Pazar, Ekim 04, 2026

OĞUZ ATAY ÖYKÜ ÖDÜLLERİ VE İNEBOLU KÜLTÜR SANAT DERNEĞİ

 

Sınıf arkadaşları toplantısı için bu kez İnebolu’da idik, arkadaşımız Ahmet Çeçen’in mükemmel organizasyonu ile merkez başta olmak üzere çevre köyler ve ilçeler ile ziyadesiyle ün yapmış Valla ve Horma Kanyonlarını gezdik. Sevgili Ahmet’in de aktif olarak faaliyette bulunduğu “İnebolu Kültür ve Sanat Derneği” ziyaretini de gerçekleştirince, bugüne kadar her yıl yayınladıkları ödül almış öyküleri topladıkları kitapları hediye etmiş olmasına rağmen bu sefer ilk kez dernek faaliyetleri, amaç ve neticeleri üzerine memnuniyet verici ve Canım Yurdumun edebiyatı adına gurur dolu tablo ile karşılaştım. Becerilen faaliyetlerin zorluğuna rağmen yüksünmeden daha iyisini hedefleyen bir dernek ile karşılaşmak emin olun inanılmaz memnuniyet verici bir şey. Hele Dernek Başkanı Hasan İlyasoğlu’nun sanki sıradan faaliyetler anlatıyormuşçasına mütevazılığı, esasen de kültürel ve sosyal derinlik ve kucaklaması manasında yüceliğini ifade etmekteydi sanki. Böylesine güzel şeylerde oluyordu Canım Yurdumda…

Neden “öykü ödülleri” Oğuz Atay adına düzenleniyor çünkü edebiyatımızın önemli ve özgün yazarlarından biridir kendisi ve İnebolu doğumludur. Mezkûr Dernek, yazarın doğmuş olduğu topraklarda hatıratını yaşatmak, bu vesileyle İnebolu ile tarihi ve kültürel bağını öne çıkarmak ve özellikle de güçlü hikâyeci Oğuz Atay’ın kimliği delaletiyle de yeni genç yetenekleri keşfetmek gibi esas manada amaç edinmiş.

Başkan Hasan İlyasoğlu; 5. Oğuz Atay Öykü ödüllerinin verildiği öykülerin yer aldığı kitapçığın “sunuş” yazsında ne kadar güzel özetlemiş bu muhteşem çalışmaları… “Sanat, insanın iç sesine tuttuğu en berrak aynadır. Edebiyat ise o aynada parlayan binlerce hayatın, binlerce duygunun kelimelere dökülmüş halidir. Kelimelerle bir dünya kurmak, bazen bir yarayı sarar, bazen bir sevincin kapısını açar, bazen de yalnızlığın ve umudun ortak dilini yaratır. Biz, İnebolu Kültür ve Sanat Derneği olarak, işte bu ortak dili çoğaltmak, edebiyatın sesiyle çoğu zaman sessiz kalan yürekleri buluşturmak için yola çıktık. Oğuz Atay’ın izinde yürümek kolay değildir. O, ‘tutunamayanların’ iç çekişlerini edebiyatın en derinlerine taşımış; yalnızlığı kayboluşu ve umudu birer kelime nehrine dönüştürmüştür. O yüzden Oğuz Atay Öykü Ödülleri yalnızca bir yarışma değil, aynı zamanda kelimelerin peşinde yürüyen ruhların buluşma noktasıdır. Her yıl yeniden düzenlenen bu ödüller, edebiyatımıza yeni soluklar getirmek, genç kalemlere cesaret vermek, usta yazarların kaleminden süzülen incelikleri gelecek kuşaklara taşımak için bir vesiledir.”  Aklına, diline ve kalemine sağlık sevgili Hasan İlyasoğlu, esasen de çok kısıtlı imkânlarla çalışıp başarabilmek… Lakin asıl alkış bu kadar başarılı çalışmaların tüm ekibine; Dernek yöneticilerine, üyelerine ve ekonomik desteğini esirgemeyenlere, gönüllülerine, katılımcı edebiyatçıların ziyadesiyle güzel öykülerini tek tek inceleyip deyim yerinde ise “ince eleyip, sık dokuyarak” değerlendiren seçici kurula, yayımda ve dağıtımda emeği geçen herkese, önce kocaman alkış sonra sonsuz teşekkürler…

Seçici Kurul Adına, öykülerin yayımlandığı kitapçığa vefa duygusunu öne çıkararak “önsöz” yazan Altay Ömer Erdoğan, biraz da uzun lakin son derece iç ısıtıcı, vefa ve mana dolu bir giriş yapmış. Alkışlarımızla… “’ne yeniden yaşamak mümkün, ne de yaşadıklarını silebilmek’ diye yazmıştı Oğuz Atay. Yaşadıklarımızı kolay kolay silemeyeceğimiz bir yılı daha geride bıraktık. Gözlerimizin önündeki kara tablo pek değişmedi. Açlık, yoksulluk, savaş, insan hakları ihlalleri, hayvan hakları ihlalleri, kadın cinayetleri, doğanın kıyımı, doğal felaketler ve iklim krizi, küresel ölçekli insanlık dramları azalmadı, aksine artışa geçti. Atay’a göre ‘zaten tarih de tekerrürden ibaretti.’ Tekrarlardan almadığımız dersi, gündelik hayat bize her seferinde daha şiddetli bir acı eşliğinde veriyordu. Zamanı durdurmayı, bütün hatalarımızı temize çekmeyi ve hayata boş bir sayfaymış gibi başlamayı ne kadar çok isterdik… Atay’ın ‘hiçbir şeyin değeri yok artık’ diye dile getirdiği bir dünya üzerinde ve bir hayat kurgusunda; önce vicdanı sıcak tutmak, sonra vefa adı verilen duyguya sahip çıkmak, kendimizi anlamanın, dolayısıyla anlatmanın bir yolu, yöntemi gibi görünüyor. Gittikçe daralan bu yolun yolcusu olmak, gözlerimizin önündeki kara tabloyu ışıl ışıl aydınlatmaya yetmeyecek belki ama bir mum alevi gibi adımlarımıza kılavuz olabilecektir. Yaşadığımız bu modernlik kurgusunda, ne çok kendimizi anlamak zorunda bırakılıyoruz. ‘İnsan kendini anlamaktan bıkıyormuş.’ Bunu da anladık, bir bıkkınlığı daha bıkkınlıklar hanesine eklerken.”

Oğuz Atay anısına İnebolu Kültür ve Sanat Derneği tarafından bu yıl altıncısı düzenlenen Oğuz Atay Öykü Ödülü, seçici kurulun titiz ve özverili çalışmalarıyla sonuçlandırılmış. Altay Ömer Erdoğan, Ercan Y. Yılmaz, Hülya Soyşekerci, Hüseyin Peker ve Muzaffer Kale’den oluşan seçici kurul, değerlendirmeleri neticesinde şu açıklama ile bu seneki yarışmayı da alınlarının akıyla sona erdirmişler.  “İnsan merkezli anlatımın dışına çıkarak, bir nesneye duygu, hafıza, toplumsal gözlem ve karakter kazandırmada ve tanık olduğu hayatların, sınıf değişimlerinin, mutlulukların ve trajedilerin canlı bir tanığı yapmadaki başarısı, 1990'lardan günümüze Türkiye’nin geçirdiği sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşümleri bir otomobilin el değiştirmesi üzerinden işleyen, bireysel hikâyeleri ekonomik krizler, deprem, göç gibi toplumsal kırılma noktalarıyla son derece doğal bir akış içinde birleştiren kurgusal bütünlüğü, kurgudaki sinematografik ögelerin öykünün tematik derinliğiyle uyumu ve sıcak, samimi, yer yer mizahi ve ironik olanla hüznü dengede tutan dil ve anlatımı nedeniyle 6. Oğuz Atay Öykü Ödülü’ne oy çokluğuyla ‘Uzun Metraj’ adlı öyküsüyle İnal İnal layık görülmüştür.”

Yönetici ve gönüllülerinin bir bölümü ile tanışma şerefine nail olduğum İnebolu Kültür ve Sanat Derneği; “Nâzım Hikmet İnebolu'da Şiir Ödülü ve Şiir Dinletileri” de düzenlemekteymişler, Nâzım Hikmet'in Millî Mücadeleye katılmak üzere İstanbul’dan İnebolu’ya gelişini anmak üzere Nazım’dan şiir dinletileri ile bestelenmiş şiirlerin şarkılarının seslendirilmesi etkinliği organize edilmekteymiş. Yazar-Okur buluşmaları ve Söyleşileri ile İmza Günleri, Tarih ve Cumhuriyet söyleşileri, Tarihsel, Sosyal ve Sportif Etkinlikler de Dernek faaliyetleri arasındaymış. Daha ne olsun… Bu imkânlarla ya da imkânların son derece kısıtlı olmasına rağmen bu kadar “edebi ve kültürel faaliyet”…

Dernek bünyesinde oldukça özel bir yere sahip, düzenlenen birçok edebiyat projesinde öncü ve rehber, özellikle “Nâzım Hikmet İnebolu’da Şiir Ödülü’nün” hayata geçirilmesinde, süreçlerin planlanmasında çok büyük emeği ve rolü olan Özlem Keskin’in 5. Oğuz Atay Öykü Ödülü kitapçığının arka kapağında yazmış olduğu yazıyı aynen buraya aktararak; müthiş cümlelerin delaletiyle Oğuz Atay ve İnebolu onların öyküye evrilmesinin takdimine şahitlik ediyoruz. “Rüzgâr hep aynı yönden esmez bu şehirde. Bazen denizden gelip tuz kokusu getirir, bazen de yokuşlardan taşlara vuran kırık dökük bir şarkı gibi eksik hecelidir… Çığlıklarca susan insanlar; konuşmaktan yorulmuşlardır. Evlerin duvarları, pencerelerden sarkan perdeler, birbirine bağlanan sokaklar hepsi duyar, hepsi saklar en çok da kadınların gecenin içine gömdüğü çığlıkları.

İnebolu’nun yokuşlarından aşağı inerken taşlar eski hikâyeler fısıldar. Deniz, tuz kokusuna gömülü bir sır tutar. Dalgalar mı önce çarpar kıyıya, yoksa insanlar mı dağılır kendi içine çarpa çarpa?

Dar sokaklardan bir gölge geçer. Elinde yarım kalmış cümleler, hiç gönderilmemiş mektuplar. Belki Oğuz Atay’dır belki de yalnızca kendi kayboluşumuzun suretidir. Onunla birlikte geçip giden, unutulmuş bir kahkahanın ardından o derin sessizliktir belki tutunduğumuz.

Kimse bilmez; önce insan mı susar, yoksa dünya mı? Hangi sessizlik daha ağırdır? Denizin feryadı mı daha baskındır yoksa insanların yıllarca kalplerinde biriktirdiklerinin mi? Çünkü acı, en çok sessizliğe karışır. Cevabı aramanın en hüzünlü, en umutlu yoludur belki de öyküler.

Deniz kabarır, rüzgâr tekrar eser. Bir dalga daha vurur kıyıya. Biz, bütün bunların arasında suskunluğumuzun ağırlığını taşırız hala. Önce deniz mi kabarır, yoksa içimizdeki boşluk mu? Belki de hiçbir şeyin sırası yoktur. Her şey aynı anda olur belki. Dalgakar kıyıya çarpar, bir öyküde birleşir ellerimiz, sesimiz de sessizliğimiz de birbirine karışır, bir cümle yarım kalır, bir yazar gölgesini alıp gider.

Mor bulutlar, paslı çanlar, taş sokaklar; İnebolu, en çok vefalı bir öyküye yakışır…”

Perşembe, Ekim 01, 2026

DÜNYA KAZAN BEN KEPÇE ÜZERİNE



Büyük Usta Aziz Nesin’in çok kitabını okumuştum lakin ilk defa “gezi yazıları” kapsamında “Irak ve Mısır” adlı kitabını okudum. İlk izlenimim, diğer tüm eserlerinde olduğu üzere, burada da öğreticiliğine, belgeleyiciliğine, ve ufuk açıcılığına hiç ara vermiyor. Hani benim haddime değil bu mevzuda derinlemesine ahkâm kesmek lakin “bir eksiğini daha gidermişin birisinin duygu yansıtması” diyelim…

Aziz Nesin gezi yazısı kaleme alma üzerine neler yazıyor; “Yurtdışı gezi yazılarımı yazarken bir ölçüt koyarak kendime şu soruyu soruyorum: Yazacağım gezi yazıları Türk halkı için yararlı mı? Bu ölçütü doğru bulmayanlar çıkabilir. Ama okurlarım bilmelidirler ki, benim ölçütüm budur; yazılmasının halkımızın yararına uygun düşmeyeceğine inandığım gezi izlenimlerimi yazmıyorum. Fotoğraf makinesi, düğmesine basılınca, objektife yansıyan bütün görüntüyü saptar. Ses alma makinesi de, çalıştırılınca, alma gücü alanına giren bütün sesleri saptar. Ama bir yazar ne fotoğraf makinesidir, ne de ses alma makinesi…” Evet, gezi yazıları benim de ziyadesiyle katıldığım haliyle tamamen böyledir. Görülenler ve gezilenler arasında seçici davranılmaktadır ve de öyle olmalıdır. İlaveten okuduğum kitaplar üzerine de ben aynı yaklaşımı münasip bulmaktayım, beni en fazla etkileyen, yeni öğrendiğim şeyler hep bir öne geçmekte ve yaygın bilinen şeylerin tekrarından kaçınmaktayım.

Ustamızın bu kitabında da kendimce enteresan bulduğum ve muhtemelen yaygın bilinmeyen bir vaka var. Kerkük’te gezerken iki dükkân sahibinin kendi aralarındaki konuşmalardan bir şeylerden yakındıklarını anlar ve “rahmet kefen çalana” diye bir şey duyar ve üstüne öğrendiklerini yazar.

“İşte üç sözcük ama bir romanda bile zor anlatılabilecek bir toplum gerçeğini ortaya koyuyor: rahmet kefen çalana! Bu üç sözcük şunu diyor: “bundan önceki yöneticiler… kim o yöneticiler? Muhtar deyiniz, karakol komutanı deyiniz, komiser deyiniz, bölge yargıcı deyiniz, ilçenin kaymakamı deyiniz, belediye başkanı deyiniz, vali ya da bakan deyiniz, ya da bunların hepsini birden anlatmak isteyiniz. Bundan önceki yöneticiler öyle hırsızdılar, öyle hırsızdılar ki, hatta mezarları açıp ölülerin kefenlerini bile soyup çalıyorlardı. Ama şimdiki yöneticiler, o kefen çalanları bile bize arattı. Kefen çalanları bile arar, o kefen hırsızlarını bile rahmetle anar olduk. Biz o kefen çalanların değerlerini bilememişiz, hay canlarına rahmet olsun.”  

Bir başka yerde benim hiç duymadığım, bilmediğim çok enteresan olduğunu zannettiğim bir konuyu da kaleme almış Ustamız; “Uzmanların söylediklerine göre Irak petrollerinin 60 yıllık yedeği vardır ve 2010 yılında Irak petrolleri tükenmeye yüz tutacaktır” diye uzman görüşlerini aktarmış. Kitabın 1960’lı ve 1970’li senelerde gerçekleşen gezi notlarına dayandığı göz önüne alınırsa ve 2010 senesini geçeli 16 sene olduğu realitesi ile beraber uzmanların görüşlerinin pek de isabetli olmadığı anlaşılmaktadır.

Petrol neyse de daha mühimi su konusudur, Irak için. “kaynağı kendisinde olmayan su da Irak’ın dışa bağlı can damarıdır. Irak, salt Suriye’de Fırat üzerinde yapılmış olan baraja değil, Türkiye’de bu iki nehir üzerinde baraj yapılmasına da karşıdır. Ama aynı Irak, kaynağı Türkiye’den gelen suyu, susuz ülkelere satmaktadır. Bu konuda çok ilginç bulduğum Mukbil Özyörük’ün bir yazısının bir bölümünü aktarıyorum (Tercüman, 27 ağustos 1981). Şimdi öğreniyorum ki, (Hürriyet, 24 ağustos) aziz dostumuz Iraklılar, bu işin yarısından fazlasını başarmışlar… ‘kendi ülkenizin bu suları ile, kendi memleketinizi sulayıp susuzluktan kavrulan ovalarınızı ekip biçmeye kalkarsanız, bizim suyumuz bir miktar azalabilir. Bunu yapamazsınız…’ diye bize heyetler gönderen Iraklı kardeşlerimiz, bendenizin “amatörce” fikrimi “profesyonelleştirerek”, Kuveyt’e doğru bir kanal açmışlar ve bizim Fırat’ın suyunu, parayla Kuveyt’e çoktandır satmaya başlamışlar. Londra’da, öğrencilik yıllarından tanıdığım ve şimdi Amerika’nın Miami üniversitesinde hoca, “Temiz Enerji Araştırma Enstitüsü Müdürü” Prof. Nejat Veziroğlu, bu kanalı ve su satışını fark edip incelemiş, incelettirmiş. Iraklı kardeşlerimizin, başka vasıtalarla aynı suyu öteki Arap ülkelerine satmakta olduklarını da öğrenmiş. Fiyatı da petrolün on misline gidiyormuş. Yani on litre petrole, bir litre Fırat suyu… Veziroğlu bir hesap yapmış ki, Irak, sattığı sudan Türkiye’ye kırkbeş milyar dolar borçlu… Iraklı kardeşlerimiz ayrıca, iki yıl önce imzaladıkları bir anlaşma ile Ürdün’e de ikinci bir kanal açıyorlarmış… Bizim suyu, Ürdün’e de satacaklar… Biz ise 1981’in ilk altı aylık ihracat geliri olan iki milyar doları, tamamen altı aylık ham petrol alımına ödemişiz.

