Çarşamba, Haziran 10, 2026

ESKİ ÇEŞME VE ÇEŞMELİLER, KÜSKÜN ÇİÇEK

 

Ekim 1979 senesinde dönemin meşhur ve mühim sinema oyuncuları Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın başrollerini paylaştıkları bir film çekilir. Film, şöyledir, böyledir diyebilecek durumda değilim, film üzerine maalesef benim söyleyeceğim fazlaca bir şey yok, olamaz da… O günlerin film konuları, mekânları ve beğeni seviyesine çok münasip bir görüntüsü var sanki… Sevgi ikrar ve takdimleri de tam da o günlere münasip, nefret 5 dakikada büyük aşka dönüşüyor, dönüşebiliyor, “git buradan” repliği “gitme gel” haline ne kadar hızlı ve kolay dönüşebiliyor. Demek ki aşk böyle algılanıyormuş vatandaş nezdinde devir itibariyle… Şüphesiz ki bu yazı bir film tanıtım ya da reklamı değil, eleştirisi hiç olamaz zaten, böylesi bir şey benim ne bilgi, ne de ilgi alanıma girer lakin mekân ve sosyolojisi hariç… Filmin, benim için yegâne ilgi çekici tarafı Çeşme’de çevrilmiş olması, farklı noktalarda o devirde Çeşme nasılmış, Çeşmelilerin o devirdeki halleri nasılmış… Filme dâhil olan Çeşmelilerin filme katkıları ile rollerini nasıl yaptıklarıdır ilginç olan sadece.

Filmin ana mekânı arkadaşım Güngör Yamaner’in Tekke Mahallesindeki (eskiden böyle söylenirdi) evidir, müthiş Çeşme ve Limanı manzarası 1979 model olarak kayıt altına alınmıştır, netekim. Bahçedeki zemini beton kaplı, 2 farklı seviyede yani iki kademeli taraça, oradaki masa ve orada çay kahve içtiğimiz günler hala dün gibi aklımda… Çoğunluğu teneke olan saksılardaki değişik değişik çiçekler… Güngör’ün evinin mutfağı da filmde müstesna yerini alıyor… Evin ve hayatın sade ve basit hali ne kadar da nostaljik olmuş. Lakin film çekimi bittikten sonra yani evin tahliyesinden sonra Güngör’ün serzeniş ve şikâyetleri çoktur, tazmin konusunda ve telafi konusunda söz verenler de artık ortalarda yoktur. Hülasa Güngör şikâyetleri ve serzenişleri ile baş başadır. Olsun, o şikâyetlere devam etsin, bizler açısından film nihayetinde, seti itibariyle, arkadaki fonu itibariyle 2. derece bir Çeşme belgeselidir adeta… Yıllar geçti bizler filmi neredeyse unutmaya başlamış idik ki, bir başka Çeşmesever sevgili Sabri Usta hatırlattı filmi, bilahare Ahmet Erküçük’ün Türkan Şoray ile olan fotoğrafını iletmesi vesilesiyle bir kez daha hatırladım, tekrar seyrettim, hatırlayamadıklarım tekrar bugüne geldi… Müthiş bir zamanda seyahat manasında…

Cüneyt Arkın’a, hasta olduğunu söyleyen doktor, bizim Ender Gönüllü abimiz, hani Çeşme’deki ilk eczane sahibi, sonradan o güzel abimizin ANAP’tan, kimlerin ikna etmesi ile güncel siyasetin içine çekilmesi, sonra siyaseten unutulması, vs başlıkları ile kendisini yazmaya çalıştığım abimiz. Cüneyt Arkın kadar yakışıklı hali perdeye yansıyor Ender Abimizin, görünen o ki eczacılıktaki başarısını güncel siyasette olduğu gibi, mezkûr film için rol yapmakta da aynı maharette kullanamıyor.  

Cüneyt Arkın, Çeşme Seyahat ile Çeşme’ye geliyor, Çeşme Ertan Otel’e geçiyor, çocukluk arkadaşlarımdan, Çeşme Gençlik Kulübü önemli oyuncularından Ömer Tütüncüoğlu ile resepsiyonda diyalogları yansıyor, hay Allah Ömer’in o yıllarını görüyor, “hani benim gençliğim” demekten kendimi alamıyorum. Çeşme Ertan Otel’in o resepsiyonunu çok iyi bilirim, çünkü ben de orada çalışmaya başladım ve 2 saat sonra anlamıştım ki bu iş ve bu mekân bana göre değil, derhal kimseye haber vermeden ayrılmıştım.  Lakin sonraları farklı maksatlarla çok kez ziyaret ettiğim bir yer idi, sonraları orada çalışan bir başka arkadaşım sebebiyle…

