Osman
Aksoy; aynı sene üniversiteye başladığımızda ilk temas kurduğum arkadaşlarımdan
biriydi, boyu posu ile orantısız olan sınırsız inanç ve cesareti ile de
kendisine haklı olarak “Küçük Dev Adam” lakabını yakıştırdığımız birisiydi. Konya
Ereğli’den gelmişti, Kanal 1,5 durak civarındaki halasının evinde kalarak
tahsil hayatına devam edecekti. Ben ise yine dönem arkadaşımız aynı zamanda
hemşerim Kemal Sarıkök’ün himmetiyle, birlikte kaldıkları biri akrabası olan
iki astsubay arkadaşımızın da hüsnü kabulü ile oldukça konforlu bir bekâr evi
sayılacak, şimdi adını unuttuğum Kanal 1.5 duraktaki taksi durağının
arkasındaki, eve taşınıp hayata dönmüştüm. Yaklaşık 2 aylık deyim yerinde ise
mezbelelik sayılacak bir toprak damdan kurtulmuştum, tam da bu yüzden “hayata
dönmüştüm” ifadesini kullandım. Mezkûr tarihlerde Adana’da sınırlı sayıda
öğrenciye kapılarını açan bir adet yurt bulunmaktaydı ve maalesef de devrimci
ve solcu gençlere münasip bir yer değildi… Devir itibariyle o yurtta kalmak çok
ciddi risk almak demekti, girip de çıkmak her babayiğidin harcı değildi, çıkış ancak bir takım eşyalardan feragat
ederek kaçmak suretiyle mümkün olmaktaydı. Bu kabil, bilmeden yurtta kalmaya
başlayıp sonra “kaçan” çok arkadaşımız vardı. Ben bu yurtta kalma macerasına,
neler olabileceğini bilenlerden dinlediğim için hiç teşebbüs etmemiştim. Sınırlı
imkânlar sebebiyle de belki bir vade sonra tüm detaylarıyla anlatacağım “Eski
İstasyon Mahallesinde” bir ahşap evin, toprak zeminli, yatak odası, salon, mutfak,
banyo, tuvalet gibi detayların uğramadığı bir yere sığınmıştım. Evet, hayata
dönünce yani Osman’ın kaldığı yere yakın eve taşınınca, artık Osman ve Kemal
ile sadece okula gidip gelme değil diğer vakitlerimiz de birlikte geçirmeye
başlamıştık.
Osman
siyasal, sosyal ve kültürel olarak, kendim ile kıyasladığımda benden daha
birikimli durumdaydı sanki. Uzun uzun dünya ve Canım Yurdum gündemine yönelik
analiz, tespit ve teşhisler yapar, çözümler arardık, esasen makro düzeyde tespit
ve teşhisler konusunda benzer şeyleri söylerken teşhis ve tedavi konusunda çok
fazla kesişen görüşlerimiz olmazdı, takip edilen yollar ayrıydı. Lakin bu,
arkadaşlığımıza ve birlikte hareket etmemize engel bir durum olarak asla ve
kat’a öne çıkmadı… Gelişmelerin ve çatışmaların çetinleşmesi karşısında ve bir
anda öne çıkan özel sebepleri hasebiyle Kemal Sarıkök Okulu bırakmak zorunda
kaldı, biz ise Osman ile komşuluk ve aynı mahallenin mukimleri olmak sebebiyle
hep bir arada olduk hatta sonraları da vefatına kadar zaman zaman da olsa
mutlaka görüşürdük. Hele teknoloji iletişimi kolaylaştırınca daha da sık
konuşmalara başlamıştık.