Yani bizim burada anamız ağlıyor, enerji sıkıntısı, akaryakıt pahalılığı içinde kıvranıyoruz, geceyi gündüze katıp kan ter içinde mal üretip ihracata çalışarak akaryakıt teminine uğraşıyoruz ve altı aylık ihracatın tamamını akaryakıta kapatıyoruz, aşağıda sevimli Iraklı kardeşlerimiz, bizim yurdumuzun Fırat’ta ve Dicle’de toplanan suyunu Kuveyt’e, Ürdün’e ve daha başkalarına satıp kırkbeş milyar dolar kazanıyorlar…

“Meşhur Bürokrasimize” soruyorum: bunu biliyor muydunuz? Geçmiş hükümetleri ikaz ettiniz mi? Hiç değilse onbir aydanberi, bunu KONSEY’e bildirdiniz mi?”  Evet, su konusu dönüp dolaşıp dünyanın en mühim malzemesi olarak öne çıkmaktadır. Su hayattır klasik deyişini seslendirip gereğini de yapmadığımız aşikârdır, deyip geçelim…

Aziz Nesin, bir fırsat bulup Musul ve Kerkük gezisi de yapar, oradaki izlenimleri kısıtlıdır lakin çok çarpıcıdır. Görevli şoförün polis olmasının yanında yoğun bir takip, baskı ve kontrol süreci yaşar. Lakin esas baskının Türkmenler üzerinde ne kadar insafsız olduğunu Irak yönetimi tüm çabalarına rağmen gizleyemez. Esasen bu kabil baskıları gizlemek mümkün de değildir… Canım Yurdumda, 12 Eylül’cülerin yaptıkları kesif saklama ve örtmelerin ne kadar çocukça olduğu ve sırıttığını yaşı müsait olanlar çok net hatırlarlar… Aziz Nesin buradaki yer adlarının Arapçalaştırılması üzerinden de bir türlü gizlenemeyen baskıyı özellikle ele alır. “Musul’la Kerkük, Türklerin yoğun yaşadıkları yerlerdir. Buralarda, ister istemez Türkün tarihi de vardır. Bu yüzden oralarda pekçok yerin adı Türkçedir. Bugünkü Irak’ın Baas iktidarı, bu Türkçe yer adlarını Arapçalaştırarak, buralardan Türk tarihini, Türk izlerini silmeye çalışmaktadır. Pekçok yer adı Türkçeyken Arapçalaştırılmıştır. Bu yüzden Türkmenler, dışa vuramadıkları, belli edemedikleri bir üzünç içindedirler. Örneğin, yüzyıllardanberi adı Kerkük olan, yine yüzyıllardanberi Türklerin Irak’ta en yoğun yaşadıkları Kerkük’ün adı “Al-Tamim” yapılmıştır.”  Bu tür davranışlar maalesef dünyanın pek çok ülkesinde yaşanmaktadır lakin asıl olarak da kendi yurdumuzda yaşananlar canımızı ziyadesiyle acıtmaktadır. Bu yöneticileri ve onları alkışlayanları anlamak mümkün değildir hiçbir zaman… Muhtemelen kendileri de bir vade benzer şikâyetlerde bulunmalarına rağmen insanları ve mekânları tarihsel ve kültürel bağlarından koparmakta bir beis görmezler…

“Gittikçe güçsüzleşerek de olsa, Irak Türkmenlerini birlik olarak bugüne dek koruyan ulusal iki bağdan biri anadilleri olan Türkçeyse, biri de yurt sesleri olan “hoyrat”lardır.” Aziz Nesin’in bu tespitini ziyadesiyle önemsiyorum ve Irak Türkmenlerinin bir “hoyratı” sonlandırıyorum.

Düşer bir gün

Yıkılıp düşer bir gün

Düşmana düşen fırsat

Bize de düşer bir gün

Gül yarası

Bülbülün gül yarası

Hançer yeri sağaldı

Sağalmaz dil yarası

Pazar, Eylül 20, 2026

DÜNYA KUPASINDAN GERİ DÖNÜŞ

 

Ziyadesiyle gecikmeli bir yazı, belki güncelliğini de çok yitirdi lakin ancak sıra geldi diyelim, hem fena mı oldu tekrar hatırladık mezkûr süreci. Gidişimiz gibi dönüşümüzde “enler” ile oldu, öyle diyor kerameti kendinden menkul zevat, gidiş muhteşemmiş geliş büyük hüsranmış vs vs… Bir zamanlar Erkan Yolaç’ın “evet-hayır oyunu” için bir daveti vardı, “mehter marşı ile geliyorsunuz, İzmir marşı ile gidiyorsunuz” diyordu ya… Durum tam da o…

Aslında yazının başlığını “örgütlü kaybetme kabiliyeti” düşünmüştüm, sonra değiştirdim… Esasen “İzmir Marşı” ile muhteşem dönüşümüzün hangi vakit gerçekleşeceğini hep beraber bekliyorduk, siz bakmayın öyle “şunu yenersek, final bile oynarız” iddialarına… Bazı dangalak, apalak futbolcu eskileri turnuvadan elenilmiş olmasını “Galatasaray’a” bağlıyorlar, bu apalak andevülün bırakın gazetelerde ya da tv’lerde yorum yapmasını derhal bir tımarhaneye kapatılması memleketin hayrınadır. Yahu bu kadar kötünün harmanından iyi netice bekliyorlar, belki onlar da beklemiyorlar sadece bize gaz veriyorlar, onu da bilemiyorum… Bu “vasattan” vasat bir şeyin bile çıkamayacağını bilenler biliyor.

Almanya topraklarında 72 sene sonra alınmış bir galibiyet var ve 2005’ten beri kendi evimizde de yenemediğimiz bir Almanya vardı. Ve yendik 2-3. Şöyle bir hatırlayalım; başarısı yere göğe sığdırılamayan, Milli Takım Teknik Direktörü; 2023 senesinde özel, yani dostluk, yani hazırlık, yani gazozuna, Almanya ile oynanan ve kazanılan bir maç sonrası neler diyor… “Bu çocuklar o kadar milliyetçiler ki bu duygu karşısında durmak imkânsız”… Bu lafın edildiği tarihten, Türkiye ile Avusturya arasında 2 Temmuz 2024 tarihinde oynanan EURO 2024 son 16 turu maçında 2-1 galibiyetle biten maçın ardına kadar olan sürece bakın futboldan ne kadar uzak “futbol” oynandığının ve izlendiğinin ayırdına varıp biraz kendimize gelebiliriz. Verilen cezaya yapılan yorumlardan, hani benim gibi ayak takımlarının yorumlarından bahsetmiyorum, koca koca deve dişi gibi abilerden gelen yorumlar, yok 1000 yıllık işaretmiş, yok şu imiş, yok bu imiş muhabbetleri tam bir şaklabanlık... Adamlar ülkelerinde yasaklamışlar bu işareti sende onları yenmişsin, hem de bileğinin hakkıyla, biraz sindir vaziyete müzahir sevin değil mi? Yok hayır seni protesto edeceğim… Yahu protesto mu etmek istiyorsun, git Viyana Meydanlarına aç pankartını, sen meşhursun yap basın açıklamanı, ben beğenmiyor olsam dahi hakkının teslimini desteklemek adına senden yana olayım… Tüm bunların sonucunda bu abuk subuk adamların milliyetçilik delaleti ile memleket gidiyor da, nereye, göreceğiz, dedik... Ahada gördük, mehter marşı ile gittik, İzmir marşı ile geldik… Ya da “ne oldu bu çocukların milliyetçiliğine” diye soran olmadı…