Film, ağırlıklı olarak o devirde Çeşme’nin mühim turistik mekânı, şimdiki İş Bankası dinlenme tesisleri, TURTES’in restoran ve lokalinde geçiyor, başrol oyuncularının diyaloglarında, kamere bir birinin arkasında kalan Kalem Burnu’nu (Altın Yunus), bir diğerinin arkasında kalan Ayayorgi tarafını fon yapıyor. Kiremitsiz ve betonsuz Kalem Burnu… Sadece Altın Yunus Oteli bembeyaz silueti ile rol kapıyor. Esasen hatırladığım kadarı ile de o vakitler Kalem Burnu komple “tarihi sit alanı”… Lakin işte orasından çekiştir, burasından çekiştir, yasaların, yönetmeliklerin, gelinen nokta, beton yığını alanlar, sonra da şikâyet et… Bu mevzuda söylenecek çok laf var da, vakti ve mekânı değil…

Film, Çeşme’nin neredeyse her bölümünü, yeterli detayda “film seti” yapıyor, Çeşme Emniyet Müdürlüğü, o vakitteki haliyle Gümrük Müdürlüğü ile paylaştığı bina, oranın önü şimdiki “seyir terası”, oranın tertemiz görüntüsü, ticaretin ve para kazanmanın arkasına sığınmamış bozulmamış vaziyet, oradan Çeşme Sahilinin sakinliği ve sadeliği, Çeşme Kalesinin görüntüsü, Kale Yokuşunun ve hemen arkasında bugün restore edilmiş olan eski Çeşme Evleri… Şimdiki, Jandarma ve Askerlik Şubesi arasında çocukluk arkadaşlarıma ait kahvehane, bir diğer arkadaşımız Berber Kenan Kadayıfçı, Çeşmeli otobüs şoförlerinden Muyni lakaplı Mustafa Karabulut, bir başka doktor rolünde Sıhhiyeci İbrahim sırasıyla rol ve sahne alıyorlar… Ziyadesiyle keyifli… 

Çeşme’nin Meydanı bir ara Çeşme Seyahat ve otobüslerinin kalkış ve varış noktası olarak filmde dolayısıyla arşivdeki yerini alıyor. Otobüs Acentasının eski yazıhanelerinden biri olan, şimdi büyük bir reklam panosu ile kapatılmış yerdeki, 3 ya da 4 basamak merdiven ile çıkılan mekânı da tekrar hatırlıyoruz. Kalenin önünde yönünü denize çevirmiş vaziyette park edip, yolcularını aldıktan sonra halen orada duran ağacının etrafından dönerek Çarşı içine yönelen otobüsleri görüyoruz… Hele de 2 yönlü taşıt trafiğinin olduğu Çarşı hatırlatması ise unutulmaz ve muhteşemdir. Çeşme Meydanı ortasındaki Aydın Korkmaz’ların çalıştırdığı çay bahçesi, şimdi yerinde ve unvanında yeller esen Tütüncüler Bankası, o vakitlerin Akdeniz Oteli şimdi boş olan tarihi bina, Çarşının şimdikine göre daha geniş duran ya da görünen hali, hele hele de girişin tam solunda sıra sıra dizilmiş ayakkabı boyacılarının olduğu köşe klasik görüntüyü vermeye en azından filmde devam etmektedir.  

Doktor rolündeki Türkan Şoray’ın vatandaşlarla Çiftlik Köyünde Tarihi Gümrük Binası önünde muhabbetine, yansıyan Çiftlik Köyünden tanıdıklarım sahne alıyor bir ara… Zafer Aktaş’ı görüyorum, Bekçi Recep’in oğlu Sabit Bozkurt’u, Bekâr Ahmet’i görüyorum… Gözden kaçırdığım dost ve tanıdıklarım beni affetsin. Her biri bundan yaklaşık 47 yıl önceki halleri ile bugüne geliyorlar, hafızamızı tazeliyoruz, içten içten mutlu oluyoruz bundan ve bu içten gelişi dışa vurup paylaşıyoruz… Binanın önündeki meydanın adını şimdi “Şehit Mehmet Meydanı” gibi hatırlıyorum, değilse de behemehâl böyle bir ad verilmelidir. Orada aynı adla mermerden yapılmış bir de anıt bulunmaktadır, hazır nasıl olsa. Bu adlandırmaya kimsenin de itiraz edeceğini zannetmiyorum…

Hiç yorum yok: