaseten unutulması, vs başlıkları ile kendisini yazmaya çalıştığım abimiz. Cüneyt Arkın kadar yakışıklı hali perdeye yansıyor Ender Abimizin, görünen o ki eczacılıktaki başarısını güncel siyasette olduğu gibi, mezkûr film için rol yapmakta da aynı maharette kullanamıyor.  

Cüneyt Arkın, Çeşme Seyahat ile Çeşme’ye geliyor, Çeşme Ertan Otel’e geçiyor, çocukluk arkadaşlarımdan, Çeşme Gençlik Kulübü önemli oyuncularından Ömer Tütüncüoğlu ile resepsiyonda diyalogları yansıyor, hay Allah Ömer’in o yıllarını görüyor, “hani benim gençliğim” demekten kendimi alamıyorum. Çeşme Ertan Otel’in o resepsiyonunu çok iyi bilirim, çünkü ben de orada çalışmaya başladım ve 2 saat sonra anlamıştım ki bu iş ve bu mekân bana göre değil, derhal kimseye haber vermeden ayrılmıştım.  Lakin sonraları farklı maksatlarla çok kez ziyaret ettiğim bir yer idi, sonraları orada çalışan bir başka arkadaşım sebebiyle…

Film, ağırlıklı olarak o devirde Çeşme’nin mühim turistik mekânı, şimdiki İş Bankası dinlenme tesisleri, TURTES’in restoran ve lokalinde geçiyor, başrol oyuncularının diyaloglarında, kamere bir birinin arkasında kalan Kalem Burnu’nu (Altın Yunus), bir diğerinin arkasında kalan Ayayorgi tarafını fon yapıyor. Kiremitsiz ve betonsuz Kalem Burnu… Sadece Altın Yunus Oteli bembeyaz silueti ile rol kapıyor. Esasen hatırladığım kadarı ile de o vakitler Kalem Burnu komple “tarihi sit alanı”… Lakin işte orasından çekiştir, burasından çekiştir, yasaların, yönetmeliklerin, gelinen nokta, beton yığını alanlar, sonra da şikâyet et… Bu mevzuda söylenecek çok laf var da, vakti ve mekânı değil…

Film, Çeşme’nin neredeyse her bölümünü, yeterli detayda “film seti” yapıyor, Çeşme Emniyet Müdürlüğü, o vakitteki haliyle Gümrük Müdürlüğü ile paylaştığı bina, oranın önü şimdiki “seyir terası”, oranın tertemiz görüntüsü, ticaretin ve para kazanmanın arkasına sığınmamış bozulmamış vaziyet, oradan Çeşme Sahilinin sakinliği ve sadeliği, Çeşme Kalesinin görüntüsü, Kale Yokuşunun ve hemen arkasında bugün restore edilmiş olan eski Çeşme Evleri… Şimdiki, Jandarma ve Askerlik Şubesi arasında çocukluk arkadaşlarıma ait kahvehane, bir diğer arkadaşımız Berber Kenan Kadayıfçı, Çeşmeli otobüs şoförlerinden Muyni lakaplı Mustafa Karabulut, bir başka doktor rolünde Sıhhiyeci İbrahim sırasıyla rol ve sahne alıyorlar… Ziyadesiyle keyifli… 

Çeşme’nin Meydanı bir ara Çeşme Seyahat ve otobüslerinin kalkış ve varış noktası olarak filmde dolayısıyla arşivdeki yerini alıyor. Otobüs Acentasının eski yazıhanelerinden biri olan, şimdi büyük bir reklam panosu ile kapatılmış yerdeki, 3 ya da 4 basamak merdiven ile çıkılan mekânı da tekrar hatırlıyoruz. Kalenin önünde yönünü denize çevirmiş vaziyette park edip, yolcularını aldıktan sonra halen orada duran ağacının etrafından dönerek Çarşı içine yönelen otobüsleri görüyoruz… Hele de 2 yönlü taşıt trafiğinin olduğu Çarşı hatırlatması ise unutulmaz ve muhteşemdir. Çeşme Meydanı ortasındaki Aydın Korkmaz’ların çalıştırdığı çay bahçesi, şimdi yerinde ve unvanında yeller esen Tütüncüler Bankası, o vakitlerin Akdeniz Oteli şimdi boş olan tarihi bina, Çarşının şimdikine göre daha geniş duran ya da görünen hali, hele hele de girişin tam solunda sıra sıra dizilmiş ayakkabı boyacılarının olduğu köşe klasik görüntüyü vermeye en azından filmde devam etmektedir.  

