Pazar, Eylül 20, 2026

DÜNYA KUPASINDAN GERİ DÖNÜŞ

 

Ziyadesiyle gecikmeli bir yazı, belki güncelliğini de çok yitirdi lakin ancak sıra geldi diyelim, hem fena mı oldu tekrar hatırladık mezkûr süreci. Gidişimiz gibi dönüşümüzde “enler” ile oldu, öyle diyor kerameti kendinden menkul zevat, gidiş muhteşemmiş geliş büyük hüsranmış vs vs… Bir zamanlar Orhan Boran’ın “evet-hayır oyunu” için bir daveti vardı, “mehter marşı ile geliyorsunuz, İzmir marşı ile gidiyorsunuz” diyordu ya… Durum tam da o…

Aslında yazının başlığını “örgütlü kaybetme kabiliyeti” düşünmüştüm, sonra değiştirdim… Esasen “İzmir Marşı” ile muhteşem dönüşümüzün hangi vakit gerçekleşeceğini hep beraber bekliyorduk, siz bakmayın öyle “şunu yenersek, final bile oynarız” iddialarına… Bazı dangalak, apalak futbolcu eskileri turnuvadan elenilmiş olmasını “Galatasaray’a” bağlıyorlar, bu apalak andevülün bırakın gazetelerde ya da tv’lerde yorum yapmasını derhal bir tımarhaneye kapatılması memleketin hayrınadır. Yahu bu kadar kötünün harmanından iyi netice bekliyorlar, belki onlar da beklemiyorlar sadece bize gaz veriyorlar, onu da bilemiyorum… Bu “vasattan” vasat bir şeyin bile çıkamayacağını bilenler biliyor.

Almanya topraklarında 72 sene sonra alınmış bir galibiyet var ve 2005’ten beri kendi evimizde de yenemediğimiz bir Almanya vardı. Ve yendik 2-3. Şöyle bir hatırlayalım; başarısı yere göğe sığdırılamayan, Milli Takım Teknik Direktörü; 2023 senesinde özel, yani dostluk, yani hazırlık, yani gazozuna, Almanya ile oynanan ve kazanılan bir maç sonrası neler diyor… “Bu çocuklar o kadar milliyetçiler ki bu duygu karşısında durmak imkânsız”… Bu lafın edildiği tarihten, Türkiye ile Avusturya arasında 2 Temmuz 2024 tarihinde oynanan EURO 2024 son 16 turu maçında 2-1 galibiyetle biten maçın ardına kadar olan sürece bakın futboldan ne kadar uzak “futbol” oynandığının ve izlendiğinin ayırdına varıp biraz kendimize gelebiliriz. Verilen cezaya yapılan yorumlardan, hani benim gibi ayak takımlarının yorumlarından bahsetmiyorum, koca koca deve dişi gibi abilerden gelen yorumlar, yok 1000 yıllık işaretmiş, yok şu imiş, yok bu imiş muhabbetleri tam bir şaklabanlık... Adamlar ülkelerinde yasaklamışlar bu işareti sende onları yenmişsin, hem de bileğinin hakkıyla, biraz sindir vaziyete müzahir sevin değil mi? Yok hayır seni protesto edeceğim… Yahu protesto mu etmek istiyorsun, git Viyana Meydanlarına aç pankartını, sen meşhursun yap basın açıklamanı, ben beğenmiyor olsam dahi hakkının teslimini desteklemek adına senden yana olayım… Tüm bunların sonucunda bu abuk subuk adamların milliyetçilik delaleti ile memleket gidiyor da, nereye, göreceğiz, dedik... Ahada gördük, mehter marşı ile gittik, İzmir marşı ile geldik… Ya da “ne oldu bu çocukların milliyetçiliğine” diye soran olmadı…

Bu kadar sonuç odaklı, bu kadar duygusal, bu kadar saha dışı işlere konsantre ki her ligimiz, her takımımız, futbol oynamaya, futbol konuşmaya vakit kalmıyor… Bir kere dahi yenilen bir takımın, yöneticisinin, teknik heyetinin, futbolcusunun “bu futbolla yenilmek kaçınılmaz” dediğini duymayız… Hep yapı vardır, hep hakemler bize karşıdır, hep yabancılar bize karşıdır, hülasa herkes bize karşıdır, peki biz ne yaptık, kocaman bir hiç lakin bu kocaman hiçe bir kılıf bulacağız çaresiz… Herkes bize karşı da biz kime karşıyız o pek anlaşılamıyor… Galiba en çok biz bize karşıyız…

Hele evlere şenlik futbol yorumcuları var, tam teşekküllü rezalet. Nerdeyse hepsi illiyet ve irtibat ehliyetine haiz, muhteşem taraftarlar esasen taraftar da deyip gerçek manadaki taraftarı töhmet altında bırakmayayım, bunlar Neyzen Tevfik’in “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” iddiasının ispatının peşindeler. Genellikle “hiçbir baltaya sap olamamış” tiplerdir, “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” sözü mucibince bir külah kapıp günlerini gün etmekteler. Hatta o kadar ki, zamanında çok meşhur olsalar bile şimdi kendilerini takan kimse olmayınca, somun pehlivanlığına soyunmuşlardır. Onların derdi futbol falan değil kendi külahlarıdır mühim olan… İşte bu mühim olmayan, sallama cesaretleri hasebiyle de Canım Yurdumun ahalisi tarafından ziyadesiyle sevilen, hayatları defo dolu muhteremlerin bir “kıymeti harbiyesinin” olmadığını bilerek bakmalıyız mezkur zevata…

Bizim teknik direktörlere, yöneticilere, yorumculara tuttukları takımlara göre olmak kaydıyla sürekli kolay takım bulmak gerekiyor, yaptıkları yorumlardan bunu anlıyorum. İşte o zaman bunların ağzı futbol lafı etmeye başlıyor. Azıcık direndi mi rakip yandı gülüm keten helva… Başlıyor solo hatta koro halinde bahaneler, kaybedilen maç sonu, hakem, diğer takım sert oynadı, saha zemini bozuk idi, zemini özellikle suladılar olmadı kuru bıraktılar, çim uzundu olmadı çim kısa idi, otelin yanında sabah kadar davul çaldılar, seyirciler çok küfretti, futbolcularımızı tahrik ettiler, hava soğuk idi olmadı hava sıcak idi, rakım yüksekti olmadı alçaktı, yol yorucu idi, yolculuk uzun idi… Bir türlü bahane bitmiyor… Yahu söyleyin Allah aşkına biz size “nereden kolay takım ya da saha bulalım”… Ya da avaneleriniz futbolcu eskileri, işsiz güçsüz lakin cesaret sahibi gaz verilmiş gazeteci kisvesindeki muhteremlere sorun kimi münasip buluyorlarsa, gayri…  

Şimdi iddia “siyaset futbola girdi/karıştı” şeklinde ya bence tam da öyle değil, “futbol siyasete girdi” daha doğru… Hem de öyle iddia edildiği gibi yeni değil, bakın Fenerbahçe tarihine ve başkanlarına, bakın Galatasaray tarihine ve başkanlarına, Beşiktaş, Trabzon ha keza… Peki, Sivasspor farklı mı, Adana Demirspor farklı mı? Futbolu yönetmeye başlayanlar ile siyasete başlayanlar, ya aynı kişiler ya fikirsel birlikteler ya da tekmili birden… Hiç öyle ah vah etmeye gerek yok, unutulmadı, belediye başkanlarının, valilerin kulüp başkanı oldukları… Üst düzey siyasetçilerde hemen hepsi bu mecradan pay almaya bakıyorlar, ne eksik ne fazla, tastamam böyle… Siyasetin spora bu denli karışması, sporu adeta işgal etmesi ifadesi/kararı mevzunun isabetli ve hakkaniyetli bir değerlendirmesi olamamaktadır. Aynı otorite “Kadın Voleybolunda” yok mu ki onlar son derece başarılılar. Demek ki bu kabil bir yaklaşım doğru olsa bile mevzunun izahı bakımından yeterli değildir bence… Mevzunun çok parametreli bir analize tabi tutulması lazımdır bence… Dedim ya; “futbola siyaset karışmadı” tam aksine “siyasete futbol karıştı” diye, işte bizim takım şampiyon olsun diye kulis yapanlar, bakan atayanlar, genel müdür tayin edenler, bu uğurda kendilerine mafiyozi ilişkiler oluşturanlar, kulüpler üzerinden yeşil pasaport tahsisi simsarlığı yapanlar, başta olmak üzere daha binlerce mevzuu bu işin ispatıdır bence… Kimse o kadar da değil demesin; “Şükrü Saraçoğlu kimdir diye sorarlar adama, Faruk Ilgaz, Ali Tanrıyar, Mehmet Ali Yılmaz, Süleyman Seba...