Mezun
olduktan sonra bir tarafı ile ekonomik, teknolojik diğer tarafı ile hayata iyi tutunabilme
kaygılarıyla tarafımızda nükseden “işkolik” hallerimiz bizleri sık görüşür
olmaktan uzaklara savurdu. Lakin hep birbirimizden haber alma ve iletme
vaziyetini hiç kaybetmedik… Yıllar sonra bir gün, haftada 3-4 gün gittiğim “Gümüldür
Şantiyesine” gidişte izlediğim yolun, “Tahtalı Baraj İnşaatı” sebebiyle artık
kapalı olduğunu, geri dönmem gerektiğini söyledi, yeni kurulmakta olan şantiye
güvenlik görevlisi, başladık yüksek perdeden tartışmaya, yolun hangi sebeple
buradan kapatıldığını esasen kapatılmanın yol ayrımından itibaren olması
gerektiğini bağırarak söylerken, tesadüfen orada bulunan ve Baraj İnşaatından
sorumlu olanlardan biri olduğunu sonradan öğrendiğim Osman’ı gördüm… Tesadüfün
de böylesi… Hemen kucaklaştık, gelsin çaylar, gitsin kahveler… Artık zaman
zaman yüz yüze görüşmeye de başladık, kâh eskiler yâd edilir, kâh yaptıklarımız,
kâh yapamadıklarımız, daha neler neler, kâh ağlayarak, kâh gülerek… Sonraları
teknolojik gelişmeler bizim daha sık iletişimde olabileceğimiz “cep
telefonlarını” bize bahşetti, daha sık görüşmeye başladık… İyi ki de öyle
olmuş, devir itibariyle kendimizi hiç de hazırlamamışız bir gün birimizin
yokluğu ile yüzleşmeye… Ne vakit “vefat” haberini aldım işte o zaman hayatın bu
tarafı ile yüzleştik. Oysa kuşak ve şartlarımız sebebiyle efsunlu idik
ziyadesiyle ölümlere, gel gör ki hiç öyle, “ölüm nereden ve nasıl gelirse
gelsin, hoş gelmiş, safa gelmiş” soğukkanlılığı ile karşılanamıyor. Demek ki bu
his henüz nasır tutmamış ya da yeterince nasır tutmamış… Oysaki ben, mezkûr
mevzu bazında felek tarafından çok daha sıkı idmana tabi tutulmuş, sınanmış birisi
olarak bile hala duygularıma yeniliyorum. Oysa her bir ağızdan, “haberin var mı
taş duvar? Demir kapı, kör pencere, yastığım, ranzam, zincirim, uğruna ölümlere
gidip geldiğim” diyerek Ahmet Arif’in müthiş şiiri ile efsunlanmış idik, hikâye
kardeşim…
Geçenlerde
dönem arkadaşları ile “50. yıl buluşmasına” gittik Adana’ya… Müthiş bir beş gün
geçirdik… Farklı mekânlar, farklı mevzular, farklı fiil ve sıfatlar arka
planında müthiş muhabbetler ve geziler gerçekleştirdik. Bizim dönem
arkadaşlarının düzenli ve disiplinli bir şekilde her yıl bir araya gelmesinde
müthiş emek ve çabası olan, benim yakıştırmam ile “Oymak Başı” Hamdi Satır
başta olmak üzere hepimize büyük bir sürpriz yaşattı bu yıl Osman Aksoy,
vefatından sonra bile bunu başarabilmiş birisi işte… Meğerse adam müthiş bir “Şairmiş”…
Sağlığında bastırmış olduğu şiir kitabını, oğlu ve meslektaşımız Gürkan Aksoy her
birimize hediye edilmek üzere “Gala Yemeğine” kuzeni vasıtasıyla gönderip dağıttırmak
nezaket ve lütfunu göstermiş, var olsun.

Kitap;
Osman’ın iki oğlu Gürkan ve Gürsel’e ithafen, “işte şimdi bir kardeşiniz daha
oldu” diyerek başlıyor. “bilmem
hiç şantiyeci tanıdınız mı? Telaş, heyecan, stres, ter, toz içinde yapı
yükseldikçe sevinmek de var. İşverenden çalabildiğim zamanlarda bunların
arasına Şiirleri’de koydum. Tünel açarken de, beton atarken de, proje okurken
de şiir’i düşündüm.” diyor Osman. Adeta, her şeyin ziyadesiyle
acımasız ve sert geçtiği çalışma ve yönetme sürecinde hassas ve ince düşünme, aşk,
sevgi ve hüzün gibi hislerin zirve boyutunun da sanatsal bir özgünlük ile
atbaşı olabileceğinin de bir ispatını yapıyor. Evet, kitap bizi çok mutlu etti,
tüm arkadaşlarımın tek tek gözlerinden okuduğum o ki, Osman ile gurur da duyduk…
Evet,
“Küçük Dev Adam” bu kez 50. yıl buluşmamızın, fiilen sessiz katılımcısı olarak
başrol oyuncusuydu. Kendisini bu vesile ile bir kez daha saygı ve sevgi ile
topluca kâh hüzünlenerek, kâh gurur duyarak hatırladık.
Osman’ın
kitabının adı; “Kirazlık’da akşam” olmuş, zinhar sanılmasın ki yazıldığı mekân Gümüşhane
Torul Kirazlık sathında, satıh ciddi manada geniş şümullü, iş var, aş var, aşk
var, his var, tabiat var, anlayacağınız tekmili birden…
Evet,
Osman’ın bir şiiri ile final…
Bir iklim oldun, mevsim gibi
yüreğimde,
Başlangıcı toz duman bozkırda.
Denizde lodos ve de fırtına.
Ormanda uğultu ve dinginlik.
Ee…. Güzelim neredesin?
Eh oğlum dayanabilirsen,
Dayanabilirsen doruklarına
dağların.
Katmer katmer olmuş
duyguların.
Zigana’dan haykırıyorum karşı
dağlara.
Aşkale’nin buğdayları,
Erzurum’un pancarları
Allı pullu şalvarlı kızları,
Çapaları,
Dibi toprak dolu tırnakları,
Yaşama bağlayan güzelim
sevdaları.
Pancarın peziğine,
Yiğidin eziğine (olmaz ya)
Söylemem gerek, yazmam gerek.
Sevdalarımı saklayamam ki!
Haykırmam gerek,
Gönül gönüle diz dizeliğimizi.
Dağın dibinde azgın Karadeniz’imsin.
Ve sevdamdan habersiz,
sevdamdan uzak,
Bir yudumluk nefes gibi
ecelimsin.