Cuma, Ekim 16, 2026

APATİ İLE EMPATİ MED CEZİRLERİ

Köpek, komşunun duvarına, başı duvarın üstüne gelecek şekilde abanıyor ve sürekli havlıyor, hayvan belli ki bir şeylerden huysuz… Komşu köpek sahibine “köpeğin sürekli havlamasına bir çözüm bulun lütfen” deyince, sadece muhteremin kendisi hayvan sever ya, heyhat, behemehâl vites yükseltip “sizin bu hayvanlarla derdiniz ne yaaa” diyerek son yıllarda moda haline gelen köylü kurnazlığı ile konuyu sulandırmaya çalışıyor… Oysa rahatsızlığını beyan eden adamın tek derdi, sürekli havlayan bir köpeğin verdiği rahatsızlığa dikkat çekip, çözüm aramak… Nedir bu uzun yıllardır artarak yaygınlaşan davranış biçimi, hemen konuyu genelleştirmek bu yolla da sulandırmak ve netice itibari ile gargaraya getirmek… Mesela, Başbakan hakkında gensoru veriliyor, “servetinin araştırılması için” o hemen tüm liderlerinki de araştırılsın diyerek konuya genişlik kazandırıyor, sonra da bodrumda çıkın buldum diye sulandırıyor, nihayetinde de konu gargaraya geliyor… Peki, bunu sadece politikacılar mı yapıyor, ya da neden politikacılar yapıyor diye yakınanların da neredeyse tamamı aynı taktikle ilerliyor… Üzüm üzüme baka baka kararıyor… Eeee sonuçta üzüm tabii, bakma diğer üzüme desen dahi dinlemiyor ki…

Benim buna benzer başka çok yaşanmışlıklarım var mesela bir tarihte kendinden menkul efsane belediye başkanı birine, yol yapımı ve deniz dolgusu ile belki de biraz acımasızca lakin son derece ahlaki ve teknik bir eleştiri yapınca konuyu kavgaya ve gargaraya getirmek için behemehâl sen benim ailemin düşmanı mısın, sen benim aileme hakaret edemezsin yaklaşımı ile beni ortaya atmaya çalışmış idi. Oysa konu son derece basit ve yol yapımı ve deniz dolgusunun yanlışlığı üzerine idi… Lakin bir konuyu kilitlemek ve gargaraya getirmenin en etkili yoludur bu ve ne yazık ki konu “duyuna kalır” yani çözümlenemez hale gelir. Sonra mı? Kolay gücü gücü yetene… Oysa şikâyet ve eleştiri konusu üstüne kendin mantıklı ve makul ve dahi ahlaki ve hatta empatik davranış geliştirsen konu kapanacak… Sen denizi doldururken, senin yanında pozisyon alanların bile “aman yapmayalım, yanan Osmanlı Donanmasının batıklarının üstünü kapatıyoruz” feryatlarına rağmen elindeki güç, tercih ya da hamle üstünlüğünü bahane ederek “ben yaptım oldu” dersen, “defacto” yaratmaya çalışırsan, sadece elindeki güçle sınırlı olur tüm bunlar… Peki Devlet-i Ali’nin yetkilileri bunları yapıyor muhatapları da çaresizlik içinde sonuçlarına katlanıyor da, komşuluk ve hemşericilik ilişkileri içinde bu nasıl tezahür ediyor, sonu kavga, gürültü, gücü gücü yetene…

Sosyal medyada viral olmuş bir geyik dönüyor ya, hani çok tutulunca sürekli ve her şehre münhasır versiyonları çevrilen… Hani dayı orada belediyeden zabıta ile görüşmesinde “evladım şu sokak köpeklerine bir sahip çıksanız” deyince cabbar ve cevval zabıta “amca biz onları kısırlaştırdık, bir şey olmaz” diyor da, dayı cevaben “evladım ben ısırıyorlar diyorum” deyip konuyu damaya çıkarıyor ya… Sen ne diyorsun karşındaki ne anlıyor, senin rahatsız olman onların umurunda değil, izah ediyor da ediyor… Yok efendim onların alanlarına tecavüz hissediyorlar, efendim sabah yemeklerine müdahale olacağını hissediyorlar, “ben merkezci izahat gırla”… Hani tüm bu örneklerdeki muhteremlerin durumu; sen “Çanakkale Boğazı” diyorsun o “yandı orası” diyor ya…

Sonra köpeklerini alıp da sokaklarda gerine gerine geziniyorlar ya muhteşem bir şahsi tatmin ama senin evin önüne pisliyor lakin umurunda mı beyefendinin, hanımefendinin… Köpeği mutlu ya kendi de dört köşe efendim birkaç tekrardan sonra ki, mezkûr hayvan seviyor aynı yere defi hacet eylemeyi, hani bir tarafı ile de hükümranlık alanlarının tayininin röper taşlarını dikiyor, hayvan haklı, içgüdüleri böyle diyor… Haydi, o hayvan böyle yapıyor da, siz neden ön açıyorsunuz sorusuna cevap mı, salla ne cevabı… Oysa ne beklenir “hayvan sever” köpek gezdirenden hemen özel çantasından küreğini çıkarıp mezkûr necaseti toparlayıp defetmesi gerekir değil mi? Öyle mi oluyor, zinhar… Daha çok söylenebilir de lafı da bu kadar hoyrat kullanıp heder etmenin manası yok… İlaveten lafın tamamı “anlamayana” denir…