Dünya Şampiyonu Kadınlarımıza, şampiyonaya giderken ekonomik “cattle class” tarifeli uçak ayarla, kızlarımızı ekonomik  "cattle klas"ta (manasını bilenler biliyor) gönder, İtalyanlara özel uçak tahsis et sonra bu durumu savunmak adına yok biz İtalya sponsoruyuz de, durumdan sıyrılmaya çalış, yahu THY müdürü sen yönetici olsa idin emir filan beklemeden hemen özel bir uçak tahsis eder gönderirdin, lakin umurunda değil ki...

Bu manada siyasi eğilimi olanların kendilerini güçlü hissettikleri bu dönemde bunu öne çıkarmaları belki de ilerlemeleri önünde en büyük mani… Sabah namazına kalkanların duaları namaz sonrası maça başlayacaklara katkı… Sanki namaza katılmadan milli takımın başarılı olmasını istemeleri yani bu manadaki duaları kabul olmazmış fetvası almış gibiler… Ya ateist olup sadece milli takımla başarı yaşamak isteyen olamazmış gibi…

Çarşamba, Eylül 16, 2026

BÖREKÇİ ORHAN ABİ

 

Çeşme’nin bana göre önemli kişilerinden biri de Börekçi Orhan Abi idi. 1970’li senelerde piyasada dolaşarak, akılda kalan müthiş lezzetli böreklerini sevenlerine ulaştıran abimizdi ve bu sebeple adı da Börekçi Orhan’a çıkmıştı.. Dönem itibariyle Çeşmelilerin enteresan iki yemek tercihi öne çıkmaktadır, sabah saatlerinde tava ciğer, öğleden sonraları da Orhan Abinin milföy tekniği ile el açması börekleri. İşte Orhan Abi ve böreklerini anlatmak istiyorum, aklımda kaldığınca… Şüphesiz eşinin müthiş becerisi ile imal edilen leziz börekler için söylenebilecek çok şey var lakin ben aklımda kalanlar ile güncel yansımalarına şöyle kabaca değineceğim.    

1970'li yılların Çeşme’sinde “milföy tekniği ve el marifetiyle kat kat ve çıtır çıtır” bir börek ise konumuz, tahmin edilen efsanevi lezzet Orhan Abi ve Eşi ile tam karşılık buluyor. Orhan Abi, mezkûr dönem “dead-end” Çeşme’sinin yerel hafızasında çok mühim bir yer edinmiş, el açması hamuru özel bir teknikle katlayarak, yağlayarak aynı milföy gibi pufuduk pufuduk kabaran ve tel tel dökülen börekleriyle meşhur Usta’dır. Orhan Abi'nin eşi, güzelce eritilmiş yerel ve özel tereyağı karışımıyla incecik açtığı hamuru üst üste sererek yaptığı, yenilirken ağızda dağılan adeta damak çatlatan lezzet üretirdi. Ve dahi benim hafızamda böyledir ve şüphesiz ki Çeşme Kent hafızasında da aynısıdır, kendisini tanıyanları var oldukça da yer alacaktır. Dönem itibariyle, bugünlerin janjanlı kapitalist reklam ifadelerinin aksine işler, uğraşılar, beceriler ve nihayetinde mamuller, imalatı yapanlarla mahdut bir hayatiyete sahiptirler. Şimdiki gibi elektronik ortamlarda yalan dolan tanıtımlara dayalı, janjanlı reklam tabelaları ardına saklanmış vasat mamullerin hayat bulmaları söz konusu değildir. Başta Orhan Abimiz olmak üzere tüm emsalleri sahip oldukları kıymet ve değeri yaptıkları işi layığı ile yapmış olmaları hasebiyle tamamen kulaktan kulağa reklam marifetiyle edinmişlerdir. Öyle kolay değil bu yapılan işler ve elde edilen neticeler…  

Akşamüzerleri çıkan böreğin müthiş kokusu, şekli ve lezzeti, her yerde ve her şekilde yenilmesi mümkün lakin illa ki “Ayfer’in Kahvede” denize bakarak, tavşankanı demlenmiş çay ile birlikte yenilmesi anlatılmaz bir keyif idi… Dönem itibari ile daha milföy ticari hamurların olmadığı dönemdedir Çeşme, en azından benim bilgilerime göre… Lakin Orhan Abi ve eşi o kadar mahirdirler ki, milföy inceliğinde kat kat hamur, dönemin meşhur peynirleri ya da tam yerli ve milli kıyması ile müthiş börekler imal ederlerdi. Orhan Abi de tepsiyi kaptığı gibi dışarıdadır, çok uzun dolaşması gerekmez, bilenler ve sevenler sayesinde o güzelim börekler çok kısa sürede biterdi. Orhan Abi baş üstüne konan bir ara malzeme üstüne yerleştirilen tepsi taşımanın klasik yöntemini kullanmaz, geniş elini tepsinin altına yerleştirir dengeli bir vaziyette sağ omuzu üzerinde taşırdı, sol elinde de açılır kapanır sehpa vardır. Tepsi dikdörtgen kesitli ve alüminyumdan mamul kenarları yaklaşık 5-7 cm yüksekliğindeydi. Bazı vakitler 2 tepsi üst üste taşırdı, o vakitler hangileriydi hatırlamıyorum şimdi. Hafta sonları mı? Tatil günleri mi? Demek ki kendisinin böyle bir tefrik ve tercihi vardı. Dediğim gibi uzun süre dolaşması gerekmezdi saatini ve güzergâhını bilenler kendisinin yolunu gözlerlerdi.  Kısa sürede tükenirdi börekler, soranlara Orhan Abi “size de yarın”, derdi…

Milföy; “mille feuilles” binyaprak manasında Fransızca kökenli bir sözcük olup Canım Yurdumda günümüzde zincir marketler marifetiyle çok bilinir ve kullanılır hale gelmiş görünmektedir.  Annelerimizin, Ninelerimizin hazırladığı buram buram bizim toprakları yansıtan böreklerimizin yerini şimdilerde ziyadesiyle almış görünmektedir. Sonradan öğrendiğim üzere de milföy hamurunun kabartılması için maya ve kabartma tozu kullanılmazmış. Kabarmanın gerekçesini fizik bir olay olması ile izah ederlermiş. Soğutularak bekletilmiş hamurun yine soğuk yuvarlanmış tereyağı ile harmanlanması ve ince ince istenilen ebatlarda açılması cidden bir maharet gerektirmekteymiş. Sonra istenilen derecede ısıtılmış fırına sürülünce de hamur katmanları arasındaki tereyağı katmanlarının bünyesindeki suyun buharlaşması ile de hamur katmanları yukarıya doğru itilir ve katmanlar arası meydana gelen boşluklar çıtır çıtır bir börek oluşmasına sebep olurmuş. İşte esasen zor lakin ehil ve mahir ellerde kolaylaşan bu mamul bilahare sıcak sıcak sokağa taliplilerine ulaşmak üzere sevk edilir. Ehil el ve taliplilerine ulaştıran el burada da Orhan Abimiz ve değerli eşi olmaktadır.    