Bu kadar sonuç odaklı, bu kadar duygusal, bu kadar saha dışı işlere konsantre ki her ligimiz, her takımımız, futbol oynamaya, futbol konuşmaya vakit kalmıyor… Bir kere dahi yenilen bir takımın, yöneticisinin, teknik heyetinin, futbolcusunun “bu futbolla yenilmek kaçınılmaz” dediğini duymayız… Hep yapı vardır, hep hakemler bize karşıdır, hep yabancılar bize karşıdır, hülasa herkes bize karşıdır, peki biz ne yaptık, kocaman bir hiç lakin bu kocaman hiçe bir kılıf bulacağız çaresiz… Herkes bize karşı da biz kime karşıyız o pek anlaşılamıyor… Galiba en çok biz bize karşıyız…

Hele evlere şenlik futbol yorumcuları var, tam teşekküllü rezalet. Nerdeyse hepsi illiyet ve irtibat ehliyetine haiz, muhteşem taraftarlar esasen taraftar da deyip gerçek manadaki taraftarı töhmet altında bırakmayayım, bunlar Neyzen Tevfik’in “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” iddiasının ispatının peşindeler. Genellikle “hiçbir baltaya sap olamamış” tiplerdir, “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” sözü mucibince bir külah kapıp günlerini gün etmekteler. Hatta o kadar ki, zamanında çok meşhur olsalar bile şimdi kendilerini takan kimse olmayınca, somun pehlivanlığına soyunmuşlardır. Onların derdi futbol falan değil kendi külahlarıdır mühim olan… İşte bu mühim olmayan, sallama cesaretleri hasebiyle de Canım Yurdumun ahalisi tarafından ziyadesiyle sevilen, hayatları defo dolu muhteremlerin bir “kıymeti harbiyesinin” olmadığını bilerek bakmalıyız mezkur zevata…

Bizim teknik direktörlere, yöneticilere, yorumculara tuttukları takımlara göre olmak kaydıyla sürekli kolay takım bulmak gerekiyor, yaptıkları yorumlardan bunu anlıyorum. İşte o zaman bunların ağzı futbol lafı etmeye başlıyor. Azıcık direndi mi rakip yandı gülüm keten helva… Başlıyor solo hatta koro halinde bahaneler, kaybedilen maç sonu, hakem, diğer takım sert oynadı, saha zemini bozuk idi, zemini özellikle suladılar olmadı kuru bıraktılar, çim uzundu olmadı çim kısa idi, otelin yanında sabah kadar davul çaldılar, seyirciler çok küfretti, futbolcularımızı tahrik ettiler, hava soğuk idi olmadı hava sıcak idi, rakım yüksekti olmadı alçaktı, yol yorucu idi, yolculuk uzun idi… Bir türlü bahane bitmiyor… Yahu söyleyin Allah aşkına biz size “nereden kolay takım ya da saha bulalım”… Ya da avaneleriniz futbolcu eskileri, işsiz güçsüz lakin cesaret sahibi gaz verilmiş gazeteci kisvesindeki muhteremlere sorun kimi münasip buluyorlarsa, gayri…  

Şimdi iddia “siyaset futbola girdi/karıştı” şeklinde ya bence tam da öyle değil, “futbol siyasete girdi” daha doğru… Hem de öyle iddia edildiği gibi yeni değil, bakın Fenerbahçe tarihine ve başkanlarına, bakın Galatasaray tarihine ve başkanlarına, Beşiktaş, Trabzon ha keza… Peki, Sivasspor farklı mı, Adana Demirspor farklı mı? Futbolu yönetmeye başlayanlar ile siyasete başlayanlar, ya aynı kişiler ya fikirsel birlikteler ya da tekmili birden… Hiç öyle ah vah etmeye gerek yok, unutulmadı, belediye başkanlarının, valilerin kulüp başkanı oldukları… Üst düzey siyasetçilerde hemen hepsi bu mecradan pay almaya bakıyorlar, ne eksik ne fazla, tastamam böyle… Siyasetin spora bu denli karışması, sporu adeta işgal etmesi ifadesi/kararı mevzunun isabetli ve hakkaniyetli bir değerlendirmesi olamamaktadır. Aynı otorite “Kadın Voleybolunda” yok mu ki onlar son derece başarılılar. Demek ki bu kabil bir yaklaşım doğru olsa bile mevzunun izahı bakımından yeterli değildir bence… Mevzunun çok parametreli bir analize tabi tutulması lazımdır bence… Dedim ya; “futbola siyaset karışmadı” tam aksine “siyasete futbol karıştı” diye, işte bizim takım şampiyon olsun diye kulis yapanlar, bakan atayanlar, genel müdür tayin edenler, bu uğurda kendilerine mafiyozi ilişkiler oluşturanlar, kulüpler üzerinden yeşil pasaport tahsisi simsarlığı yapanlar, başta olmak üzere daha binlerce mevzuu bu işin ispatıdır bence… Kimse o kadar da değil demesin; “Şükrü Saraçoğlu kimdir diye sorarlar adama, Faruk Ilgaz, Ali Tanrıyar, Mehmet Ali Yılmaz, Süleyman Seba...

Dünya Şampiyonu Kadınlarımıza, şampiyonaya giderken ekonomik “cattle class” tarifeli uçak ayarla, kızlarımızı ekonomik  "cattle klas"ta (manasını bilenler biliyor) gönder, İtalyanlara özel uçak tahsis et sonra bu durumu savunmak adına yok biz İtalya sponsoruyuz de, durumdan sıyrılmaya çalış, yahu THY müdürü sen yönetici olsa idin emir filan beklemeden hemen özel bir uçak tahsis eder gönderirdin, lakin umurunda değil ki...

Bu manada siyasi eğilimi olanların kendilerini güçlü hissettikleri bu dönemde bunu öne çıkarmaları belki de ilerlemeleri önünde en büyük mani… Sabah namazına kalkanların duaları namaz sonrası maça başlayacaklara katkı… Sanki namaza katılmadan milli takımın başarılı olmasını istemeleri yani bu manadaki duaları kabul olmazmış fetvası almış gibiler… Ya ateist olup sadece milli takımla başarı yaşamak isteyen olamazmış gibi…

Çarşamba, Eylül 16, 2026

BÖREKÇİ ORHAN ABİ

 

Çeşme’nin bana göre önemli kişilerinden biri de Börekçi Orhan Abi idi. 1970’li senelerde piyasada dolaşarak, akılda kalan müthiş lezzetli böreklerini sevenlerine ulaştıran abimizdi ve bu sebeple adı da Börekçi Orhan’a çıkmıştı.. Dönem itibariyle Çeşmelilerin enteresan iki yemek tercihi öne çıkmaktadır, sabah saatlerinde tava ciğer, öğleden sonraları da Orhan Abinin milföy tekniği ile el açması börekleri. İşte Orhan Abi ve böreklerini anlatmak istiyorum, aklımda kaldığınca… Şüphesiz eşinin müthiş becerisi ile imal edilen leziz börekler için söylenebilecek çok şey var lakin ben aklımda kalanlar ile güncel yansımalarına şöyle kabaca değineceğim.    

1970'li yılların Çeşme’sinde “milföy tekniği ve el marifetiyle kat kat ve çıtır çıtır” bir börek ise konumuz, tahmin edilen efsanevi lezzet Orhan Abi ve Eşi ile tam karşılık buluyor. Orhan Abi, mezkûr dönem “dead-end” Çeşme’sinin yerel hafızasında çok mühim bir yer edinmiş, el açması hamuru özel bir teknikle katlayarak, yağlayarak aynı milföy gibi pufuduk pufuduk kabaran ve tel tel dökülen börekleriyle meşhur Usta’dır. Orhan Abi'nin eşi, güzelce eritilmiş yerel ve özel tereyağı karışımıyla incecik açtığı hamuru üst üste sererek yaptığı, yenilirken ağızda dağılan adeta damak çatlatan lezzet üretirdi. Ve dahi benim hafızamda böyledir ve şüphesiz ki Çeşme Kent hafızasında da aynısıdır, kendisini tanıyanları var oldukça da yer alacaktır. Dönem itibariyle, bugünlerin janjanlı kapitalist reklam ifadelerinin aksine işler, uğraşılar, beceriler ve nihayetinde mamuller, imalatı yapanlarla mahdut bir hayatiyete sahiptirler. Şimdiki gibi elektronik ortamlarda yalan dolan tanıtımlara dayalı, janjanlı reklam tabelaları ardına saklanmış vasat mamullerin hayat bulmaları söz konusu değildir. Başta Orhan Abimiz olmak üzere tüm emsalleri sahip oldukları kıymet ve değeri yaptıkları işi layığı ile yapmış olmaları hasebiyle tamamen kulaktan kulağa reklam marifetiyle edinmişlerdir. Öyle kolay değil bu yapılan işler ve elde edilen neticeler…  

Akşamüzerleri çıkan böreğin müthiş kokusu, şekli ve lezzeti, her yerde ve her şekilde yenilmesi mümkün lakin illa ki “Ayfer’in Kahvede” denize bakarak, tavşankanı demlenmiş çay ile birlikte yenilmesi anlatılmaz bir keyif idi… Dönem itibari ile daha milföy ticari hamurların olmadığı dönemdedir Çeşme, en azından benim bilgilerime göre… Lakin Orhan Abi ve eşi o kadar mahirdirler ki, milföy inceliğinde kat kat hamur, dönemin meşhur peynirleri ya da tam yerli ve milli kıyması ile müthiş börekler imal ederlerdi. Orhan Abi de tepsiyi kaptığı gibi dışarıdadır, çok uzun dolaşması gerekmez, bilenler ve sevenler sayesinde o güzelim börekler çok kısa sürede biterdi. Orhan Abi baş üstüne konan bir ara malzeme üstüne yerleştirilen tepsi taşımanın klasik yöntemini kullanmaz, geniş elini tepsinin altına yerleştirir dengeli bir vaziyette sağ omuzu üzerinde taşırdı, sol elinde de açılır kapanır sehpa vardır. Tepsi dikdörtgen kesitli ve alüminyumdan mamul kenarları yaklaşık 5-7 cm yüksekliğindeydi. Bazı vakitler 2 tepsi üst üste taşırdı, o vakitler hangileriydi hatırlamıyorum şimdi. Hafta sonları mı? Tatil günleri mi? Demek ki kendisinin böyle bir tefrik ve tercihi vardı. Dediğim gibi uzun süre dolaşması gerekmezdi saatini ve güzergâhını bilenler kendisinin yolunu gözlerlerdi.  Kısa sürede tükenirdi börekler, soranlara Orhan Abi “size de yarın”, derdi…

Milföy; “mille feuilles” binyaprak manasında Fransızca kökenli bir sözcük olup Canım Yurdumda günümüzde zincir marketler marifetiyle çok bilinir ve kullanılır hale gelmiş görünmektedir.  Annelerimizin, Ninelerimizin hazırladığı buram buram bizim toprakları yansıtan böreklerimizin yerini şimdilerde ziyadesiyle almış görünmektedir. Sonradan öğrendiğim üzere de milföy hamurunun kabartılması için maya ve kabartma tozu kullanılmazmış. Kabarmanın gerekçesini fizik bir olay olması ile izah ederlermiş. Soğutularak bekletilmiş hamurun yine soğuk yuvarlanmış tereyağı ile harmanlanması ve ince ince istenilen ebatlarda açılması cidden bir maharet gerektirmekteymiş. Sonra istenilen derecede ısıtılmış fırına sürülünce de hamur katmanları arasındaki tereyağı katmanlarının bünyesindeki suyun buharlaşması ile de hamur katmanları yukarıya doğru itilir ve katmanlar arası meydana gelen boşluklar çıtır çıtır bir börek oluşmasına sebep olurmuş. İşte esasen zor lakin ehil ve mahir ellerde kolaylaşan bu mamul bilahare sıcak sıcak sokağa taliplilerine ulaşmak üzere sevk edilir. Ehil el ve taliplilerine ulaştıran el burada da Orhan Abimiz ve değerli eşi olmaktadır.    

Orhan Abi; 5 kız ve 2 oğlan çocuk babasıdır. Mezkûr imalatın neticeleriyle ve dahi günün zor ve kısıtlı şartlarında hiç yüksünmeden, arabeske dalmadan medar-ı maişet motorunu başı dik, alnı ak mütemadiyen ileriye sürmüştür. Şimdi biliyorum olumsuz konuşup konuyu küçültmek isteyenler var lakin çabalar ve neticeleri üzerinden bakılınca hiç de öyle dudak bükülecek vaziyet söz konusu değildir. Kızların birisinin arkadaşımız meşhur Çarkçı Başı İbrahim Pamir ile en büyüğünün ise yine Çeşme’mizin karakter kişilerinden artık aramızda olamayan Badili Kaya (Küçükkarabina) abimiz ile evli olduğunu biliyorum. Bu kadar çok çocuk, ekonomik ve sosyal şartlar böyle iken… Bunun kolay bir iş olduğunu düşünenlere, de buyur derler…    

Muhteşem bir hatıra ile nihayetlendirmek istiyorum. Yine Orhan Abi taze çıkmış börekleri ile Çeşme Sahiline gelir, “Ayfer’in Kahvede” deniz kenarında oturuyoruz, yaz ayları geliyor ya da gelmiş, Çeşmeli Gençler deyim yerinde ise tiril tiril giyinmişler, her biri kendince piyasa yapıyor. Çeşme’mizin muhteşem üçlüsünden Filika Hüseyin vaziyeti çok uygun, ayağında günün modasına uygun süper ütülenmiş krem rengi İspanyol paça bir pantolon, üste yine güzel ütülenmiş açık renkli bir gömlek, masada denize bakar vaziyette oturmuş sigara tellendiriyor. Ertan Otelin köşesinden Orhan Abi görününce hemen tavşankanı çay siparişi verildi, o güzelim böreklerden bir tane ısmarlandı. Orhan Abi, tepsiyi elindeki açılır kapanır sehpanın üstüne koydu, teksir kâğıdından mamul küçük pakete böreği koyup verdi. İşte şimdi tam da çay ve börek keyfi çıkarılacak zamandı. Derken Ertan Oteli köşesini muhteşem üçlünün bakiye ikilisi, memur “Uğur Tabakoğlu” ve “Jo Ahmet” (Pamir) döndü geliyorlar, Filika kendisine börek ortağı beklemediği ve arzu etmediği esasen de diğerlerinin sağda solda “onun böreğini nasıl yedik ama”, dedikodusuna katlanamayacağı için, derhal kâğıt içindeki böreği güzelce sarıp bir anda pantolonun cebine sokuyor. Sıcak böreğin bu haliyle sıkışınca dışına bıraktığı sıvılaşmış tereyağı, o güzelim ütülenmiş pantolonun ön sağ cebi seviyesinden dışarıya, aşağılara doğru akmaya başlar. Pantolon mahvolmuş lakin börek kurtarılmıştı, yani maksat hasıl olmuştur. Bunu yan masalardan bizle birlikte görenler katıla katıla gülüyorlardı. Filika’nın umurunda değil, o böreği kurtarmıştı…

 O dönemi ve sınır tanımaz şakaları bir kez daha hatırlarken, andığımız artık aramızda olamayan başta Orhan Abimizi, Jo Ahmet’i, Memur Uğur’u ve Filika’yı ve dahi Badili Kaya Abimizi saygı ve minnetle hatırlarken hayatta olan Çarkçı Başı İbrahim Pamir’e de sağlıklı ve uzun bir hayat diliyorum.

Perşembe, Eylül 10, 2026

ÇEKİRGE İBO (İBRAHİM ÇINAR)


İbrahim Çınar ile ilkokula birlikte başladık, öğretmenimiz ilk önce şimdi soyadını hatırlayamadığım Neşe Öğretmen bilahare de Huriye Pala Öğretmen, bizim okulu sevmemizin ilk temas an ve noktalarıydı… Kimler yoktu ki, bizim sınıfta, her biri nevi şahsına münhasır olup, Pejo Recep’den başlayıp, Gazeteci Mahmut’a kadar… Bir vade, Çekirge İbrahim, Pejo Recep ve ben aynı sıraya oturmuştuk. Müthiş bir anımız var, tam dersin ortasında, öğretmen ne anlatıyorsa artık, tüm sınıf can kulağıyla dinliyoruz. Derken, inanılmaz bir gürültü ve itişme oldu yanımda, İbrahim ile Recep birbirine bağırıyor, itişiyorlar, öğretmen koştu geldi… O devirde çocukların harçlığı ortalama 25 kuruş idi ve bu tutarın karşılığı madeni para da bizim bakır ve çinko alaşımı pirinç “sarı 25” dediğimiz para idi, çelik nikel alaşımı gümüş renkli “beyaz 25” olarak bilinen para da yeni tedavüle sürülmüş, bizler için bu yeni paraya sahip olmak bir ayrıcalık ifadesidir. Neyse o arada, Recep beyaz 25’i gösteriyor İbrahim’e, İbrahim hemen kapıyor beyaz 25’i, karşılığında kendisindeki sarı 25’i veriyor Recep’e, işte kıyamet kopuyor… İbrahim avucunun içine sıkmış beyaz 25’i “tövbe” açmıyor ya, Öğretmen “evladım bunların her ikisinin de değeri aynıdır” deyip duruyor lakin nafile… Recep de bağırıyor, “versene beyaz 25’i mi”. Netice itibariyle Öğretmen biraz alttan alarak biraz kızarak, paraların değişmesini temin ederek, sulh salah sağladı…

İbrahim çok çalışkan birisi olup, neredeyse yapmadığı iş yoktur hepsinde de başarılı olmuştur bana göre. Kendince bir başarı tarif ve hedefi onu bu uğurda Çeşme düzeyinde bir başarı ölçüsü ile taltif etmiştir. “Hallederiz Abi” kodlu Canım Yurdumun meşhur mottosu mucibince İbrahim de kendince tarifler dâhilinde kendine her şeyi kolay eylemiştir. Her işi yaparım diyen mezkûr abilerin, yani usta, yani her yola gelen yani joker olarak kabul edilen ve sosyal ve iş hayatında çok bariz, neredeyse hiç tartışılmaz ortak özellikleri vardır, her işe soyunan ve iyi kötü becerendirler. Çevredeki herkesi bilirler, tanırlar, etraftaki her gelişmeyi ve olayı duyarlar ve üstüne bilgi sahibidirler, size bir malzeme mi lazım oldu, nereden bulacağınızı söylerler, size bir işi görecek biri mi lazım oldu, tavsiye hazırdır.  Siyasi tercihleri dışında İbrahim de böyle birisi olup, “bu iş olmaz” demez hemen kolları sıvar, işe girişir. Olur, olmaz, artık gerisini biraz da iş düşünsün, ahada başladım tercihleri hep ön plandadır.

Standart bir hayat arayışı oldu hep, “azıcık maaşım, ağrısız başım” umdesini hep benimsedi, tercih etti, dolayısıyla da böyle yaşadı… Kendine faydası kadar çevresine faydası olmadığını iddia edenler hep oldu, lakin fayda enstrümanları da ziyadesiyle mahduttur… Aaa, çok olsa fayda transferi yapar mıydı, bilemiyorum. Lakin her daim “gemisinin kaptanı” oldu… Belki de bu umde tercihi Çeşme dışına çıkmasına, yeni arayış ve bakışlara sahip olmasına mani oldu.  

İzmir Büyükşehir Belediyesi yatırımı olan “Tansaş’ın” Çeşme Şubesinde et reyonunda vazifeli iken gördüm yıllar sonra, yoğunluğundan artan vakitte sohbet ettik. Bildiğim kadarı ile et ve et mamulleri ile ilgili bir tecrübesi yoktu lakin ben yanlış biliyormuşum. Kendini bu konuda geliştirmiş hatta daha sonraları daha sofistike bir ürün olan dönerciliğe terfi etmişti.

Tıpkı babası “Mehmet Abi” (Çekirge Mehmet) gibi medarı maişet motoru için sürekli bir şeyler yaptı, günün ihtiyaçları ne ise artık. Devir itibariyle Çeşme her şeyiyle kendine yeten bir ilçedir, küçüktür, yolun sonudur sonrası denizdir, iş imkânları çok sınırlıdır hatta neredeyse herkes kendi işini yapar, kendine müstahsildir, kendi mahsul ve mamulünü tüketir. Esasen biraz da hayat sizi her şeyi bilmeye en azından fikir sahibi olmaya ya da imal etmeye zorlamaktadır. Zaten ihtiyaçlar da şimdiki gibi çok çok çeşitli değil, faaliyetler de, üretim ve tüketimin en basit hali ile ye-iç-giyin ısın temelli üstüne de olabiliyorsa azıcık para kazan… Mehmet Abi, tütüncülük ve balıkçılık başta olmak üzere her türlü işi yaptı işte oğlu İbrahim de sanki onu tekrarladı… Babası da, kendi gibi Çeşme’nin sevilen simalarından olmaya becerebilmiştir. Babası için gazetecilik yaptığını iddia eden Yılmaz Özdil abuk subuk bazı iddialarda bulunmuştu, hani gazeteci beyin Çeşme’de çalıştığını iddia ettiği devirlere yönelik… Aslı astarı yoktur, anlattıklarının, esasen kulaktan dolma, sallama yuvarlama haber yapalım dersen böyle oluyor işte…  

Beş çocuklu bir ailenin ferdidir İbrahim, Tufan, Zafer dışında iki de kız kardeş vardır. Kızlar beni affetsinler, adlarını hatırlayamadığım için, lakin ikisi de iki arkadaşımızla evlendiler, biri Çeşme’de fotoğrafçılık konusunda çağ atlatan ve fikri genişlik temin eden Atila Ozansoy diğeri ise Köste’li Arap Mehmet Abimin oğlu Bayram arkadaşımızdır. Maalesef Tufan, Atila artık aramızda değiller, şimdi İbrahim de yok… Bu vesile ile hepsini saygılarımla anıyorum. Zafer Çeşme’nin ilk oto ve motor tamircisi büyüğümüz Tahir Ustanın çıraklığını yaparak bu konuda kendini yetiştirdi ve geliştirdi şimdilerde kendini inzivaya çekerek tabiat ile baş başa küçük çaplı üreticiliğe devam etmektedir.   

Baba Çekirge Mehmet büyüğümüz devrin tüm balıkçılarının yaptığı işleri bihakkın yerine getirerek yaşadı, kuşağının her bir ferdi gibi nüktedan kişiliği ile de sevilen kişi olmayı başarmıştır. Balıkçılar Sokağı üzerinde mübadele ile kendilerine tahsisi gerçekleşmiş Çeşme mimarisine güzel bir misal evde yaşadılar. Ev ile ilgili en önemli hatıram, zemin kattaki deponun zaman zaman tütün depolamak için kullanılması olup, zaten buraya çok yakın Tekel’in tütün alma merkezi ile birlikte şubat ayları başında tüm çevreye hâkim olan tütün kokusudur. Ev şimdilerde restore edilip klasik Çeşme evleri envanterine katılmıştır.

İbrahim artık aramızda yok maalesef. Siyaseten başka görüşleri dinlemeye sağır davranışı, sahip olduğunun da savunmasını olabildiğince zayıf mesnetlere dayandırarak yapması bir süre sonra aramızda mizah konusu olmuştu. Her şeye rağmen son güne kadar birbirimize saygılı, ölçülü ve 60 senelik arkadaşlığımıza münasip bir biçimde ilişki yürüttük. Evet, kuşağımız eksiliyor. Adı geçen aramızda olamayan tüm dsotlarımızı saygıyla bir kez daha anıyorum.


Cuma, Eylül 04, 2026

AGÂH ADAK, ABİDE ADAM

 

Çok değerli Hocam, Abim Kadir Agâh Adak, müthiş insan, çelebi, bilge ve örnek insan, hangi özelliği öne çıkar nasıl desem bilemedim ki… Tekmili birden işte, eksik bırakmamaya çalışıyorum lakin mutlaka eksik kalacak… Öğrenciliğimiz döneminde Canım Yurduma dayatılan ve yaşatılan iç savaş şartlarındaki yaşanan bin türlü provokasyon ve saldırılar karşısında serinkanlılığı, olayların analizinde hızlı kavrayış ve intikali karşısında her daim hayranlık duymuştuk. Sadece bu sebeple mi? Zinhar, başta iş hukuku, kamu hukuku, idare hukuku ve ticaret hukuku konularındaki çok yönlü disiplin ve kariyerinin öncelikle de bir akademisyen ve idareci olarak nasıl da ilmek ilmek örülmüş olmasının sonuçlarını yakından izleyenler olarak nasıl da gıpta ile izlerdik… Canım Yurdumun karabasanı 12 Eylül açık faşizminin kendisine yaşattıklarından sonra da, yine yılmadan İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim kadrosuna katılması ise umudunun ve inadının nasıl da yıkılmaz ve sarsılmaz olduğunun bir ifadesidir bence… 12 Eylül faşizminin özellikle ve başta kendisine ve Doç. Dr. Güneş Arıkdal Hocamıza ve şüphesiz ki tutuklanan tüm hocalarımıza yaptıklarını anlatmak için kitaplar yazmak gereklidir. Bunları bilahare buluştuğumuz Güneş Hocadan dinlerken, yaşanan acıları tam da bir Adanalıya layık biçimde ağzını doldura doldura küfredişini, “r” harflerini yerine geldikçe en az 4 kez tekrarlayarak galiz küfürlerle anlatışından anlıyorduk. Muktedirlerin ve yancılarının biat etmeyen öğretim ve eğitim elemanlarına, tüm diğer insanlara olduğu üzere bitmeyen, tükenmeyen bir nefret ve kinle nasıl saldırmış olduklarını da hatırlayınca insanın gönlü kırılır, isteği tükenir diye düşünmesi normal olabilir lakin bu kırıklık ve isteksizliğin zerresi bile olmadı Agâh Hocada… İşte böyle birisinden bahsediyorum.     