Doktor rolündeki Türkan Şoray’ın vatandaşlarla Çiftlik Köyünde Tarihi Gümrük Binası önünde muhabbetine, yansıyan Çiftlik Köyünden tanıdıklarım sahne alıyor bir ara… Zafer Aktaş’ı görüyorum, Bekçi Recep’in oğlu Sabit Bozkurt’u, Bekâr Ahmet’i görüyorum… Gözden kaçırdığım dost ve tanıdıklarım beni affetsin. Her biri bundan yaklaşık 47 yıl önceki halleri ile bugüne geliyorlar, hafızamızı tazeliyoruz, içten içten mutlu oluyoruz bundan ve bu içten gelişi dışa vurup paylaşıyoruz… Binanın önündeki meydanın adını şimdi “Şehit Mehmet Meydanı” gibi hatırlıyorum, değilse de behemehâl böyle bir ad verilmelidir. Orada aynı adla mermerden yapılmış bir de anıt bulunmaktadır, hazır nasıl olsa. Bu adlandırmaya kimsenin de itiraz edeceğini zannetmiyorum…

Perşembe, Haziran 04, 2026

AHMET ERKÜÇÜK, ÇEŞME’NİN BİR BAŞKA DEĞERLİ VE RENKLİ SİMASI

 

“Değerli arkadaşım, rahmetlileri yazıyorsunuz yaşayanları’da yazar mısınız? Teşekkürler Sevgiler, son söz sizin…” diye yazılmış bir notla karşılaştım, Ahmet Erküçük Abimizin verdiği zarfı açınca… Düşündüm, doğru lakin benim de mazeretim var… Eskiden tanıdığım ve Çeşme’ye karakter kazandırdığına inandığım büyüklerimin bir şekilde ailesi ve yakınları dışında az hatırlandığını ya da unutulmaya yüz tuttuğunu görüyordum, maksat unutulmasınlar diye başlayıp, hatıralarım olanları günümüze dilim döndüğünce, aklım yettiğince getireyim dedim, ilaveten benim gözümden Çeşme’nin ve Çeşmelilerin o günü ve bugünü kıyaslaması olsun istedim lakin daha da mühimi kaydedilen mesafenin kaç arpa boyu olduğu kıyaslaması ortaya çıksın istedim.

Ahmet Erküçük Abimizin zarfında neler neler vardı. Kendi el yazısıyla hayatını özetlemiş, benim açımdan bilinmeyenler az olmakla birlikte detaylarda hiç bilmediğim şeyler de var. Kendisi eskilerde gerçekleştirilmiş “Çeşme Müzik Festivali” haberlerinin verildiği gazete kupürleri, Çeşmeliler başta olmak üzere bazı ziyadesiyle meşhur ve sevilen sinema oyuncuları ile çekilmiş fotoğraflar, aile fotoğrafları, benim şahsen hiç bilmediğim yönü ise yazmış olduğu şiirleri, meşhur ve mühim muhteremlere yazdığı şiirlere gelen yazılı cevaplar, çeşit çeşit…

Yazdığı şiirlerden birisini daha öne aldım, şiirin edebi değeri nedir ben bilemem, uzmanlık alanıma girmez, siyaseten yapılan tariflere de fazlaca katılamam siyasi değerlendirmelerime münasip düşmez, lakin yazıldığı kişi ve ıslak imzalı cevabı görünce ister istemez öne geçiyor. Şiirin adanarak yazıldığı kişi Bülent Ecevit olunca… Ahmet Abinin bana verdiği dokümanlardan, çok muhtemelen bir takdim tehir hatası ile şiirin altında Ekim 1984 tarihi yazılmaktadır, oysa Bülent Ecevit’in kendisine yazdığı teşekkür mektubunda Haziran 1975 yazmaktadır. Şiirin tarihinin Ekim 1974 olması çok muhtemeldir, eğer şiiri sonradan temize çekerken ya da elle çoğaltırken bir yazım hatası olmamış ise… Şüphesiz ki Bülent Ecevit’ten beklentilerin zirve yaptığı dönemde yazılmış bir şiir, umutlar büyük lakin unutulan taraf ise Bülent Beyin hiç oralı olmayacağına dair rahle-i tedrisatı yani fikri ve zikri… Dolayısıyla kendisinin, küçük azınlık dışında kimsenin beklentisini yerine getirmeden görevini tamamladığı da tüm Canım yurdum tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Mezkûr şiirin yazılması da muhtemelen Bülent Ecevit’in Çeşme ziyareti sırasında sergilediği “Halkçı Ecevit” profiline matuf olsa gerek… Mavi gömleği sırtında, ayakkabılar elinde Ilıca Plajında sıradan bir insan gibi yürüdüğü vakit verdiği izlenim çizilen profile ve yurttaşın beklentilerine de ziyadesiyle mütenasiptir.

