Pestalozzi “Fransız Devrimini” yerinde takip etmiş biri olarak, devrimin hürriyet ve eşitlik ideal ve iddialarından ziyadesiyle etkilenmiştir. Halk eğitimi, adalet ve yoksul geniş kitlelerin haklı taleplerinin karşılanması hedefinin, kendi hedefleri ve idealleri ile benzeşmesine, örtüşmesine istinaden devrime kendince katkılar yapmış ve bu sebeple de “Fransa yurttaşlığına” layık görülmüştür. Fransız devriminin, adalet temin ve tesis etmenin, yokluğu ve yoksulluğu bertaraf etmenin yegâne aracı eğitim olduğu tespiti mucibince kendisi de devrimden mülhem eşitlikçi ve özgürlükçü pedagojik tespit ve taleplerini şekillendirmiştir.
Ezbere dayalı eğitim yerine gözlem, deneyim ve uygulamaya önem vermiş olan bu unutulmaz eğitimci, bir vade Canım Yurdumun da öğretim ve özellikle eğitiminde yepyeni bir çığır açmış “Köy Enstitülerinin” tasarlayıcısı ve tatbikatçısı İsmail Hakkı Tonguç’un da dikkatlice ve titizlikle takibindeymiş, öyle anlıyoruz okumalarımızdan… Yine anladığım kadarıyla, köy hayatına yönelik radikal değişiklikler hedefleyen fikir ve çalışmaları da söz konusudur ünlü eğitimcinin ve bu yönü ile Köy Enstitülerine ilham vermiş görünmektedir. Mezkûr kitabın yazarı kitabın takdiminde; “elinizdeki bu çalışma, doğuşunu, Pestalozzi’nin ölümünün 100. yılı dolayısıyla Bern Devlet Öğretmen Okulu Mezunları Birliğinde verdiğim bir konferansa borçlu.” diyerek çalışmanın nasıl detaylı ve titizlikle yapıldığının girizgâhını yapıyor. Ünlü eğitimcinin hayatının üstüne yapılan çalışmanın da eksiksiz olmadığını belirterek, ünlü eğitimciyi yeni insanlık peygamberi olarak tanımlayarak da değer tespitine vites attırıyor. Hayatından detayları okudukça, öğrendikçe bu tanımlamanın isabetli bir yaklaşım olduğunu anlıyoruz.
Yazar, Pestalozzi’nin Avrupa ve ABD üzerine yaptığı bir analizinden bahsediyor, sanki bugünleri yaşamış bilahare geriye ışınlanmış gibisinden; “ Pestalozzi burada iki ülkenin ticaret serbestliğini ve ekonomik çıkar ortaklığını savunursa da, çok geçmeden bu dayanışmayı bütün Avrupa halklarının birliği biçiminde genişletir. Lienhard ve Gertrud’un ikinci baskısında (1792), insanın ve devletlerin mutluluğunun ekonomik standartların iyiliğine bağlı olduğunu söyler ve bir uyarıda bulunur. Avrupa ülkeleri böyle standartlara ulaşamadıkları, birbirlerine el uzatmadıkları takdirde dünyanın bu kıtasının zenginliği Amerika’ya geçecektir, çünkü Amerika ihtimal Avrupa’nın bütün bilgeliğini örnek alacak, ama budalalıklarını almayacaktır. Gerçekten peygamberce bir söz! Ama bunun ne kadar gerçek olduğunu ancak günümüzde anlaşılabiliyor. Böylece Pestalozzi, gümrük sınırlamaları, ithal yasağı ve tekel politikalarını mahkûm eder, ama savaşı da. Ve Avrupa’nın mahvolmaktan ancak barış ve işbirliğiyle kurtarılabileceğini belirtir. Bu düşüncenin ucunda, bu işbirliğini ve barışı düzenleyip güvenceye alacak bir halklar birliği ideali yok mu? Bu düşünce Pestalozzi’nin kendisinde açıkça dile gelmez ama, kılavuzları olan fizyokratlarca gerçekten formüle edilmiştir.” İşte iyi bir eğitimcinin, filozofun ve politikacının gerçekçi, akılcı, isabetli analiz ve tespitleri…
Pestalozzi; insanın toplumsal her merhalede kaderiyle uzlaşmaya ve rıza göstermeye mahkumdur görüşüne şiddetle karşı çıkar ve; “insan, gerçeği ve hakkı hiç umursamadığı için haktan yoksun ve perişandır. Ama eğer ararsa gerçeği bulabilir. Eğer isterse bir hakkı olabilir. İnsanı koşullar yaratır; ama ben şunu da gördüm; koşulları insan yaratıyor; bir güç var insanın içinde, o bu güçle aynı şeyi isteğine göre çeşitli yerlere yöneltebilir. İnsan kendi isteğiyle görür, ama yine kendi isteğiyle kördür. Kendi isteğiyle özgür, kendi isteğiyle köledir. Kendi isteğiyle namuslu kendi isteğiyle alçaktır.” diyerek de taaa 18. yüzyılda özgür iradenin ve volontarizmin gereği üstüne basa basa tespitler yapar…