Çok yönlüdür, bilimsel altyapısı da, kariyeri de, akademisyenliği de… Aynı zamanda Genel Yayın Yönetmenliği de yaptı, bu kadar uğraşısı yanında. Namus ve ahlak abidesi insanlardan biri olarak “Farklı Gazete” spotu ile çıkarılan “Demokrat Ege” Gazetesinin yönetimini de üstlendi. “Demokrat Ege” gazetesi Ege Bölgesinde tüm demokrat ve devrimci kesimlerinde umut ve heyecan uyandırırken, muhalefet ve itiraz istemeyen hâkim kesimlerde de telaş ve korku yaratmıştı. O günlerde, Hocalığımızdan Abiliğimize terfi etmiş Agâh Adak, gazetenin beklenti ve hedeflerini benimle paylaşırken duyduğu heyecanı emin olun bugün yaşıyor gibi hatırlıyorum. Agâh Abimizin akademisyenlikten gelen bilgi ve görgüye dayalı kararlı görünüşü her daim olmakla birlikte bu kez bu sektörde de etkili olmuştur. Şu anda aklımda kaldığı kadarıyla, ben ayakta kalınabilir mi diye sorduğumda, hiç üşenmeden ve sıkılmadan devir itibariyle bir gazetenin ayakta kalmasının tirajı üzerine geniş geniş bilgiye dayalı izahat vermiş ve bilahare de söylediği tiraj rakamların büyük ölçüde yakalandığını büyük bir umut ve şevkle ilave etmişti. Lakin bilindiği üzere halkımızın kendilerine doğruları söyleyenleri pek sevmediği iddiası maalesef bu girişimde de tekrarlanmış ve gazete yayınını sonlandırmıştır.   

Üniversite sonrası her birimiz devrin gerçekleri mucibince dört bir yana dağıldık, bir taraftan günlük dertleri çözmeye çalışıyor bir taraftan da eski günlerin hatırına binaen birbirimiz arayıp soruyorduk. Devrin iletişim şartları bir öncesine göre biraz daha ehven olsa dahi bugünkü imkânlarla kıyaslandığında sıfıra yakın kabul edilmelidir. Bir tarafı ile 12 Eylül tenkil politikaları neticesi insanlar ses çıkaramaz hale getirilmiş, ses çıkaranlara ise, Mamak, Diyarbakır, Metris, Adana başta olmak üzere mahpushaneler mekân olmuş, diğer tarafı ile bu furyadan yırtmış olanlar da Yaşar Kemal’in deyimi ile “zilli kurt” haline düşürülmüş, iş aş peşine koşarak çaresiz umarsız olmanın da yarattığı bir savrulma yaşanmaktadır. Bu şartlarda tekrardan görüşebilmeler, bir araya gelebilmeler genellikle yaşanan tesadüflere kalmıştır.       

Seneler sonra namus ve ahlak abidesi dekanımız bilahare abimiz Agâh Adak ile birbirimizden habersiz İzmir’de yaşamaya başlamışız… Lakin aileler parçalanmış, aile bireyleri birbirini görebilmek adına, her daim 1000 km git, 1000 km gel, marşına tabi olmuş, kimin umuruna… Böylesi bir seyahatte, Agâh Hocanın eşi değerli ve sevgili Suzan Ablamız ve eşim Adana İzmir seyahatinde, otobüste yan yan otururlar… Kolay değil, konforu görece düşük otobüsler, uzun molalar vs. derken yaklaşık 13 saat süren bir yolculuk ve birliktelik. Nereye gidiyorsun, ne kadar kalacaksın muhabbeti, benim inşaat mühendisi olduğum İzmir’de çalıştığım eşimin de her fırsatta ziyaretime geldiğinin beyanı üzerine, Suzan Abla da aynı seyahatleri her fırsatta yaptığını, eşinin de Çukurova Üniversitesi İnşaat Fakültesi eski dekanı olduğunu ve eşini ziyarete geldiğini söyler… Evet, ortak noktalar bulunmuş, İnşaat Fakültesi, biri öğrenci, diğeri dekan… Bu ortak noktalar, öğrenci ve dekan isimlerinin söylenmesine evrilince, kendilerini evlerinde ziyaret etmemden ötürü Suzan Abla beni iyi tanıdığını söyler… Bilahare mümkün olduğunca İzmir’de görüşmeye başlıyoruz. Agâh Adak, sadece başarılı bir akademisyen, öğretim üyesi değil aynı zamanda başarılı bir hukukçudur da, İzmir’de avukatlık yaparak medarı maişet vapurunu sürmektedir. İzmir’de avukatlık yapmakta, Baro’nun aktif üyesidir, çeşitli komisyonlarda görev alır, fikir arz eder iken memleket üstüne kaygıları, duyguları ve katkıları olan insanlar ile bir araya gelinir.

Amerika’nın “bizim çocuklar” diye takdim ve takdir ettiği, tam da bugünlerde lazım olur diye önemli mevkilere getirilmesinin hazırlıklarının titizlikle yapıldığı artık yeterince ve aleniyette bilinen, şimdilerde ise yalandan da olsa yargılanan ve rütbeleri sökülen general taifesi ve yönetici kadrosu, her gün ellerindeki silaha güvenerek kendilerine muhalif olan herkese hakaretler yağdırıp, olmadı tutuklatıp, olmadı işkencelerden geçirip susturmaya çalışırlarken susmayanlar da vardı. Bunların arasında şüphesiz ki Agah Adak Hocamız da vardı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Başkanlığı yaptığı dönem, Türkiye’de askeri faşist darbe sonrası sivil hak arayışlarının, cezaevi açlık grevlerinin ve ağır sansürün yaşandığı oldukça riskli ve tarihi bir dönemdir. 12 Eylül’ün ne menem bir illet ve felaket olduğunu bizzat yaşayarak tecrübe eden Hocamız, yaşanan genel ve yaygın manadaki insan hakları ihlalleri, Buca ve Aydın Cezaevleri gibi bölgedeki kritik mahpushanelerde tutuklu ve mahkûmların can güvenliği, sağlık hakları ve ailelerin engellenen görüş hakların için adliye’lerde, baroda ve cezaevi önlerinde gözlemci ve savunucu olmaktan da geri durmadı. Gerek Baro’da, gerekse de İHD’de lüzumlu komisyonların oluşturulup, siyasi ya da adli gerekçelerle gözaltına alınıp hak ihlaline ve işkenceye uğrayan kişilere hukuki destek ve danışmanlık yapılmasına çok büyük katkılar koydu.

Şüphesi daha çok şey anlatılabilir, bu namus abidesi, devrimci ve demokrat hocamız için. Hülasa “mağdurun ve sahipsizin” avukatlığını, bir dönem çıkardıkları gazete ile sözcülüklerini yapan ve ne yazık ki artık aramızda olamayan Agâh Adak’ı bu vesileyle derin bir saygı ile anarken eşi çok değerli Suzan Ablamıza da sağlıklı uzun bir ömür diliyorum.   