Diğer taraftan şahsi tatminlere matuf arifane izahlar konusunda da maşallah çok mahirler… Mezkûr muhteremleri bir dinle görgü, bilgi, hoşgörü, empati başlıkları altında her biri efsane maşallah… Genellikle de, köylülük üstüne her biri fetva sahibi edasıyla arzı endam ederken siz de keşke köylüler kadar hayvan sevseniz dersiniz lakin karşılık bulmaz kelamınız duvar-ı yüzünden adeta squash topu misalidir… Mevzunun derinliğinde her biri “çağdaş medeniyetin” merkezi Avrupa hayranıdır, oradaki sokaklar, parklar, korular lastik gibi gerilerek anlatılır lakin hayvan besleme mevzularındaki disiplin görmeye ya da görülse dahi hatırlamaya değer bulunmaz…

Bu kabil “hayvan sever” örtüsü altında konu, şüphesiz çok çeşitli hayvanların beslenmesine şamil olsa dahi sonuçta ağırlıklı kedi ve köpek ile sınırlı bir sevgide kilitlenmiş görülmektedir. Mesela aynı muhteremlerin kurban kesme ritüellerine sahte ve cılız ses çıkarmalar dışında ciddi manada itirazları yoktur… Hatta bir kısmı da büyük iştahla kurban kesme ritüellerinin assolistidirler… Develer kurban edilir, diller lal olmuştur… Adaklar adanmıştır, inançlara saygılıdırlar… Sucuk, pastırma, sosis müşterilerinin önemli bir kısmı hayvan severdir aynı anda… Dinlersen herkese münasip, mütenasip ve emsal kıssalar çıkar… Kıssalara güler misin, ağlar mısın? Zata mahsus hizmet…

Köpeklerin evcilleştirilmesi üzerine saatlerce, tarihi geçmişi abdestlenerek verilen fetvaları dinliyorsunuz ve anlıyorsunuz ki tüm bu olanlar kültürel ve sosyal ananeler kabilindendir… Kendine korunaklı alanların oluşturulması sürecinde en vefalı hayvanlar olarak köpekler öne çıkmıştır… Köpek üstüne, köpekleşmek deyimi üstüne olan tarihsel değerlendirmeler nedir peki? Neden köpekleşmek diye bir deyim var birçok dilde…

Nazım Hikmet’in çok sevdiğim bir başka şiiri ile son verelim… Hani diyor ya; “sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı?”.

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin

Ama o bunun farkında değildir

Ayrılmak istemezsin dünyadan

Ama o senden ayrılacak

Yani sen elmayı seviyorsun diye

Elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık

Yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? 

HALİKARNAS BALIKÇISI CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

 


Daha önceki bir yazımda, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı adını daha çocukken babam ile bir sohbetimizde ondan duymuştum, babam “Tito Yaşar”, edebiyat dünyası ile çok ilgili olmamasına rağmen Balıkçı’nın yazılarından sitayişle bahsetmiş idi. Nereden öğrendi ya da biliyor ise, Bodrum Kaymakamının Balıkçının kalebentliğini ziyadesiyle yumuşatarak, kentte kalmak kaydıyla serbest hareket etmesine, balıkçılık ve yurtdışından tohumlar getirerek tarım yapmasına kadar müsaade etmiş olduğunu da ilave etmişti. İlk temas bu lakin sonra okumaya başlayınca, hele yönümüzü bu tarz okumalara çevirince, Balıkçı’nın derya deniz olduğunu gördüm.   

Evet, Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Şakirpaşazade, toplamda kendisini beğenmeyen, muhalefet yapma tarzını sevmeyen, kendini her şey zannedenlerden, sağ ve dinci cenahın “Komünist”, sol iddiası sahiplerinin “faşist” nitelemesine muhatap olmuş birisidir. “Birisidir” dediğime bakmayın, dil alışkanlığı deyin, üstüne kelam etmek kolay değil. O ki; bir âlim, bir barışsever, bir çevreci ve çevre dostu, bir bilim adamı, bir poliglot, bir balıkçı, bir kaptan, bir dalgıç, bir bahçıvan, bir arkeolog, bir botanikçi, bir deniz biyoloğu ve jeoloğu, bir oşinograf, bir gazeteci, bir yazar, bir turizm rehberi, bir ressam, bir şair, bir evrensel entelektüel, bir feylesof, bir düşünür, hülasa say say bitmez vasıfları tekmilen barındırandır. Hepsinden de önemlisi bir duygu ve gönül dostuymuş… Esasen bunun üstüne sağdan ve angaje soldan gelen sığ ve manasız eleştirileri kale almamak gerekmektedir, görüşüme göre… Tarafların başını çekenlerin Mustafa Armağan, Ali Kemal ve Murat Belge olması sebebiyle, şu kadarını söyleyeyim; Mevlana’ya atfedilen söz ile iktifa edelim. “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var elbet. Lakin bir lafa bakarım, laf mı diye? Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye?”. Cevat Şakir Kabaağaçlı nevi şahsına münhasır biri olarak yukarıda sıraladığım vasıfları ile tam teşekküllü olarak bir “Anadolucudur”, “bir antiemperyalisttir”, dahası mı daha ne olsun…