Orhan Abi; 5 kız ve 2 oğlan çocuk babasıdır. Mezkûr imalatın neticeleriyle ve dahi günün zor ve kısıtlı şartlarında hiç yüksünmeden, arabeske dalmadan medar-ı maişet motorunu başı dik, alnı ak mütemadiyen ileriye sürmüştür. Şimdi biliyorum olumsuz konuşup konuyu küçültmek isteyenler var lakin çabalar ve neticeleri üzerinden bakılınca hiç de öyle dudak bükülecek vaziyet söz konusu değildir. Kızların birisinin arkadaşımız meşhur Çarkçı Başı İbrahim Pamir ile en büyüğünün ise yine Çeşme’mizin karakter kişilerinden artık aramızda olamayan Badili Kaya (Küçükkarabina) abimiz ile evli olduğunu biliyorum. Bu kadar çok çocuk, ekonomik ve sosyal şartlar böyle iken… Bunun kolay bir iş olduğunu düşünenlere, de buyur derler…    

Muhteşem bir hatıra ile nihayetlendirmek istiyorum. Yine Orhan Abi taze çıkmış börekleri ile Çeşme Sahiline gelir, “Ayfer’in Kahvede” deniz kenarında oturuyoruz, yaz ayları geliyor ya da gelmiş, Çeşmeli Gençler deyim yerinde ise tiril tiril giyinmişler, her biri kendince piyasa yapıyor. Çeşme’mizin muhteşem üçlüsünden Filika Hüseyin vaziyeti çok uygun, ayağında günün modasına uygun süper ütülenmiş krem rengi İspanyol paça bir pantolon, üste yine güzel ütülenmiş açık renkli bir gömlek, masada denize bakar vaziyette oturmuş sigara tellendiriyor. Ertan Otelin köşesinden Orhan Abi görününce hemen tavşankanı çay siparişi verildi, o güzelim böreklerden bir tane ısmarlandı. Orhan Abi, tepsiyi elindeki açılır kapanır sehpanın üstüne koydu, teksir kâğıdından mamul küçük pakete böreği koyup verdi. İşte şimdi tam da çay ve börek keyfi çıkarılacak zamandı. Derken Ertan Oteli köşesini muhteşem üçlünün bakiye ikilisi, memur “Uğur Tabakoğlu” ve “Jo Ahmet” (Pamir) döndü geliyorlar, Filika kendisine börek ortağı beklemediği ve arzu etmediği esasen de diğerlerinin sağda solda “onun böreğini nasıl yedik ama”, dedikodusuna katlanamayacağı için, derhal kâğıt içindeki böreği güzelce sarıp bir anda pantolonun cebine sokuyor. Sıcak böreğin bu haliyle sıkışınca dışına bıraktığı sıvılaşmış tereyağı, o güzelim ütülenmiş pantolonun ön sağ cebi seviyesinden dışarıya, aşağılara doğru akmaya başlar. Pantolon mahvolmuş lakin börek kurtarılmıştı, yani maksat hasıl olmuştur. Bunu yan masalardan bizle birlikte görenler katıla katıla gülüyorlardı. Filika’nın umurunda değil, o böreği kurtarmıştı…

 O dönemi ve sınır tanımaz şakaları bir kez daha hatırlarken, andığımız artık aramızda olamayan başta Orhan Abimizi, Jo Ahmet’i, Memur Uğur’u ve Filika’yı ve dahi Badili Kaya Abimizi saygı ve minnetle hatırlarken hayatta olan Çarkçı Başı İbrahim Pamir’e de sağlıklı ve uzun bir hayat diliyorum.

Perşembe, Eylül 10, 2026

ÇEKİRGE İBO (İBRAHİM ÇINAR)


İbrahim Çınar ile ilkokula birlikte başladık, öğretmenimiz ilk önce şimdi soyadını hatırlayamadığım Neşe Öğretmen bilahare de Huriye Pala Öğretmen, bizim okulu sevmemizin ilk temas an ve noktalarıydı… Kimler yoktu ki, bizim sınıfta, her biri nevi şahsına münhasır olup, Pejo Recep’den başlayıp, Gazeteci Mahmut’a kadar… Bir vade, Çekirge İbrahim, Pejo Recep ve ben aynı sıraya oturmuştuk. Müthiş bir anımız var, tam dersin ortasında, öğretmen ne anlatıyorsa artık, tüm sınıf can kulağıyla dinliyoruz. Derken, inanılmaz bir gürültü ve itişme oldu yanımda, İbrahim ile Recep birbirine bağırıyor, itişiyorlar, öğretmen koştu geldi… O devirde çocukların harçlığı ortalama 25 kuruş idi ve bu tutarın karşılığı madeni para da bizim bakır ve çinko alaşımı pirinç “sarı 25” dediğimiz para idi, çelik nikel alaşımı gümüş renkli “beyaz 25” olarak bilinen para da yeni tedavüle sürülmüş, bizler için bu yeni paraya sahip olmak bir ayrıcalık ifadesidir. Neyse o arada, Recep beyaz 25’i gösteriyor İbrahim’e, İbrahim hemen kapıyor beyaz 25’i, karşılığında kendisindeki sarı 25’i veriyor Recep’e, işte kıyamet kopuyor… İbrahim avucunun içine sıkmış beyaz 25’i “tövbe” açmıyor ya, Öğretmen “evladım bunların her ikisinin de değeri aynıdır” deyip duruyor lakin nafile… Recep de bağırıyor, “versene beyaz 25’i mi”. Netice itibariyle Öğretmen biraz alttan alarak biraz kızarak, paraların değişmesini temin ederek, sulh salah sağladı…

İbrahim çok çalışkan birisi olup, neredeyse yapmadığı iş yoktur hepsinde de başarılı olmuştur bana göre. Kendince bir başarı tarif ve hedefi onu bu uğurda Çeşme düzeyinde bir başarı ölçüsü ile taltif etmiştir. “Hallederiz Abi” kodlu Canım Yurdumun meşhur mottosu mucibince İbrahim de kendince tarifler dâhilinde kendine her şeyi kolay eylemiştir. Her işi yaparım diyen mezkûr abilerin, yani usta, yani her yola gelen yani joker olarak kabul edilen ve sosyal ve iş hayatında çok bariz, neredeyse hiç tartışılmaz ortak özellikleri vardır, her işe soyunan ve iyi kötü becerendirler. Çevredeki herkesi bilirler, tanırlar, etraftaki her gelişmeyi ve olayı duyarlar ve üstüne bilgi sahibidirler, size bir malzeme mi lazım oldu, nereden bulacağınızı söylerler, size bir işi görecek biri mi lazım oldu, tavsiye hazırdır.  Siyasi tercihleri dışında İbrahim de böyle birisi olup, “bu iş olmaz” demez hemen kolları sıvar, işe girişir. Olur, olmaz, artık gerisini biraz da iş düşünsün, ahada başladım tercihleri hep ön plandadır.

Standart bir hayat arayışı oldu hep, “azıcık maaşım, ağrısız başım” umdesini hep benimsedi, tercih etti, dolayısıyla da böyle yaşadı… Kendine faydası kadar çevresine faydası olmadığını iddia edenler hep oldu, lakin fayda enstrümanları da ziyadesiyle mahduttur… Aaa, çok olsa fayda transferi yapar mıydı, bilemiyorum. Lakin her daim “gemisinin kaptanı” oldu… Belki de bu umde tercihi Çeşme dışına çıkmasına, yeni arayış ve bakışlara sahip olmasına mani oldu.  

İzmir Büyükşehir Belediyesi yatırımı olan “Tansaş’ın” Çeşme Şubesinde et reyonunda vazifeli iken gördüm yıllar sonra, yoğunluğundan artan vakitte sohbet ettik. Bildiğim kadarı ile et ve et mamulleri ile ilgili bir tecrübesi yoktu lakin ben yanlış biliyormuşum. Kendini bu konuda geliştirmiş hatta daha sonraları daha sofistike bir ürün olan dönerciliğe terfi etmişti.

Tıpkı babası “Mehmet Abi” (Çekirge Mehmet) gibi medarı maişet motoru için sürekli bir şeyler yaptı, günün ihtiyaçları ne ise artık. Devir itibariyle Çeşme her şeyiyle kendine yeten bir ilçedir, küçüktür, yolun sonudur sonrası denizdir, iş imkânları çok sınırlıdır hatta neredeyse herkes kendi işini yapar, kendine müstahsildir, kendi mahsul ve mamulünü tüketir. Esasen biraz da hayat sizi her şeyi bilmeye en azından fikir sahibi olmaya ya da imal etmeye zorlamaktadır. Zaten ihtiyaçlar da şimdiki gibi çok çok çeşitli değil, faaliyetler de, üretim ve tüketimin en basit hali ile ye-iç-giyin ısın temelli üstüne de olabiliyorsa azıcık para kazan… Mehmet Abi, tütüncülük ve balıkçılık başta olmak üzere her türlü işi yaptı işte oğlu İbrahim de sanki onu tekrarladı… Babası da, kendi gibi Çeşme’nin sevilen simalarından olmaya becerebilmiştir. Babası için gazetecilik yaptığını iddia eden Yılmaz Özdil abuk subuk bazı iddialarda bulunmuştu, hani gazeteci beyin Çeşme’de çalıştığını iddia ettiği devirlere yönelik… Aslı astarı yoktur, anlattıklarının, esasen kulaktan dolma, sallama yuvarlama haber yapalım dersen böyle oluyor işte…  

Beş çocuklu bir ailenin ferdidir İbrahim, Tufan, Zafer dışında iki de kız kardeş vardır. Kızlar beni affetsinler, adlarını hatırlayamadığım için, lakin ikisi de iki arkadaşımızla evlendiler, biri Çeşme’de fotoğrafçılık konusunda çağ atlatan ve fikri genişlik temin eden Atila Ozansoy diğeri ise Köste’li Arap Mehmet Abimin oğlu Bayram arkadaşımızdır. Maalesef Tufan, Atila artık aramızda değiller, şimdi İbrahim de yok… Bu vesile ile hepsini saygılarımla anıyorum. Zafer Çeşme’nin ilk oto ve motor tamircisi büyüğümüz Tahir Ustanın çıraklığını yaparak bu konuda kendini yetiştirdi ve geliştirdi şimdilerde kendini inzivaya çekerek tabiat ile baş başa küçük çaplı üreticiliğe devam etmektedir.   

Baba Çekirge Mehmet büyüğümüz devrin tüm balıkçılarının yaptığı işleri bihakkın yerine getirerek yaşadı, kuşağının her bir ferdi gibi nüktedan kişiliği ile de sevilen kişi olmayı başarmıştır. Balıkçılar Sokağı üzerinde mübadele ile kendilerine tahsisi gerçekleşmiş Çeşme mimarisine güzel bir misal evde yaşadılar. Ev ile ilgili en önemli hatıram, zemin kattaki deponun zaman zaman tütün depolamak için kullanılması olup, zaten buraya çok yakın Tekel’in tütün alma merkezi ile birlikte şubat ayları başında tüm çevreye hâkim olan tütün kokusudur. Ev şimdilerde restore edilip klasik Çeşme evleri envanterine katılmıştır.

İbrahim artık aramızda yok maalesef. Siyaseten başka görüşleri dinlemeye sağır davranışı, sahip olduğunun da savunmasını olabildiğince zayıf mesnetlere dayandırarak yapması bir süre sonra aramızda mizah konusu olmuştu. Her şeye rağmen son güne kadar birbirimize saygılı, ölçülü ve 60 senelik arkadaşlığımıza münasip bir biçimde ilişki yürüttük. Evet, kuşağımız eksiliyor. Adı geçen aramızda olamayan tüm dsotlarımızı saygıyla bir kez daha anıyorum.


Cuma, Eylül 04, 2026

AGÂH ADAK, ABİDE ADAM

 

Çok değerli Hocam, Abim Kadir Agâh Adak, müthiş insan, çelebi, bilge ve örnek insan, hangi özelliği öne çıkar nasıl desem bilemedim ki… Tekmili birden işte, eksik bırakmamaya çalışıyorum lakin mutlaka eksik kalacak… Öğrenciliğimiz döneminde Canım Yurduma dayatılan ve yaşatılan iç savaş şartlarındaki yaşanan bin türlü provokasyon ve saldırılar karşısında serinkanlılığı, olayların analizinde hızlı kavrayış ve intikali karşısında her daim hayranlık duymuştuk. Sadece bu sebeple mi? Zinhar, başta iş hukuku, kamu hukuku, idare hukuku ve ticaret hukuku konularındaki çok yönlü disiplin ve kariyerinin öncelikle de bir akademisyen ve idareci olarak nasıl da ilmek ilmek örülmüş olmasının sonuçlarını yakından izleyenler olarak nasıl da gıpta ile izlerdik… Canım Yurdumun karabasanı 12 Eylül açık faşizminin kendisine yaşattıklarından sonra da, yine yılmadan İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim kadrosuna katılması ise umudunun ve inadının nasıl da yıkılmaz ve sarsılmaz olduğunun bir ifadesidir bence… 12 Eylül faşizminin özellikle ve başta kendisine ve Doç. Dr. Güneş Arıkdal Hocamıza ve şüphesiz ki tutuklanan tüm hocalarımıza yaptıklarını anlatmak için kitaplar yazmak gereklidir. Bunları bilahare buluştuğumuz Güneş Hocadan dinlerken, yaşanan acıları tam da bir Adanalıya layık biçimde ağzını doldura doldura küfredişini, “r” harflerini yerine geldikçe en az 4 kez tekrarlayarak galiz küfürlerle anlatışından anlıyorduk. Muktedirlerin ve yancılarının biat etmeyen öğretim ve eğitim elemanlarına, tüm diğer insanlara olduğu üzere bitmeyen, tükenmeyen bir nefret ve kinle nasıl saldırmış olduklarını da hatırlayınca insanın gönlü kırılır, isteği tükenir diye düşünmesi normal olabilir lakin bu kırıklık ve isteksizliğin zerresi bile olmadı Agâh Hocada… İşte böyle birisinden bahsediyorum.     

Çok yönlüdür, bilimsel altyapısı da, kariyeri de, akademisyenliği de… Aynı zamanda Genel Yayın Yönetmenliği de yaptı, bu kadar uğraşısı yanında. Namus ve ahlak abidesi insanlardan biri olarak “Farklı Gazete” spotu ile çıkarılan “Demokrat Ege” Gazetesinin yönetimini de üstlendi. “Demokrat Ege” gazetesi Ege Bölgesinde tüm demokrat ve devrimci kesimlerinde umut ve heyecan uyandırırken, muhalefet ve itiraz istemeyen hâkim kesimlerde de telaş ve korku yaratmıştı. O günlerde, Hocalığımızdan Abiliğimize terfi etmiş Agâh Adak, gazetenin beklenti ve hedeflerini benimle paylaşırken duyduğu heyecanı emin olun bugün yaşıyor gibi hatırlıyorum. Agâh Abimizin akademisyenlikten gelen bilgi ve görgüye dayalı kararlı görünüşü her daim olmakla birlikte bu kez bu sektörde de etkili olmuştur. Şu anda aklımda kaldığı kadarıyla, ben ayakta kalınabilir mi diye sorduğumda, hiç üşenmeden ve sıkılmadan devir itibariyle bir gazetenin ayakta kalmasının tirajı üzerine geniş geniş bilgiye dayalı izahat vermiş ve bilahare de söylediği tiraj rakamların büyük ölçüde yakalandığını büyük bir umut ve şevkle ilave etmişti. Lakin bilindiği üzere halkımızın kendilerine doğruları söyleyenleri pek sevmediği iddiası maalesef bu girişimde de tekrarlanmış ve gazete yayınını sonlandırmıştır.   

Üniversite sonrası her birimiz devrin gerçekleri mucibince dört bir yana dağıldık, bir taraftan günlük dertleri çözmeye çalışıyor bir taraftan da eski günlerin hatırına binaen birbirimiz arayıp soruyorduk. Devrin iletişim şartları bir öncesine göre biraz daha ehven olsa dahi bugünkü imkânlarla kıyaslandığında sıfıra yakın kabul edilmelidir. Bir tarafı ile 12 Eylül tenkil politikaları neticesi insanlar ses çıkaramaz hale getirilmiş, ses çıkaranlara ise, Mamak, Diyarbakır, Metris, Adana başta olmak üzere mahpushaneler mekân olmuş, diğer tarafı ile bu furyadan yırtmış olanlar da Yaşar Kemal’in deyimi ile “zilli kurt” haline düşürülmüş, iş aş peşine koşarak çaresiz umarsız olmanın da yarattığı bir savrulma yaşanmaktadır. Bu şartlarda tekrardan görüşebilmeler, bir araya gelebilmeler genellikle yaşanan tesadüflere kalmıştır.       

Seneler sonra namus ve ahlak abidesi dekanımız bilahare abimiz Agâh Adak ile birbirimizden habersiz İzmir’de yaşamaya başlamışız… Lakin aileler parçalanmış, aile bireyleri birbirini görebilmek adına, her daim 1000 km git, 1000 km gel, marşına tabi olmuş, kimin umuruna… Böylesi bir seyahatte, Agâh Hocanın eşi değerli ve sevgili Suzan Ablamız ve eşim Adana İzmir seyahatinde, otobüste yan yan otururlar… Kolay değil, konforu görece düşük otobüsler, uzun molalar vs. derken yaklaşık 13 saat süren bir yolculuk ve birliktelik. Nereye gidiyorsun, ne kadar kalacaksın muhabbeti, benim inşaat mühendisi olduğum İzmir’de çalıştığım eşimin de her fırsatta ziyaretime geldiğinin beyanı üzerine, Suzan Abla da aynı seyahatleri her fırsatta yaptığını, eşinin de Çukurova Üniversitesi İnşaat Fakültesi eski dekanı olduğunu ve eşini ziyarete geldiğini söyler… Evet, ortak noktalar bulunmuş, İnşaat Fakültesi, biri öğrenci, diğeri dekan… Bu ortak noktalar, öğrenci ve dekan isimlerinin söylenmesine evrilince, kendilerini evlerinde ziyaret etmemden ötürü Suzan Abla beni iyi tanıdığını söyler… Bilahare mümkün olduğunca İzmir’de görüşmeye başlıyoruz. Agâh Adak, sadece başarılı bir akademisyen, öğretim üyesi değil aynı zamanda başarılı bir hukukçudur da, İzmir’de avukatlık yaparak medarı maişet vapurunu sürmektedir. İzmir’de avukatlık yapmakta, Baro’nun aktif üyesidir, çeşitli komisyonlarda görev alır, fikir arz eder iken memleket üstüne kaygıları, duyguları ve katkıları olan insanlar ile bir araya gelinir.

Amerika’nın “bizim çocuklar” diye takdim ve takdir ettiği, tam da bugünlerde lazım olur diye önemli mevkilere getirilmesinin hazırlıklarının titizlikle yapıldığı artık yeterince ve aleniyette bilinen, şimdilerde ise yalandan da olsa yargılanan ve rütbeleri sökülen general taifesi ve yönetici kadrosu, her gün ellerindeki silaha güvenerek kendilerine muhalif olan herkese hakaretler yağdırıp, olmadı tutuklatıp, olmadı işkencelerden geçirip susturmaya çalışırlarken susmayanlar da vardı. Bunların arasında şüphesiz ki Agah Adak Hocamız da vardı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Başkanlığı yaptığı dönem, Türkiye’de askeri faşist darbe sonrası sivil hak arayışlarının, cezaevi açlık grevlerinin ve ağır sansürün yaşandığı oldukça riskli ve tarihi bir dönemdir. 12 Eylül’ün ne menem bir illet ve felaket olduğunu bizzat yaşayarak tecrübe eden Hocamız, yaşanan genel ve yaygın manadaki insan hakları ihlalleri, Buca ve Aydın Cezaevleri gibi bölgedeki kritik mahpushanelerde tutuklu ve mahkûmların can güvenliği, sağlık hakları ve ailelerin engellenen görüş hakların için adliye’lerde, baroda ve cezaevi önlerinde gözlemci ve savunucu olmaktan da geri durmadı. Gerek Baro’da, gerekse de İHD’de lüzumlu komisyonların oluşturulup, siyasi ya da adli gerekçelerle gözaltına alınıp hak ihlaline ve işkenceye uğrayan kişilere hukuki destek ve danışmanlık yapılmasına çok büyük katkılar koydu.

Şüphesi daha çok şey anlatılabilir, bu namus abidesi, devrimci ve demokrat hocamız için. Hülasa “mağdurun ve sahipsizin” avukatlığını, bir dönem çıkardıkları gazete ile sözcülüklerini yapan ve ne yazık ki artık aramızda olamayan Agâh Adak’ı bu vesileyle derin bir saygı ile anarken eşi çok değerli Suzan Ablamıza da sağlıklı uzun bir ömür diliyorum.   

Cuma, Ağustos 28, 2026

ÜMİT AYDİL, DEVRİMCİ BİR SUBAY


Adana, ikinci köyüm üstüne yazmaya başlayıp, o günlere bir “zap yapınca” neler hatırladım neler. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer… Müthiş ve inanılmaz bir tanışma, mecburi ve ziyadesiyle uzun bir ayrılık, tekrardan tesadüfi kavuşma ve maalesef ebedi kopuşun, kendimce fevkalade hatıralarımın diğer tarafı sevgili dostum Av. Vacit Ümit Aydil… Vacit’i de maalesef kabrini ziyaret ettiğimde öğrendim. Evet, uzunca bir süredir aramızda yok ve klasik deyimle bir eksiğiz…

Onu tanıdığımda deyim yerinde ise “zımba” gibi, “çakı” gibi bir üsteğmendi, çelik yay gibi bir vücut ile tam da Kayseri Hava İndirme Tugayı askeri olmayı hak etmiş görüntüde gibiydi, bakışlar adeta laser gibi delip geçer cinsten olup, aynı zamanda tevazunun de doruğu ifadesi olmazsa olmazıdır bu kısa tarifin. Bizim okulun güvenliğinden de sorumlu bir vazifenin ahlaklı, erdemli, haysiyetli, namuslu ve şerefli bir öncüsüydü… Öncüydü, çünkü yaratılan iç savaş koşullarında bırakın layığı ile öğrenci kalmayı, namert ve hain güçlerin liste ve hedefinden can esirgeyebilmek bile her zaman mümkün olamazken, O tüm diğer vazife arkadaşlarına, alt ve üstüne rağmen, bizleri adeta gözü gibi esirgedi… Bizler onun nöbetleri dışındaki vazifeşinas ahlaksızların becerdiği ve kotardığı namussuzlukları da görünce, kendisinin bir adalet timsali oluşuna her daim büyük bir saygı ve minnet duyduk…   

Canım Yurdumun, karabasanı ve kahpeliğin doruğu “Kahramanmaraş Olayları” üstüne, orada vazifeli olmasına istinaden şahitlik ettiği, dinlediği, gözlemlediği rezil ve ahlaksız katliamlar, insanlık adına kendisini öylesine yaralamış idi, her anlattığında titreyen sesi, dolan gözleri hislerinin seviyesini göstermekteydi. 21. Yüzyıla hazırlanan Canım Yurdumun karanlık mahfillerinde tezgâhlanan büyük oyunun günlük hayatımıza yansımasının neticesi her gün yaklaşık 10 – 15 kişinin aslında faili malum iken faili meçhule yazılması da kendisini de kahrederdi… Her muhabbetimizde bu huzursuzluğu ve hazımsızlığı tekraren anlatır dururdu. Yurdunu tıpkı öncülü abileri gibi canından fazla sevdi, bu uğurda doğruları teşhis ve tespitte gaflete düşmedi, yaşanan ahlaksızlıkların dehşetini yüreği burkularak gözledi lakin bu kadar büyük oyunda elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen gücü de yetemezdi… Lakin denizyıldızlarını suya atan çocuğun mutluluğunu her daim yaşadı ve yaşattı…

İşte böylesine karanlık güçlerin saldırısı, devrimci güçlerin savunusu ahkâmında tanıştık bir gün okulda… Memleket meseleleri üstüne ziyadesiyle muhabbetler ettik, meselelerin kendimizce derinine daldık, kâh umutlandık, kâh efkârlandık, lakin her daim Nazım Hikmet’in “yeter ki solmasın sol memenin altındaki cevahir” önermesiyle zinde kaldık… 12 Eylül’ün maksadına matuf “mıntıka temizliği” babından milyonlarca insanın yaşadığına benzer şeyleri hep birlikte yaşadık, birbirimizden çok uzaklara düştük... Artık cebren ve hileyle Üniversitemiz, her bir diğer benzeri gibi zapt edilmiş, dekanlıklar dağıtılmış, personel tard edilmiş vaziyettedir. Peki diğer kurum ve kuruluşlarda vaziyet farklı mıdır? Zinhar… Bu kapsamda Ümit Aydil de tard edilmiş, bizler “zindanı ahlak müessesesine” doldurulmuş, mukabil bir avuç şahsi menfaat hedefleyen yerli mümessil “müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ettikleri hedefleri” doğrultusunda muktedirler… Astıkları astık, kestikleri kestik, devir asmasak da beslesek mi devri olmuş, ağızlarından çıkan her kelam kanun olmuş…   

Yıllar sonra Namus ve ahlak abidesi dekanımız Agâh Adak, Ümit Aydil ve bendeniz birbirimizden habersiz İzmir’de yaşamaya başlamışız… Lakin aileler parçalanmış, aile bireyleri birbirini görebilmek adına, her daim 1000 km git, 1000 km gel, marşına tabi olmuş, kimin umuruna… Böylesi bir seyahatte, Agâh Hocanın eşi sevgili Suzan Ablamız ve eşim Adana İzmir seyahatinde, yan yan otururlar… Kolay değil, konforu görece düşük otobüsler, uzun molalar vs derken yaklaşık 13 saat süren bir yolculuk ve birliktelik. Nereye gidiyorsun, ne kadar kalacaksın muhabbeti, benim inşaat mühendisi olduğum, Suzan Ablanın da İnşaat Fakültesi eski dekanının eşi olduğuna gelir… Birden Suzan Abla beni iyi tanıdığını söyler ve artık mümkün olduğunca İzmir’de görüşmeye başlıyoruz. Agâh Adak, sadece başarılı bir akademisyen, öğretim üyesi değil aynı zamanda başarılı bir hukukçudur da, İzmir’de avukatlık yaparak medarı maişet vapurunu sürmektedir. Aynı dönemde Ümit Aydil de İzmir’de avukatlık yapmaktadır. Memleket üstüne kaygıları, duyguları ve katkıları olan insanlar birbirlerini buluyorlar şüphesiz, hele ki geçmişten benzer mekânı ve şartları yaşamış olurlarsa daha süratle kaynaşılır…

Neticede; bölgesel bir gazete çıkarılmaya kadar gider bu buluşmalar ve konuşmalar… Evet, artık “Demokrat Ege” gazetesinin hazırlıkları başlamıştır. “Farklı Gazete” spotu ile çıkarılan gazete bölgenin demokrat kesimlerinde umut ve heyecan uyandırırken, muhalefet ve itiraz istemeyen hâkim kesimlerde de telaş ve korku yaratmıştı. O günlerde, Hocalığımızdan Abiliğimize terfi etmiş Agâh Adak, gazetenin beklenti ve hedeflerini benimle paylaşırken duyduğu heyecanı emin olun bugün yaşıyor gibi hatırlıyorum. Agâh Abimizin akademisyenlikten gelen bilgi ve görgüye dayalı kararlı görünüşü her daim olmakla birlikte bu kez bu sektörde de etkili olmuştur. İşte o günlerde birden Gazete Yönetim Ofisinde artık sivilleşmiş Ümit Aydil’i gördüm, hemen görüşemediğimiz günlerin bize dayattıkları üstüne koyu ve derin bir muhabbete girdik. Ümit memleket sevdasını bir yandan İzmir Barosuna bağlı bir avukat olarak, toplumu ilgilendiren her konuda öne çıkmış, rol almış biri olarak İzmir Barosunun çeşitli komisyonlarında kanun ve yönetmeliklerin daha çağdaş hale gelmesi için yoğun çabalar sarf etmiştir. Bahse konu askeri vazife devrinde edindiği mesleki, ahlaki ve akli disiplinin hukukçu kimliğindeki kararlı hak hukuk adalet arayışı, gazeteye katkı sürecinde memleket sevdası tüm hayatının özeti olmuştur.

Kendisini, saygı ile yâd ederken, gerek gazete gerekse de hukuk alanında kendisine çok büyük destekler veren önce Hocam, sonra da Abim olan ve maalesef artık aramızda olamayan Agâh Adak’ı da bir kez daha minnet ve hürmetle hatırlıyorum. Ve İzmir Barosunun, Ümit’in vefatının bir seneyi devriyesinde kendisini Tuğrul Tanyol şiiriyle anmış olmasını hatırlıyorum ve Namus abidesi bu 2 dosta ithafen, o şiiri ben de tekrarlıyorum.

“Zaman sesini yükseltiyor şimdi seyrelmiş otların arasından

Kıyıya yanaşan kayıklardan iniyor

Kalabalık, gölgesini ardında bırakıp

Usulca bir imgeye dönüşüyor

Irmağın buzları erirken ötelerde

Son kez dönüp bak, geride bıraktığın izleri topluyor çocuklar.”

Ümit için, diyebileceğim en son laf da büyük usta Yaşar Kemal’in; “İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” sözü olsun. Derin ve bitimsiz saygılarımı arz ediyorum, hem ona, hem de namus abidesi hocam ve dekanımız ve dahi Abimiz Agâh Adak’a. Bir ayrı yazıda da Agâh Adak ile hatıralarımı paylaşmak istiyorum.

Cumartesi, Ağustos 22, 2026

ADANA’DA İLK GÜNLERİMİN MAHALLESİ VE EVİ

Adana’ya ilk kez gelişim 1976 senesi Eylül ayıdır, İnşaat Mühendisi olma hayali ile kayıt yaptırmak için… Adana, İzmir ve Ankara’dan sonra gördüğüm, Canım Yurdumun dördüncü büyük şehri olarak bize öğretilen, aslına bakarsanız da mülki amirler başta olmak üzere “dünyanın en büyük köyü” olarak isimlendirilen, bana göre ise “fahiş tezatların, fahiş birlikteliğinin başkenti”dir. Canım Yurdumun en zengin insanlarının da, en mühim film yapımcı ve oyuncuların da, en mühim edebiyatçılarının da, çoğunluktaki en yoksul insanların da, bir arada bulunma ve yaşama mecburiyeti, feodal dönemde sineye daha kolay çekilir iken kapitalist dönemde sineye çekilemez oluyordu… Muhteşem bir malikânenin hemen dibinde, yoksunluğun ve yoksulluğun adeta zirvesi sayılabilecek gecekonduların (esasen de konduğu dahi telaffuz edilmemeli) bulunması bile bu mecburiyetin en mühim cüzüdür. Üstüne de “Küçük Amerika” olacağız teraneleriyle esasen de NATO’nun doğu sınırı koruması üstlenmek uğruna Canım Yurdumun askeri üslerle doldurulmasından şüphesiz ki “Güzel köyüm Adana’da” nasibini alır. Artık sokaklarımızda, sadece gece lambaları değil gündüz lambaları da seyr ü seferdedir. Kâfi miktarda tenakuz var iken bir sosyal ve kültürel hatta iktisadi tenakuz da sokakları kaplar olmuştur.     

Eskiistasyonun terk edilip yenisine vasıl olununca, çok sonraları da olsa paralel ihdas ve inşa edilen Atatürk Caddesi, Ziya Paşa ve Gazipaşa Bulvarları devir itibariyle prestij ve statü sayılan apartman hücumuna uğrar lakin ticaret ve maişet mekanlarının mevzii sabit kaldığından mezkur içiçelik kaçınılmazdır. En zengin ile en fakir bir aradadır, sulh, salah ihdası beklense de polarizasyon kaçınılmaz içten içten zuhur etmektedir. Kısa vadede karşılıklı duygu ve düşünce birikimi sosyal huzursuzluklara sebep olmamakla birlikte uzun vadede mezkûr birikimlerin farklı sonuçları kaçınılmaz olmaktadır. Adana’da modern hayata mütenasip orta sınıf tercihi evlerin bulunduğu diğer bölge de, Şakirpaşa Havaalanına yakın konuşlanmış, Güney Sanayi Evleri ile Emek Mahallesi Evleri olarak bilinmektedir. Şakirpaşa Havaalanından Trafik Şubesi cihetiyle, şimdiki E-5 karayoluna bağlanan yolun sol tarafı tamamen Havaalanı, sağ taraf ise, yol boyunca adeta tren katarı tadında dizilmiş, her birisi iki katlı, bahçeli ve devrin gösterişli ve konforlu, herkesin gıpta ile baktığı, evsizlere hayal kurduran “Güney Sanayi Evleri” ve “Sigorta Evleri” olarak da bilinen “Emek Evler” ki, Güney Sanayi Evleri ile İstiklal Mahallesi arasında konuşlanmıştır.  Baklava dilimi şeklinde planlanmış sokakları, blokların aralarında nispeten geniş yeşil alanlar ile eğleşme mekânları olması hasebiyle de nispeten modern hayatı yansıtan bir görüntü vermektedir.  

Adana’nın diğer bölgeleri ise, her bir dalganın çok farklı sebepleri olmakla birlikte yüzyıllardır dur durak bilmeyen göçlerin nihai hedefidir. Açıkçası Adana tarımsal ve endüstriyel iş alanlarının oluşturduğu müthiş cazibeye de sahiptir ya, esasen muktedirlerin ucuz işgücü deposu yaratma azmiyle Adana’yı adeta “taşı toprağı altındır” takdimine matuf müstevlileri lehine muratlarına ermektedirler. Artık, öncelikleri sadece az da olsa maişete tasvip para kazanabilmek maksadı olan yığınlar, çalışabilmek uğruna tercih edilmeyi beklemektedirler… Maksat hâsıl olmuştur, netekim…   

Lakin yaşam alanları hiç de ilk bölümde verilen fotoğrafı tatbik ve tasdik etmemiştir. Teşekkül eden mahalleler sürekli gelenler ile bir taraftan yatayda büyürken, diğer taraftan mevcut mekânlar ise ihtiyaca binaen bölünerek çoğalmaktadır. Evler adeta birbiri üstüne yığılmış vaziyettedir, bütün teknik imkânlar da yeterince uzaktır, mezkûr mahallerden… Evler genellikle 1,5 katlı, birinci buçuk kat kerpiç, ikinci kat ahşap, önlerinde herkesin müşterek kullanımına haiz, zeminden ahşap bir merdivenle ulaşılan “hayat” denilen üstü kapalı lakin yanlar açık bir mekân, zemini kil ağırlıklı ve sıkıştırılmış toprak avlu, avlunun uzak köşesinde fosseptik üstü “helası” bulunan, sokak ile irtibatı ise yine kerpiç bir duvarla eğreti vaziyette tesis ve temin edilerek kesilmiştir. 1970’li senelerin Adana’sındaki ev stoku ağırlıklı bu vaziyettedir. İşte ben de Adana’ya ilk geldiğim 1976 senesinde, çok kısa bir süre hemen bir ev bulabilme planına sadık ucuz bir otelde kaldıktan sonra, Hurmalı Mahallesindeki bir ara sokakta mezkûr evlerin birinin, “birinci buçuk” katında esasen yaşamak için planlanmamış, ihtimal de plansız inşa edilmiş bu yapının bir yarı depo tadındaki odasına yerleştim. Evet, artık bir odam vardı, lakin ihtiyaç olan mutfak düzeneği, banyo ve tuvalet düzeneği maalesef yoktu. Mevcut maddi imkânlarda bundan ötesine mütenasip değildi. Esasen banyo düzeneği tüm mahalle içinde aynı şartlardaydı. O güne kadar çok duyduğum lakin ilk kez bu kadar yakından şahit olduğum “hamam sefaları” ile nihayet tanıştım. Genellikle haftada bir gün gidilen hamamlar vasıtasıyla insanlar yunuyordu, arınıyordu, anlatılanlara göre… Adana sıcağında haftada bir gün banyo, inanılır değil lakin gerçek… Gerçi belki insanlar bu kadar terlemiyorlardı, terleseler dahi anatomileri ve onu destekleyen beslenme düzen ve rejimleri sayesinde etrafa rahatsız edici koku vermiyorlardı, bilemiyorum gayri… Ben hamam düzeneğini kendime münasip bulmadığımdan, küçük tüp üstünde tencerede ısıtılan su ile yeterli büyüklükteki plastik leğen içinde duş alıp, atık suyu da bahçeye gece saatlerinde çıkıp çaktırmadan serpmek suretiyle def ettiğim bir usul ihdas ettim. Muhtemelen herkes yapılanı çakıyordu ama bu körpe ve naif gence ilişmeyelim faslından olacak kimse ses etmemişti, orada kaldığım sürece. Düzensiz olmakla birlikte sıkılaştırılmış ya da zamanla kendiliğinden sıkışmış kil zemin artık beton gibidir ve geçirimsizdir, dökülen her bir litre su orada bir vakit kalmaktadır. Hele yağmurlu havalarda, adeta havuzu andıran bir bahçedir. Tek bir ağaç yoktur, tek bir çiçek yoktur olsa da kim bakacak, kim ilgilenecek o ortamda… Hela (tuvalet) bahçenin uzak köşesinde demiştim ya, o fasıl da müthiş bir fasıldır. Genellikle sabah saatlerinde elinde ibrikleri ile sıranın kendisine gelmesini bekleyenler, içeride ise dışarıda sıradakileri ve onların işitme kabiliyetlerini düşündükçe terleyen insan olmanın hiç de tercih edilmediğini söyleyebilirim. Mesela benim def-i hacet rejimim sabahtan gece yarısına kaymıştı… Kullanma suyu ise fosseptik yakınında “vurulmuş tulumba” marifetiyle temin ediliyordu, olsun toprağın sonsuz ve merhametli filtreleme kabiliyet ve vazifesi vardı ya, mezkûr ibriklerde doldurulurken hafiften bir sırada orada oluşuyordu… Adeta Yahudilerin “Kortejo evlerinden” mülhem, Komünizmin “komünal evlerine” ilham… Bu hayata ve şahitliklere ilave edilecek şüphesiz ki binlerce detay daha var, adeta bir kitap oluşturacak miktarda, lakin kiyafet-i nakli vaka, diyelim…

Mahallemiz, Adana’nın tam merkezidir, E5 Karayolu öncesi, Mersin Ceyhan, Antep bağlantısının, Eskiistasyon önünde uzanan şimdiki adı Kurtuluş Caddesi marifetiyle Kuruköprü’ye, oradan Özler Caddesi marifetiyle Küçüksaat’e, oradan da Abidinpaşa caddesi ile Tarihi Taş Köprüye vasıl olup, ziyadesiyle debisi ve genişliği heybetli olan Seyhan Nehri geçilmek suretiyle temin edildiği bazı kaynaklarda yazılmaktadır. Şüphesiz ki Hergele Yolunun daha önceleri mezkûr bağlantının ana unsuru olduğunu unutmayalım.  Şimdiki Kurtuluş Caddesi üzerinde, Kuruköprü cihetinde sol cenahta kalan Sümerbank’ın teşhir vitrinleri vardı, akşamları ışıl ışıl parlayan bu vitrinlerin ihtiyaç sahiplerinin ve özenenlerin durup durup baktıkları önemli bir yer olduğunu hatırlıyorum. Kuruköprü’ye varırken hemen sağda meşhur şalgamcı “Ali Göde’nin” mekânı vardı ki burası hala faaldir bildiğim. Tezgâh üstünde çeşit çeşit turşular takdim ve teşhir edilir, buzlar marifetiyle ehven soğutulmuş şalgamın, tercih edenlerin taneli, acılı ve turşu sulu karışımı ile de satışı yapılırdı ve harikaydı… Kuruköprü 24 saat hizmet veren çorbacılarında mekânıdır ve ziyadesiyle de meşhurdur bu çorbacılar, en meşhuru da Toros Paça Salonuydu. Lakin bu hizmetlerden kısa bir vakit sonra mahrum kalmıştık çünkü daha önce aktardığım ekonomik tenakuzların ve farklılıkların sert ve acımasız siyasi mücadelelere evrilmesi neticesinde devrimcilerin kolay gidemedikleri bir meydandır orası artık… Gidilemeyen yer, sağa 100 metre, sola 350 metre, yukarı 50 metre gibi ziyadesiyle küçük bir alan olmakla birlikte, sıkıntılıdır. Bu alan içine maalesef o vakitlerde tek öğrenci yurdu da dâhildir ve orada kalmak asla bizim planımız içinde olmamıştır.    

Perşembe, Ağustos 13, 2026

HERGELE YOLU ADANA

Duran Aydın’ın “Hergele Yolu İstiklal Mahallesi’nden tozu alınmış yıllar” adlı kitabını okudum, bendeki etkisi tek kelime ile müthiş… Adana’ya ilk defa gittiğimde bir süre ikamet ettiğim, gezdiğim, alışveriş ettiğim yerler tam da benim ilk defa gördüğüm yıllar itibariyle, neler hatırladım neler… Emin olun tam da klasik ifadeyle ”hayali cihan değer” babından… Tam da benim meşrebime yazılmış sanki… Teşekkürler Duran Aydın, sayende o senelere hayalimde seyahat ettim, çok duygulandım, çok mutlu oldum…

Heyamola Yayınları; “Kentler Dizisi” adı altında, edebiyatçılar, sinemacılar, şairler, gazeteciler, tiyatrocular, tarihçiler, şehir plancıları ve arkeologlar tarafından, birlikte ya da ayrı ayrı olmak üzere yazılmış, mezkûr kentin, doğup-büyüdükleri semtlerinin, başta ve öncelikle kendi anıları olmak üzere çocukluk, gençlik ve öğrenim hayatlarını ve semtin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, sportif ve demografik hayatı üstüne gözlem, söyleşi, hatıra, beklenti ve özlemlerini yansıttıkları bir dizi kitap yayınlamışlar. Heyamola Yayınları amaçlarını şöyle özetliyor: “Kentlerimiz hızla fiziksel ve sosyal değişime uğruyor ve yaşanılanlar kaydedilmediği için hızla unutuluyor. Buradan yola çıkarak o kentlerde ve semtlerde doğan yazarlara ulaşarak, kendi yaşamlarından yola çıkıp, bir bakıma kendi ve kentinin özgeçmişini kaleme almalarını talep ediyoruz. Ve sonuçta ortaya çok başarılı kitaplarla birlikte paha biçilmez bir arşiv oluşuyor.” Alkışlarımız bu çalışmalar nedeni ile Heyamola yayınevine…