Şiirin başlığı “Umudumuz Ecevit”, şiirden ilk kıta;

Umudumuz Ecevit Gençliğin sevgilisisin,

Geç milletin başına derdimiz dile gelsin,

Bu ortamda sadece sende bize güvensin,

Başbakan dediğimiz inan ki yine sensin,

Diye başlayıp ilerleyen bir şiir, içerisinde bulunulan umutsuzluğun içinde yaratılan umut olmanın tekrarından ibaret… Lakin Bülent Ecevit gerçekten kendisinden umulan şeyleri gerçekleştirebildi mi? Maalesef. Bence daha da kötüsü oldu, umutlanamaz hale gelen bir yurttaş kitlesi yaratıldı. Evet, fazlaca güncel politikaya girmek istemiyorum lakin kaçınılmaz oluyor dokunmak inceden…

Şiirler bu kadar mı? Değil şüphesiz… Gazeteci yazar diğer büyüğümüz Yaşar Aksoy, mühim muhtarımız Rasim Özgül ve tabiidir ki eşi hanımefendiye de yazılmış şiirler var… Anlıyorum ki yazmaya da devam ediyor Ahmet Abimiz.

1979 senesinde Çeşme’de “Küskün Çiçek” adında bir film çekilir, bu filmi izledim, neredeyse bütün detayları da hatırlıyorum. Ertan Otel ve resepsiyonda bir başka arkadaşım Ömer Tütüncüoğlu, bir diğer arkadaşım Berber Kenan Kadayıfçı, Doktor rolünde Ender Gönüllü Abimizin, bir başka doktor rolünde Sıhhıyeci İbrahim Abimizin de rol aldığı film için Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın Çeşme’ye gelirler. Ahmet Abi durur mu, her ikisine de birer şiir yazar, gönderir. Onlar da Ahmet Abinin bu nazik davranışının karşılığında o vakitler Çeşme’de önemli turistik tesis olan TURTES’de misafir ederler ve günün hatırına buluşma fotoğrafla ölümsüz kılınır.

Ahmet Abi, Çeşme Gençlik Kulübünün 1970’li yıllarda önemli golcülerinden Mehmet Erküçük’ün abisidir, “Rensenbrink” lakabını kendisine helal ettiğimiz Hasan Erküçük’ün de abisidir. Hem Mehmet hem de Hasan iyi arkadaşlarımdır. Ne yazık ki Mehmet geçtiğimiz yıllarda kaybettik. Hasan ise zaman zaman ayaküstü dahi olsa mutlaka muhabbet ettiğimiz birisidir. Lakabı ise “snakeman lakaplı Rensenbrink’ten” aynı dönemde ve benzer mevkide top oynayan Johan Cruyff’lu müthiş Hollanda Milli Takımının meşhur ve müthiş sol kanat oyuncusundan gelmektedir, o da uzun saçları ile özellikle dripling anlarında aslan yelesi gibi saçlarını sallamasından mütevellit bir benzetmeydi. Hasan, sakatlıklar ve fizik sıkıntılar sebebiyle sürekliliği olamayan futbolcularımızdandı maalesef.  

Ahmet Abi; Çeşme Futbolunun duayen isimlerinden “Terzi Emin” büyüğümüzün yanında terzi çıraklığı ile başlar iş hayatına, sonraları kendi dükkanını da açar, bilahare de devlet memurluğunu tercih eder Sağlık Bakanlığı bünyesine katılır. Terzilik dönemini iyi hatırlıyorum, hatta şimdi bulamadığım bir fotoğraf hatırlıyorum, farklı farklı dükkânlarda çalışan terzi çırak ya da kalfalarının bir dikiş yarışması fotoğrafa yansımış idi, o fotoğrafta da Ahmet Abi yerini almıştır. Sağlık Bakanlığına geçmiş olduğunu da Üniversiteden arkadaşım Tıp Doktoru Gani Demircioğlu’nun Çeşme Sağlık Ocağına geçici görevle geldiği bir dönemde ekip olarak çekilen fotoğrafından öğrendim… Terzi Emin Çeşme’de Beşiktaşlılığı ile tanınan birisidir, muhtemelen o sebeple Ahmet Abi’de Beşiktaşlıdır.