Canım Yurdumun önemli gazeteci, yazar ve kanaat önderi Yaşar Aksoy Abimiz, "Şakirpaşazade Halikarnas Balıkçısı Ailesi” adlı kitabının bir yerinde bakın nasıl muhteşem ve şiirimsi tanımlıyor Balıkçı’yı; “Halikarnas Balıkçısı ve fikir arkadaşlarını anarken daima Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı içinde gezindim durdum. Çift atlı arabası içinde Balıkçı, sanki Hektor gibi bulutlar arasından süzülüp gidiyordu ama elinde bir kılıç değil, bir zeytin dalı vardı. Sonra onu Ege’nin güzelim bağlarında şarkı söyleyerek üzüm toplayan İyonyalı kızlar arasında gördüm. Birden bir Türkmen ozanı olarak karşıma çıktı. Sazı ile destanlar dokuyordu. Osmanlı köylüsü oldu, özgürce toprağını çapaladı. Rum esnaf oldu, Ermeni komşu oldu. Yazar oldu. Cumhuriyet devriminde, öğretmen oldu halkına bilinç aşılıyordu. En son, üzerinde mum yanan şamdanla, şu 1978 yılında kavga eden gençlerimiz arasında, kanlı sokaklarda, üniversite koridorlarında gördüm onu. Tıpkı Diogenes gibi. Anadolu’nun uygar, barışçıl hikâyelerini anlatıyordu onlara. Yunus gibi, Mevlana gibi, Hacı Bektaş-ı Veli gibi…”

Halikarnas Balıkçısının İzmir’de vefatı üzerine vasiyetine uyarak Bodrum’a defnedilmesi kararlaştırılmış, Cenazenin nakli söz konusudur. Yaşar Aksoy Abimiz burada benim de yeni öğrendiğim bir hatırasını aktarıyor mezkûr kitabında; “Bu çöp tenekesine, Balıkçı öldüğü zaman naaşını Bodrum’a götürmek için belediye cenaze arabasını vermeyen İzmir Belediye Başkanı sağcı Adalet Partili Osman Kibar’ı da yolluyorum. Bu yüzden Balıkçı’nın cenazesi, koltukları sökülmüş bir minibüse konularak gözyaşları içinde Bodrum’a iletilmiştir.” diyerek karşılaşılan vefasızlık karşısında adeta isyan etmiş.  

Halikarnas Balıkçısının, okuduğum kitapları üstüne her bir araya geldiğimizde konuşuruz Balıkçı sever dostlarımla… Yaşar Abi, yayını bir süreliğine durdurulan sansasyonel Tv dizisi üzerine yazar mezkur kitabını yakınlarda… Ben uzun süre önce edindiğim “Sertellerin anılarında Nazım Hikmet ve Babıali”  adlı kitabı okurken tekrardan ve iyi ki karşılaştığım “Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı)” başlıklı bölümü dikkatle okudum. TV dizisinin yarattığı tartışmaların merkezindeki konuya rastladım Zekeriya Sertel’in anlatımlarında… Hani, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın babasının ölümüne sebep olan talihsiz gelişmenin gerekçeleri üzerine olan bölüm… Yaşanan talihsizliklerin baş aktörü İtalyan eşinin Bodrum’a geldiği, orada eşinin kendisi hapiste iken yaşadığı başka ilişkilerinin delillerini fark ettiği yazılmakta olup, bu bilginin başka hiçbir kaynakta bulunmaması da enteresandır. Oysa kendisi hapiste iken İtalyan eşi annesi tarafından kollanıp korunmaktadır ve bilahare de İtalya’ya dönmüştür. Neticede, bu kitap üstüne Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kız kardeşinin kızı Nermidil Erner Binark’ın yazmış olduğu, uzunca bir süredir okunmayı bekleyen “Şakir Paşa Köşkü” adlı kitabını okuyayım, belki aile içinden bilgi çıkar diye düşündüm. Lakin mezkûr vaka üstüne kısacık değinmeler haricinde başka bilgi yoktu. Bu kitabı okuduğumu gören Yaşar Aksoy abimiz hemen piyasaya yenilerde çıkmış kitabını lütfedip imzalayıp takdim etti. Hemen daha önce edindiğim bilgilerin üstüne yeni bilgiler katalım dedim, taze taze. Genel manada hemfikir olduğumuz minvalde, gayet detaylı ve geniş ele alınmış bir hayat, dostlarının gözünden ve kaleminden balıkçı, kader birliği yaptığı Bodrumlu balıkçı ve süngercilerin anlatımlarından derlenmiş bana göre Balıkçıyı merak eden herkesin okuması gereken bir başvuru kitabı…

Yaşar Abi, “bestekâr ve klasik Türk musikisi araştırmacısı, Ege Üniversitesi’nde Musiki Arşivi kurmakla meşgul” diye tanıttığı Ali Rıza Avni’den, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın müzik konusundaki görüşlerini de şöyle aktarıyor bir bölümde, “Akıldan ve gönülden Türk musikisini pek çok seviyorum diyemem. Çünkü Türk musikisi, çeşitli bakımlarda ‘Türk müziği’ olmaktan çıkmıştır. Şarkı; adı üstünde şark müziği. Oysa türkü ise Türk müziğidir…

Anadolu, Türk yurdudur; nice uygarlık ve efsanenin yanı sıra müziğin de anayurdudur. Müziğe adını veren Müz’ler (sanat perileri) Anadoluludur. İlk flüt Keleinai’de (bugünkü Dina dolayları) yapılmış ve kullanılmış. İlk gitar konserleri Iasos’ta (Milas, Güllük yakınları) verilmiş. İlk çağlarda çok güzel sesleri tanımlamak için ‘Frigya flütü gibi’ deyimi kullanılmış.

Sonra ne olmuş? Adına şarkı denen ve adı da, havası da Doğu’ya özgü olan, Arap’a, Acem’e özgü olan ağır ve ağdalı müziğe heveslenilmiş.” Bu kadar derin bilgi ve ilgi ile yukarıda sıraladığımız tüm sıfatlara “müzikolog” vasfının da ilave edilmesi gerekmektedir.

 

 

İNEBOLU’DAN BİR NAZIM GEÇMİŞ

 

İnebolu seyahatimizin en manalı hatırasını oluşturacak mevzu “Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’in” Ankara Hükümetinin çağrısı üzerine Milli Mücadeleye katılmak üzere Süzgeç İskelesinden karaya çıkmaları ve yaşadıkları enteresan değişim süreci olacaktır. 1 Ocak 1921’de Yeni Dünya Vapuru ile İstanbul’dan yola çıkılır, yanlarında devrin şairlerinden Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel bulunmaktadır. 3 Ocak 1921 günü karaya ayak basılır.

Vâlâ Nureddin (Vâ-Nu) “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabında şöyle anlatmaktadır yaşananları; “Böylece, heyecan içinde vapurdan mavnaya bindik, mavnadan karaya çıktık. Donanmış kayıkların bize karşıcı gelmeiş olmasını fırtınaya verdik. O devrin bir adeti vardı: esir İstanbul’dan hür sayılan Anadolu’ya geçenler secdeye kapanır, vatan toprağını öperdi. Yusuf Ziya’nın ihtarı üzerine, bu ödevi gerçi Zonguldak’ta yapmıştık ama, İnebolu’da başkalarının yerlere kapandığını görünce, vatanın bu eteğini de öpmekten geri kalmadık. Kocaman bir kayayı şappadak öptüğümü hatırlıyorum…

İnebolu, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun giriş kapısı durumundaydı. Süzgeçli bir kapı... Buraya dışarıdan gelen yerli ya da ecnebiler, tıpkı bizim gibi veya Seyfettin Gaştoft gibi otellerde, kahvelerde resmen rakı içilemeyen ahçı dükkânlarında on on beş gün siftiniyor, bu uzun beklemeden sonra, ya ‘buyur içeri’ ya da tahkikat olumsuz çıkıyor ‘git gerisin geri’. Kasaba yabancı doluydu. Çoğunun parası tükeniyor, birbirinden borç istiyordu. Yusuf Ziya’nın aklına, Seyfettin Gaştoft’tan borç istemek geldi. Fransızcası, bilhassa diktesi en kuvvetli grupta bendim. Gayet vakur bir mektup döşendim. Borcun iade edileceğini katiyetle bildirdim. Polonyalı, bizi, alışılmış neşesiyle ve bitmez tükenmez hatıralarıyla karşıladıysa da mali durumunun parlak olmadığını laf arasında yarım yapalak cümleyle söyledi geçti. 

Yarı açtık. Son derece heyecanlı ve dertli on beş gün bekledikten sonra bir gün komiser, Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’i davet etti. Yüreğimiz cızladı. Demek bizi küçük buldular, adam yerine koymadılar. O meşhur Hecelileri içeri alıyorlar. Bizi ise açıkta demirleyen vapura yollayacaklar. Meğer durum tam tersineymiş: Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’in İstanbul’a geri gönderilmeleri karar altına alınmış. Çünkü, -lahavle!- seciyesizmişler. Kullanılan tabir buydu. Ne insafsızlık… Ve üstelik, Ankara’da münasip görülen bu yafta uzun müddet üzerlerinden kalkmadı. İstanbul’daki gazetelerin mizah yazarlarına sermaye oldu.

Seciyesizliklerinin gerekçesi şu: Yusuf Ziya, Alemdar gazetesinin yazarıymış, edebi sayfasını yönetmiş filan. Faruk Nafiz ise Ferit Paşa’dan nişan almış; mecmuasına yazı yazdığından…”

Yazar;  ilk karşılamanın hiç de dostane olmadığını anlatır lakin sızmalara karşı alınan tedbirlere de yapılacak bir şeyler yoktur. Karadeniz Oteline yerleşiliyor ve başlanıyor beklemeye… Nazım Hikmet’in İnebolu yolculuğu öncesindeki sanatçı kimliği, edebiyat tarihçileri tarafından “milliyetçi bir romantizm” olarak tanımlanmaktadır. Bu bakımdan İnebolu’da geçirilen yaklaşık 25 günlük süreç, Nazım Hikmet’in fikirsel dönüşümü için adeta bir km taşıdır. O güne kadar yazdığı şiirlerden en dikkat çekicileri, Balkan Savaşlarındaki yenilginin de tesiriyle adeta ağıt tarzında yazılmaktadır, “Vatana”, “Irkıma” ve “Şehit Dayıma” şiirlerinde de milliyetçi romantikliğine yakından şahit olunmaktadır. Genellikle civar gezileri yaparak kendi deyimi ile ilk defa gördüğü köy, köylü ve köylü kadını izlenimlerini çoğaltarak kendisini geliştirmektedir. Nazım Hikmet İnebolulu gençlerle devamlı bir araya geliyor, sohbetler ediyor. Bu sohbetler sırasında, yenilerde Almanya’dan Milli Mücadeleye katılmak üzere gelip tıpkı kendileri gibi müsaade edilmesini bekleyen, “Spartakistler” adı ile maruf bir grup ile tanışırlar. İşte bu 25 gün boyunca yaptığı sabahlara kadar süren sohbetler, Anadolu gerçekleri ve fakru zarureti ile yüz yüze gelmesi neticesinde kafasındaki “romantik vatanseverlik” fikri, sınıfsal ve sosyalist bir bilince dönüşmeye başlar. Hülasa İnebolu, Nazım Hikmet için “milliyetçi romantizmden” ayrılıp, toplumcu gerçekçiliğe ve sosyalist fikirlere yelken açtığı yerdir. Biraz daha mezkûr kitaptan aktarayım; “İnebolu’da, sonradan Halkevleri ismiyle Türkiye’de kurulan teşekküle benzer kulübümsü, mahfilimsi, gençler uğrağı bir lokal vardı. İsmini şimdi hatırlamıyorum. Kasabaya geldiğimizden günden beri, -İstanbul’a geri gönderilen şair arkadaşlarımızla birlikte- oraya gider, çay içer, gazete okurduk. Aydınlarla çene çalardık. Akşamları burası pek kalabalık olurdu. Bizlere şiir okuturlar, çok alkışlarlardı. En büyük başarıyı Nazım kazanırdı. Onun milliyetçi şiirleri çok beğeniliyordu. Çünkü günün savaşçı ruhuna uygun düşüyordu. Osmanlı ruh haletiyle yetişen bizler, bu arkadaşlarımız arasında da bir havaya kapılıyor, Spartakistlerin arasında olduğu gibi heyecanlanıyorduk. Bir yandan işte bu çevrenin etkisi, fakat öbür yandan kırmızı boyun atkılı Sadık Ahi’nin telkinleri… Beynelmilellik… Sınıfilik… Emperyalizm… Halk tabakalarının kandırılışı…”

Nazım Hikmet çevre gezileri yapar, köy ve köylü gözlemlerini güçlendirmeye çalışırdı, demiştim ya… Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin, İnebolu’da geçirdikleri günlerde denize nazır “Abaş Tepesi” tırmanırlar, buradaki bir pelit ağacının altında oturarak hem bu şiiri hem de ünlü “İnebolu” şiirini kaleme almışlardır.

“Karanlık sularında boğulurken yolcular,

Günahkâr Karadeniz onun yerini arar.

Eteğine sürürmüş inleyerek yüzünü.

Ziyaretine gittik onun bu Cuma günü.


Öyle Azametli ki Abaş Baba Türbesi

Üstünde bir çatı yok, gökler onun kubbesi.

Mehtap onun kandili, yıldızlar onun mumu,

Bu tepede bu mezar cennete bir kapı mı?


Derdimize teselli buluruz diye belki,

Dikenli dallarına biz de iplik bağladık,

Biz de köylüler gibi huzurunda ağladık.”


İnebolu şiirini almazsak olmaz, deyip aktarıyorum…


“İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,

Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu

İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.

Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

 

Evleri birbirine giren şehri içinde

Ufuklar genişledi önümüzde git gide;

Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.

Rüzgâr esti denizin suları yol yol oldu.

Yığılmıştı yollara yığınla yaprak;

Yaprakların üstünde sendeleyip kayarak

Dağın son kayasının dibine varabildik.

Bu tepede bu kaya mağrur bir baş gibi dik!

Çıkıp onun üstünden bakabilirsek eğer,

Güzel İç Anadolu görünecekti bize.

Bunu nakşetmek için bir anda kalbimize

Son adımı atmadan gözümüzü kapadık.

Gözümüz açılınca karşımızdaydı artık

Sisli vadileriyle rüyalı Anadolu.

 

Görüyorduk uzaktan dereye inen yolu;

Sağ yanında bir çayır, solda çam ağaçları.

O kadar yakın ki dağların yamaçları

Dereye düşen bahar bir daha çıkamamış”

İNEBOLU TİCARET ve SANAYİ ODASI, TÜRK OCAĞI


İnebolu seyahatimiz benim için inanılmaz öğretici oldu, mesela İnebolu’da “Ticaret ve Sanayi Odası” olur mu diye sorsalardı, çokbilmişliğimle hemen olur mu öyle şey, ilçelerde “Esnaf ve Sanatkârlar Odası olur mu?" derdim. Meğerse varmış, hem de nerelerde, nerelerde… Öğrenmenin sınırı yok şüphesiz… Ben “eksiğim çok” dedikçe bazı dostlarım, kızıyorlar…

İnebolu; merkezinde yaklaşık 10.000, köyleri ile birlikte toplam 20.000 nüfusu olan bir yer… Canım Yurdumun genel ilçe nüfusları ile kıyaslandığında görece küçük bir yerleşim yeri… Lakin hem coğrafi, hem de tarihi misyonu açısından bakılınca ticari manada çok önemli bir yer olagelmiştir. Meclis Başkanı dönem arkadaşımız Ahmet Çeçen’in aktardıkları ve okuduklarımdan kısa bir özet çıkarmak istiyorum. Osmanlı İmparatorluğunun, resmiyet kazanamasa da ilk “Ticaret Odası” girişimi burada yapılıyor. 1870 senesinde ismine ulaşamadığım bir Fransız Firması tarafından, özellikle yumurta, kendir, kenevir, ip, halat, kereste, başta elma olmak üzere diğer meyvelerin ihracat işlemlerinin kolaylaştırılmasına ve işlerinin geliştirilmesi, ihtiyaçlarının giderilmesine matuf girişimi ile faaliyete başlar, lakin ömrü uzun olmaz. Osmanlı Bankasının bile ilk şubelerinden birini açtığı “tarihi liman kenti İnebolu”, Canım Yurdumun “Ticaret Odacılığı” geçmişindeki bu istisnai, öncü ve güçlü yerini, bu defa 1881 senesinde Kastamonu Salnamesinde “Ticaret Odası” Ticaret ve Ziraat Loncası adı ile kuruluşunun ilanı yer alır. İhracat ve İthalatın bu güçlü limanı, Avrupa’dan devrin sanayi mamullerini karşılarken, tarım ve gıda mamullerinin en mühim göndericisidir.

Yine okumalarımdan anladığım kadarı ile Canım Yurdumun ilk resmi “Ticaret ve Sanayi Odası” 1879 senesinde Tarsus’ta kuruluyor ve bunlardan sonra “İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası” Dersaadet Ticaret Odası adıyla kurulur. Bilahare Antalya ve İzmir mezkûr odalara sahip olur.

İnebolu Çarşısını gezerken, bir binanın önüne gelince, oranın “Vehbi Koç’un yazıhanesi” olduğunu öğrendim… Ben bunu biliyordum, ama nereden, evet hatırladım, yayına Can Dündar’ın hazırladığı “Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç” adlı kitapta vardı bu detaylar, çok net hatırlayamadığım için bu yazı öncesi, kitaplığımdaki kitaptan ilgili yerleri bir kez daha okudum. Enteresan hatıralar… “Babam beni, ilk önce Alemdarzade Hasan Efendi’nin yanına kattı, arkadaşım Arif Çubukçu da bizimle geldi. Üçümüz yaylı arabayla bir sabah Ankara’dan yola çıktık. Birinci akşam Kalecik, ikinci akşam Çankırı, üçüncü akşam Kalehan, dördüncü akşam Kastamonu, beşinci akşam Ecevit, altıncı akşam İnebolu’ya varırdık” Evet, böylesi bir meşakkate rağmen engin ticaret arzusu Vehbi Koç’u, tarihi liman kenti İnebolu’ya getirir. Enteresan hatıralar var…

İnebolu’nun ihracatına aracılık ettiği mühim mamullerden birisi de halat ve urgan olup, bilhassa Osmanlı Donamasının ihtiyaç duyduğu halat, urgan, yelken bezi ihtiyacının en mühim miktarı Kastamonu civarında yetiştirilen kendirden elde edilmekteydi. Stratejik mahsul kendir başlarda el tezgâhlarında ip, urgan, halat, kalafat, çuval olarak imal edilirken sonraları yerel sanayinin önemli bir girdisi olmuş. Hatta Canım Yurdumun endüstriyel dönüşümünün stratejik mahsulü kendir ve benzerlerinin ıslahı ve geliştirilmesi uğruna Kastamonu bir de ziraat mektebine kavuşmuş.