Kitap, şimdilerde artık maalesef imar rantına kurban, binalar, fabrikalar, yollar, çarşılar ve buralara hayat veren insanlar ve insani faaliyetler üzerine duygusal ve nostaljik fonda Adana Kentinin tarihine, kentsel ve toplumsal değişim ve dönüşümüne, insan tipolojisine ve kültürüne, büyük ölçüde artık hatırlanmayan değerlerine detaylı ve kocaman bir ayna tutmaktadır, bana göre…

Kitaba adını veren “Hergele Yolu” kitabın dibacesinde şöyle takdim edilmektedir; “Şimdilerde ‘Güney Adana’dan sayılan, o zamanlar kentin tam da göbeğinde gidip gezmeye bile çekindiğimiz Yüzevler, Reşatbey Mahallesi, Atatürk, Ziyapaşa, Gazipaşa Bulvarı gibi ‘zengin semtlerinde’yse kendimize yabancı ve uzak saydığımız para babaları, pamuk-buğday tüccarları, ağalar, çiftçiler yaşardı.

Tatlı bir mayışmayla birlikte gözkapaklarımızı ağırlaştırıp öğle sonu uykularının tadını da kaçıran, yapış yapış terden cımcılık olduğumuz bitmek bilmez yaz aylarında; sanki bir tek buralarda, ‘bizim mahallelerde’ böylesine yoksulluk içinde yaşanırdı. O yoksulluk bir de o yakıp kavurucu ‘sıcağı kıran’ yer yer sağlı sollu okaliptüslerin gölgelediği Hergele Yolu’nda; bilinmez bir ressamın karakalem tablosunda, yol kenarına teyellenmiş kerpiçten barakalara resmedilmişti.

Artık ‘Bakımyurdu Caddesi’ olsa da adı, orası yine ve her zaman bizim için ‘Hergele Yolu’ydu.

Kuruköprü’den yüz elli, iki yüz metre kadar güneye yüründüğünde ilk kavşaktan sağa dönüşte başlayan, Adana Şakirpaşa Havaalanı’na varmadan ucu görünen ‘bizim Hergele Yolu’muz…’

Yolun, havaalanı yapılmadan çok önceki yıllarda, kesintisiz olarak arazinin ortasından Tarsus yönünde ulaşımı sağladığı, biz yaştakilerin bilemeyeceği, o yılları yaşayanların anlattıkları arasında.” 

Hergele Yolu’nun “Bakımyurdu Caddesine” evrilmesini de yazar şöyle aktarmaktadır; “Hergele Yolu’nun “Bakımyurdu Caddesi” adıyla kayıtlara geçip bugünlere uzanışının öyküsü; Doğumevi ve Nuri-Zekiye Has İlkokulu’nun olduğu yerde bulunan “Bakımyurdu”ndan besleniyor.

Halkın “Darülaceze” diyemeyip “Dellaze” dediği “Bakımyurdu”, 70’lerde Döşeme Mahallesinde Yazlık Esendam Sineması yakınlarıydaydı. O yıllarda kısa donlu bir çocukken daha; penceresindeki demir parmaklığa yüzümü dayar, kadın erkek demeden saçları “sıfıra vurulmuş”, grisi solup tanımlanmayacak bir renge bürünmüş entarili insanları acınarak izlerdim. Avluda amaçsız gezinen, koşan, bağıran, belirli bir noktaya gülerek bakan, kendince karşısındaki “birileriyle” konuşan bu hasta insanlarla dalga geçen, alay edenler olurdu.

Darülaceze, sonralarda “Kuzey Adana”da, Kurttepe Köyü yakınlarında bir yere konuşlandı, adına da Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi denildi”

Kitap, ayrıca Adana Sinemaları ve Sinemacıları içinde adeta bir yıldızlar geçidi oluşturuyor. Başta Yılmaz Güney olmak üzere, gerek filmlerde akıllarda kalıcı rollere imza atmış, gerekse adeta bir yazlık sinema cenneti olan Adana’nın mezkûr bölgesine düşen sinemaların tek tek zikredilmesi… Müthiş ötesi, göz buğulatan anılar… Sinema deyince bizim kuşaktan bilinen tüm isimleri bilmeyen yoktur eminim. Yazlık sinemaların inanılmaz tılsımlı çekiciliği nasıl hatırlanmaz. Sinemalardaki, sonradan adlandırılmalarına benim de şahitliğim olan, beyaz, sarı ve kara gazozların, açacak şişeye sürtünürken çıkan seslerin yarattığı cazibeye kapılmayan yoktur. Kaynatılmış karpuz çekirdeğinin, ayçiçeğinin bu içeceklere ortaklığı ve oluşan lezzetin hala çaktırmadan dilimizin ilgili bölümünde hissedilir olduğunu zannediyorum.

Kitaptan beni çok eskilere götürüp duygulandıran bölüm, özellikle çizgili pijamaları ile un taşıyan hamalların benzerini, İzmir Kordon girişindeki mavnalardan çuvallar içinde kum çakıl taşıyan hamalları hatırlayınca oldu. Niye duygulandıysam artık, ama öyle… İşte bu paragraflarla sona geliyorum…

“Çok öncelerden, hazin bir kederle anımsanan, toz toprak içindeki daha asfalt katranının bulaşmadığı parke taşı Hergele Yolumuz… Fayton ve tek atlı araba tekerlek seslerinin, at nalı tapırtıları ve koşumundan yükselen müziğin, hüzünlü ve uzak resimlerden kulağımıza çalındığı… Bilinir ki bir duvar oyuğunda, paslı bir çinko damın oluğunda, bir demircinin örsüne inen çekiç sesinde, sırtına yaslandığı kahvenin duldasında, içindeki ustasıyla unutulmuş kalaycı barakasında, ne bileyim bir yerlerde, uzaklardan ağır usul gelen yoksul arabacı türküleri gizlidir… Sisler arasında üstü başı un içinde pijamalı hamallar, yaşlı bir kamyondan Tanoğlu Ekmek Fabrikası’na koşaradım un çuvalları indirir… Sekizgen köylü kasketi kaşlarına yıkık babam, Güney Sineması’nın altında Ülker’in deposundan, o günkü “rızk”ımızı çıkarmak için teneke teneke bisküviyi at arabamıza yükler… Bakıldığınca görülür ki o çocukluk yıllarımda bana dünyanın en uzun yolu gibi görünen “Güney Adana’da bir kıyıdaki Hergele Yolu’nda, şimdilerde esnafının hiç de iyi işler yapamadığı, eskiyi çok aradığı günler yaşanır”

Hele mahallenin girişinde bulunan Kemal Matbaası ki Canım Yurdumun en uzun grevine sahne olmuş bir işyeri olup çalışanı arkadaşımız Esat Çağlayan (Kel Esat) sebebiyle grev çadırı ziyaretleri kabilinden sık uğradığımız bir yerdir. Adana’da bulunan Kemal Matbaası’nda 1970’li senelerin sonlarında DİSK’e bağlı Basın-İş Sendikası marifetiyle gerçekleşen mezkûr grev, Türkiye İşçi Sınıfı tarihinde sınıf sendikacılığının önemli ve örnek grevlerinden en önemlisidir. İşverenin baskı ve sömürüsüne karşı toplu iş sözleşmesi hakkı ve sosyal haklar talebiyle başlatılan grev, işçilerin kararlı tutumuyla ses getirmiş olmasına rağmen 12 Eylül ile işveren lehine neticelenmiştir.

Kitabın beni ziyadesiyle etkilemiş olmasının muhtemel sebeplerinden birinin de üniversite yıllarımın başlangıç günlerinin mezkûr bölgede geçmiş olması olmalı, oradaki hayatı ve yaşadığım evi bir başka yazımda anlatmak istiyorum, becerebildiğim kadarıyla, bakalım…