Diğer taraftan yazar Pestalozzi’ye atfen başka bir detay analiz aktarıyor; “bütün bunların yanında bozulmanın başka nedenleri de vardı. Halklar genelinde kötü yönetiliyordu. En zorunlu ihtiyaçları bile karşılanmıyordu. Vergi yükleri hakça dağıtılmamıştı; dahası harçların yüklü bir bölümü toplayanların cebine giriyordu. Birçok yerde devlet maliyeleri tam iflas durumundaydı. Saraylar savurganlık ve sefahat yerleriydi. Üst sınıflar çoğu zaman, bencillik, kibirlilik, katılıkla, ikiyüzlü dindarlık ve sahte namuslulukla beliriyorlardı. Küçük memurlar çoğunlukla canları istediği gibi, keyfi iş görüyor, halkın haklarını hiçe sayıyorlardı. Aşağı tabaka insanı çok sık olarak insanlık onurunun yaralandığını hissediyordu. Dullara, yetimlere ve yoksullara layıkıyla bakıldığı pek enderdi. Halkın eğitimi neredeyse tümüyle bir yana bırakılmıştı, adalet hizmeti hiçbir yerde üst yönetimden ayrılmış değildi. Tarafsız bir hukukun hiçbir garantisi yoktu. Kimi yerde yargıçlar halkın suç işlemesinden maddi yarar sağlıyorlardı; suç sayısı ne kadar çok olursa devlet adamlarının cüzdanı da o kadar doluyordu. Sonuçta adalet de barbarca cezalandırmadan, sanık ve tutuklulara insanlıkdışı davranıştan, her durumda şiddet kullanarak suçu kabul etmeye zorlamaktan başka bir şey değildi. Pestalozzi bu kadarla kalmadı. Suçu bireysel ve toplumsal bir hastalık belirtisi olarak gördü. Haklı olarak, bir dizi suçun, özellikle de çocuk öldürmelerin sorumluluğunun tamamen toplum düzeninde ve toplum ahlakında olduğuna dikkat çekti.” Hay Allah… Peki; bunlar ne zaman kaleme alınıyordu, 1928 senesinde, peki hangi senelerden geliyordu bu analiz ve tespitler, 1870’li senelerden… Peki; bu analiz ve tespitleri yaptığı ülkede devlet kendisine ne yapıyor, yetki veriyor, “haydi gel düzelt” diyor… O vakitler bizim topraklarda neler oluyordu, bir kıyaslayın…
Alfred Rufer’in mezkûr eseri 1962 yılında Canım Yurdumda İmece Yayınları tarafından, İsmail Hakkı Tonguç, Fuat Gündüzalp ve M. Rauf İnan çevirisiyle yayınlanır. Bu yayına İsmail Hakkı Tonguç kapsamlı ve detaylı bir önsöz kaleme alır. Önsözde, Tonguç Pestalozzi’den naklen, “halkın eğitimi, halkın ihtiyaçlarına sıkı sıkıya bağlı olmalıdır, eğitim öğrenciyi gerçek hayata bağlamalı; onu kendi yaşayışına uyarak tabii şekilde yoğurmaya ve insan olarak eğitmeye hizmet etmelidir. Bunun manası, hayat eğitim demektir” kelamının altını çizerek, eğitim konusunda benzeşmelerine dikkat çekmektedir. Bir başka yerde ise; “O, insanda şu üç esas kuvveti görüyordu: düşünmek, hissetmek, yapmak. Kafanın, kalbin ve elin kuvvetleri. İnsan eğitiminin amaçları bu üç noktada toparlanıyordu. Zihnin, kalbin ve elin eğitilmesi eğitimin esasını teşkil ediyordu. Onun şu sözlerinden eğitime verdiği mana ve değeri, buna nasıl candan bağlandığını, insanlığa ne kadar geniş bir ufuk açtığını öğrenmek mümkündür.” tespiti marifetiyle kendisini ne kadar detaylı ve dikkatli takip ettiğini de tebarüz ettirmektedir. Her detayda fikirlerini kamuoyuna aktaran Pestolozzi için Tonguç anlatmaya devam ediyor; “Pestalozzi bu fikirlerini açıkladığı zaman dünya okulları, ortaçağın gelenek ve görenekleriyle dinsel vasıflarının etkisine tabi olarak çocukları inletmekte idiler. Bu okullarda her şey anlamadan ezberleniliyor, ezberlenen şeylere de bilgi deniliyordu; öğrencilerin çoğu gaddar öğretmenlerin bilinçsiz idaresinde kişiliklerini kaybederek onlara köle ve kul oluyorlardı. Korku, okulun her tarafına kol salıyordu. Bu okullarda serbest çalışma, düşünme, hareket etme, tartışma, yakın çevreyi inceleme, yaratıcı işe girişme yasaktı.” Pestalozzi’nin fikirleri ile ziyadesiyle alakalı ve hemhal Amerikalı ünlü eğitimci John Dewey’in Türkiye Cumhuriyetinin ilk döneminde Milli Eğitime yönelik görüş ve önerileri alındı. Tonguç, bu gelişmeleri mezkûr önsözde şöyle açıklıyor; “1936 yılından itibaren Türkiye’de ilköğretim alanında kuvvetli bir hamle yapıldı; on binlerce köyü okula kavuşturmak amacıyla eğitmen kursları ve köy enstitüleri açıldı. Pestalozzi, J Dewey ve Kerchensteiner gibi eğitmenlerin eğitim ve öğretim ilkeleri bu kurumlarda, buralardan mezun genç eğitmen ve öğretmenlerin çalıştıkları köy okullarında geniş ölçüde uygulanmaya başlandı. Onun için Türk Eğitken ve öğretmenlerinden bu işlere katılanlar bu kitabın yazarının dediği gibi ‘Pestalozzi’nin muakkipleri’dirler.”
Yazımı
yine Pestalozzi’nin, şahsen tüm kalbimle katıldığım bir veciz sözü ile
nihayetlendirmek istiyorum; “Temelinde
sorgulama olmayan dogmatik bilgi yığınlarının aktarılması işlemine eğitim demek
eğitimin özüne saygısızlıktan başka bir şey değildir.”