Cuma, Ağustos 28, 2026

ÜMİT AYDİL, DEVRİMCİ BİR SUBAY


Adana, ikinci köyüm üstüne yazmaya başlayıp, o günlere bir “zap yapınca” neler hatırladım neler. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer… Müthiş ve inanılmaz bir tanışma, mecburi ve ziyadesiyle uzun bir ayrılık, tekrardan tesadüfi kavuşma ve maalesef ebedi kopuşun, kendimce fevkalade hatıralarımın diğer tarafı sevgili dostum Av. Vacit Ümit Aydil… Vacit’i de maalesef kabrini ziyaret ettiğimde öğrendim. Evet, uzunca bir süredir aramızda yok ve klasik deyimle bir eksiğiz…

Onu tanıdığımda deyim yerinde ise “zımba” gibi, “çakı” gibi bir üsteğmendi, çelik yay gibi bir vücut ile tam da Kayseri Hava İndirme Tugayı askeri olmayı hak etmiş görüntüde gibiydi, bakışlar adeta laser gibi delip geçer cinsten olup, aynı zamanda tevazunun de doruğu ifadesi olmazsa olmazıdır bu kısa tarifin. Bizim okulun güvenliğinden de sorumlu bir vazifenin ahlaklı, erdemli, haysiyetli, namuslu ve şerefli bir öncüsüydü… Öncüydü, çünkü yaratılan iç savaş koşullarında bırakın layığı ile öğrenci kalmayı, namert ve hain güçlerin liste ve hedefinden can esirgeyebilmek bile her zaman mümkün olamazken, O tüm diğer vazife arkadaşlarına, alt ve üstüne rağmen, bizleri adeta gözü gibi esirgedi… Bizler onun nöbetleri dışındaki vazifeşinas ahlaksızların becerdiği ve kotardığı namussuzlukları da görünce, kendisinin bir adalet timsali oluşuna her daim büyük bir saygı ve minnet duyduk…   

Canım Yurdumun, karabasanı ve kahpeliğin doruğu “Kahramanmaraş Olayları” üstüne, orada vazifeli olmasına istinaden şahitlik ettiği, dinlediği, gözlemlediği rezil ve ahlaksız katliamlar, insanlık adına kendisini öylesine yaralamış idi, her anlattığında titreyen sesi, dolan gözleri hislerinin seviyesini göstermekteydi. 21. Yüzyıla hazırlanan Canım Yurdumun karanlık mahfillerinde tezgâhlanan büyük oyunun günlük hayatımıza yansımasının neticesi her gün yaklaşık 10 – 15 kişinin aslında faili malum iken faili meçhule yazılması da kendisini de kahrederdi… Her muhabbetimizde bu huzursuzluğu ve hazımsızlığı tekraren anlatır dururdu. Yurdunu tıpkı öncülü abileri gibi canından fazla sevdi, bu uğurda doğruları teşhis ve tespitte gaflete düşmedi, yaşanan ahlaksızlıkların dehşetini yüreği burkularak gözledi lakin bu kadar büyük oyunda elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen gücü de yetemezdi… Lakin denizyıldızlarını suya atan çocuğun mutluluğunu her daim yaşadı ve yaşattı…

İşte böylesine karanlık güçlerin saldırısı, devrimci güçlerin savunusu ahkâmında tanıştık bir gün okulda… Memleket meseleleri üstüne ziyadesiyle muhabbetler ettik, meselelerin kendimizce derinine daldık, kâh umutlandık, kâh efkârlandık, lakin her daim Nazım Hikmet’in “yeter ki solmasın sol memenin altındaki cevahir” önermesiyle zinde kaldık… 12 Eylül’ün maksadına matuf “mıntıka temizliği” babından milyonlarca insanın yaşadığına benzer şeyleri hep birlikte yaşadık, birbirimizden çok uzaklara düştük... Artık cebren ve hileyle Üniversitemiz, her bir diğer benzeri gibi zapt edilmiş, dekanlıklar dağıtılmış, personel tard edilmiş vaziyettedir. Peki diğer kurum ve kuruluşlarda vaziyet farklı mıdır? Zinhar… Bu kapsamda Ümit Aydil de tard edilmiş, bizler “zindanı ahlak müessesesine” doldurulmuş, mukabil bir avuç şahsi menfaat hedefleyen yerli mümessil “müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ettikleri hedefleri” doğrultusunda muktedirler… Astıkları astık, kestikleri kestik, devir asmasak da beslesek mi devri olmuş, ağızlarından çıkan her kelam kanun olmuş…   

Yıllar sonra Namus ve ahlak abidesi dekanımız Agâh Adak, Ümit Aydil ve bendeniz birbirimizden habersiz İzmir’de yaşamaya başlamışız… Lakin aileler parçalanmış, aile bireyleri birbirini görebilmek adına, her daim 1000 km git, 1000 km gel, marşına tabi olmuş, kimin umuruna… Böylesi bir seyahatte, Agâh Hocanın eşi sevgili Suzan Ablamız ve eşim Adana İzmir seyahatinde, yan yan otururlar… Kolay değil, konforu görece düşük otobüsler, uzun molalar vs derken yaklaşık 13 saat süren bir yolculuk ve birliktelik. Nereye gidiyorsun, ne kadar kalacaksın muhabbeti, benim inşaat mühendisi olduğum, Suzan Ablanın da İnşaat Fakültesi eski dekanının eşi olduğuna gelir… Birden Suzan Abla beni iyi tanıdığını söyler ve artık mümkün olduğunca İzmir’de görüşmeye başlıyoruz. Agâh Adak, sadece başarılı bir akademisyen, öğretim üyesi değil aynı zamanda başarılı bir hukukçudur da, İzmir’de avukatlık yaparak medarı maişet vapurunu sürmektedir. Aynı dönemde Ümit Aydil de İzmir’de avukatlık yapmaktadır. Memleket üstüne kaygıları, duyguları ve katkıları olan insanlar birbirlerini buluyorlar şüphesiz, hele ki geçmişten benzer mekânı ve şartları yaşamış olurlarsa daha süratle kaynaşılır…

Neticede; bölgesel bir gazete çıkarılmaya kadar gider bu buluşmalar ve konuşmalar… Evet, artık “Demokrat Ege” gazetesinin hazırlıkları başlamıştır. “Farklı Gazete” spotu ile çıkarılan gazete bölgenin demokrat kesimlerinde umut ve heyecan uyandırırken, muhalefet ve itiraz istemeyen hâkim kesimlerde de telaş ve korku yaratmıştı. O günlerde, Hocalığımızdan Abiliğimize terfi etmiş Agâh Adak, gazetenin beklenti ve hedeflerini benimle paylaşırken duyduğu heyecanı emin olun bugün yaşıyor gibi hatırlıyorum. Agâh Abimizin akademisyenlikten gelen bilgi ve görgüye dayalı kararlı görünüşü her daim olmakla birlikte bu kez bu sektörde de etkili olmuştur. İşte o günlerde birden Gazete Yönetim Ofisinde artık sivilleşmiş Ümit Aydil’i gördüm, hemen görüşemediğimiz günlerin bize dayattıkları üstüne koyu ve derin bir muhabbete girdik. Ümit memleket sevdasını bir yandan İzmir Barosuna bağlı bir avukat olarak, toplumu ilgilendiren her konuda öne çıkmış, rol almış biri olarak İzmir Barosunun çeşitli komisyonlarında kanun ve yönetmeliklerin daha çağdaş hale gelmesi için yoğun çabalar sarf etmiştir. Bahse konu askeri vazife devrinde edindiği mesleki, ahlaki ve akli disiplinin hukukçu kimliğindeki kararlı hak hukuk adalet arayışı, gazeteye katkı sürecinde memleket sevdası tüm hayatının özeti olmuştur.

Kendisini, saygı ile yâd ederken, gerek gazete gerekse de hukuk alanında kendisine çok büyük destekler veren önce Hocam, sonra da Abim olan ve maalesef artık aramızda olamayan Agâh Adak’ı da bir kez daha minnet ve hürmetle hatırlıyorum. Ve İzmir Barosunun, Ümit’in vefatının bir seneyi devriyesinde kendisini Tuğrul Tanyol şiiriyle anmış olmasını hatırlıyorum ve Namus abidesi bu 2 dosta ithafen, o şiiri ben de tekrarlıyorum.

“Zaman sesini yükseltiyor şimdi seyrelmiş otların arasından

Kıyıya yanaşan kayıklardan iniyor

Kalabalık, gölgesini ardında bırakıp

Usulca bir imgeye dönüşüyor

Irmağın buzları erirken ötelerde

Son kez dönüp bak, geride bıraktığın izleri topluyor çocuklar.”

Ümit için, diyebileceğim en son laf da büyük usta Yaşar Kemal’in; “İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” sözü olsun. Derin ve bitimsiz saygılarımı arz ediyorum, hem ona, hem de namus abidesi hocam ve dekanımız ve dahi Abimiz Agâh Adak’a. Bir ayrı yazıda da Agâh Adak ile hatıralarımı paylaşmak istiyorum.