İnebolu’nun bir diğer ihracat ürünü de yumurtadır. İnebolu gönüllüsü rehberimiz Hakan Kurt’un aktardığı bilgilere göre senelik 60 milyon yumurta ihracatı söz konusudur. Elde bulunan bu eski fotoğraftan da anlaşılacağı üzere 750 ve 1.500 adetlik, adına tabut denilen ahşap sandıklara yerleştirilen yumurtalar başta Rusya, İspanya ve İngiltere olmak üzere diğer Batı Avrupa ülkelerine ihraç edilirmiş. Gerçi yumurta ihracatının yükseldiği dönem Cumhuriyet sonrası olmakla birlikte faaliyet çok eski senelere kadar gidiyormuş.

İnebolu, Karadeniz’in Anadolu’ya ve bağlantılı olarak İpek yoluna kadar bağlantısı sebebiyle stratejik bir önem kazanmaktadır. Bu öneme çok önceleri okumuş olduğum başka kitaplarda da rastlamıştım.

İnebolu’nun bir diğer önemi de; Mustafa Kemal Atatürk’ün “Şapka ve Kıyafet İnkılabı” programı dâhilinde yaptığı İnebolu seyahatinde “İnebolu Türk Ocağında” vermiş olduğu nutuk sebebiyledir. Bizim de sınıf arkadaşları buluşması vesilesiyle bulunduğumuz İnebolu’da önemli ziyaret hedefimizdi Türk Ocağı… Mustafa Kemal Atatürk’ün nutuk verdiği İnebolu Türk Ocağı Balkona çıktık, oradan Karadeniz’in engin sularına bakarak bir taraftan İnebolu gönüllüsü rehberimiz Hakan Kurt’u dinledik bilahare de artık “İnebolu Türk Ocağı İstiklal Yolu Müzesi” olarak kullanılan mekânın adeta müze ile özdeşleşmiş Müdiresi Sn. Nurhayat Ergün’ün samimi, içten ve bilgi dolu aktardıklarını dinledik… Mustafa Kemal Atatürk’ün nutku sonrası dinlendiği, yorgunluk kahvesi içerek Karadeniz’i izlediği odayı gördük, adeta o günlere tarihte yolculuk yaparcasına duygular yaşadık… Sn. Nurhayat Ergün, yanımızda bulunan gerek eski Belediye Başkan Yardımcısı Hakan Kurt, gerekse de İnebolu Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı Ahmet Çeçen ve değerli eşi Uğur Çeçen ile samimi ve içten ilişkileri gereği, bizimle görece fazla özel ilgilendiğini hissetmiştim lakin Uğur Çeçen hemen kulağıma doğru eğilerek, Müdire Hanımın esasen müzeye gelen yerli ya da yabancı herkese, özellikle de öğrenci ve araştırmacılara çok özel ilgi göstermekte ve özellikle de Mustafa Kemal Atatürk’ün Şapka Nutkunu anlatarak, İnebolu turizmine ve tarihi mirasına büyük katkı sağlayan simge bir yönetici olduğunu söyledi.

 

 

 

  

Pazartesi, Ekim 12, 2026

SÜZGEÇ İSKELESİ ve İSTİKLAL YOLU

 

İnebolu’nun “süzgeç iskelesi” ya da “süzgeçli kapı” adı ile anılmış olduğunu ilk defa Vâlâ Nureddin’in (Vâ-Nu) “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabında görmüştüm. Milli mücadele senelerinde Ankara Hükümetinin İnebolu geçiş noktası için, Anadolu’ya girişte tatbik edilen çok sıkı kontrol noktası manasında kullanılmış olduğunu kolayca anlıyoruz. Esasen de Ankara’ya gelene kadar başta İnebolu, bilahare Kastamonu ve nihayetinde de Çankırı olmak üzere toplamda 3 kademeli bir emniyet duvarı teşkil edilmiş. Her şey yaygın olarak konuşuluyor olsa da Milli Mücadele önderlerine karşı girişilen suikast girişimleri hemen hemen mevzu edilmez. Oysaki Milli Mücadeleyi sona erdirmek için bir taraftan işgalci İngilizler olmak üzere İstanbul Hükümeti ve şerikleri ortalıkta cirit atmaktadırlar. İngilizlerle, sürgüne gönderdikleri 150’liklerin serbest bırakılmalarına dair yapılan pazarlıklarda Kuvâ-yi Milliye’nin elinde derdest edilmiş İngiliz ajanlarının ve suikastçılarının sayısı alenen görülmektedir. Muhtemelen İstiklal Yolunun da ikmal yolu olarak tercih edilmesinin gerekçelerinden biri emniyet tedbirlerinin görece kolay tesis edilebilmesi olsa gerektir.

Vâlâ Nureddin’in (Vâ-Nu) “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabından; “İnebolu, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun giriş kapısı durumundaydı. Süzgeçli bir kapı... Buraya dışarıdan gelen yerli ya da ecnebiler, tıpkı bizim gibi veya Seyfettin Gaştoft gibi otellerde, kahvelerde resmen rakı içilemeyen ahçı dükkânlarında on on beş gün siftiniyor, bu uzun beklemeden sonra, ya ‘buyur içeri’ ya da tahikat olumsuz çıkıyor ‘git gerisin geri’. Kasaba yabancı doluydu. Çoğunun parası tükeniyor, birbirinden borç istiyordu. Yusuf Ziya’nın aklına, Seyfettin Gaştoft’tan borç istemek geldi. Fransızcası, bilhassa diktesi en kuvvetli grupta bendim. Gayet vakur bir mektup döşendim. Borcun iade edileceğini katiyetle bildirdim. Polonyalı, bizi, alışılmış neşesiyle ve bitmez tükenmez hatıralarıyla karşıladıysa da mali durumunun parlak olmadığını laf arasında yarım yapalak cümleyle söyledi geçti.  

Yarı açtık. Son derece heyecanlı ve dertli on beş gün bekledikten sonra bir gün komiser, Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’i davet etti. Yüreğimiz cızladı. Demek bizi küçük buldular, adam yerine koymadılar. O meşhur Hecelileri içeri alıyorlar. Bizi ise açıkta demirleyen vapura yollayacaklar. Meğer durum tam tersineymiş: Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’in İstanbul’a geri gönderilmeleri karar altına alınmış. Çünkü, -lahavle!- seciyesizmişler. Kullanılan tabir buydu. Ne insafsızlık… Ve üstelik, Ankara’da münasip görülen bu yafta uzun müddet üzerlerinden kalkmadı. İstanbul’daki gazetelerin mizah yazarlarına sermaye oldu.

Seciyesizliklerinin gerekçesi şu: Yusuf Ziya, Alemdar gazetesinin yazarıymış, edebi sayfasını yönetmiş filan. Faruk Nafiz ise Ferit Paşa’dan nişan almış; mecmuasına yazı yazdığından…”

“İstiklal Yolu ya da Atatürk ve İstiklal Yolu” adı şüphesiz ki Milli Mücadele döneminde verilmiş değildir. 2006 senesinden itibaren bu ad resmiyet kazanmış görünmektedir. 1920 ve 1922 seneleri arasında Milli Mücadelenin insan ve mühimmat kaynağının Anadolu’ya giriş kapısı İnebolu’dan Ankara’ya kadar, İnebolu Kastamonu arası 7 durak, Kastamonu Çankırı arası 15 durak, Çankırı Ankara arası 11 duraktan meydana gelen meşakkatli ve ziyadesiyle zor bir rotadır. Özellikle çetin kış şartlarında Küre Dağları ve Ilgaz Dağları kolay kolay aman vermez, mezkûr zorlu geçitleri şimdiden bakılarak şimdinin şartları ile hayal etmenin mümkünatı yoktur.

“İstiklal Yolu” Milli Mücadele için çok önemli bir lojistik rotadır. O kadar önemlidir ki; Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruz hazırlıkları hitamında nihai püskürtme harekâtı öncesi, “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da, kulağım İnebolu’da” diyerek Milli Mücadelede mezkûr cephane ve ikmal hattının hayati önemini anlatır. İstiklal Yolu başlangıç şehri İnebolu, bir liman kenti olmamasına rağmen özellikle Sovyetler Birliği’nden gelen iki senede yaklaşık 400.000 ton harp malzemesinin karaya ulaştığı yerdir. Karadeniz’in hırçın ve acımasız dalga ve rüzgârlarına rağmen “İnebolu Mavnacılar Loncası” (Kayıkçılar Cemiyeti) kayıkçıları insanüstü çabalarla, üstelik İngiliz ve Yunan Savaş gemilerinin tehdit ve acımasız saldırılarına aldırmadan ikmalde devamlılığı temin etmişlerdir. Tüm bunları, “Gönüllü Rehberimiz” İnebolu sevdalısı Hakan Kurt’tan, güçlü tarihi ve kent kültürü bilgisi ile son derece edebi bir üslup dâhilinde dinliyoruz. Mavnacılar Loncası 2 ayrı vazife temelinde, yük taşıyan “denk kayıkları” ile insan taşıyan “piyade kayıkları” şeklinde İnebolu’ya has bir teşkilat kurmuşlar. Tehdit ve saldırılara karşı ikmalin olabildiğince süratli yapılması şarttır, iskele olmadığından açıkta demirleyen gemilerden cephane ve sair malzeme sandıklarının tahliyesini üstlenen İnebolu’nun denk kayıkçıları bu manada tarihteki yerlerini almışlardır. Genellikle düşman gemi saldırılarından korunmak için geceleri faaliyet yürüten denk kayıkları gemicilerinin karanlıkta birbirlerini süratli seçebilmeleri için beyaz elbiseler giydiklerinden ötürü kendilerine “beyaz gömlekliler” de denildiği okumuştum bir yerlerde. Bu üstün çaba ve başarılar, İnebolu’ya Canım Yurdumun “İstiklal Madalyası” olan tek ilçesi şerefini de getirmiştir.  

Bu büyük fedakârlık denizden ikmalde yaşanırken, karaya salimen getirilen malzemelerin Ankara’ya taşınmasında daha ağır şartlarda yaşanmaktadır esasen. Hani o çok dinlediğimiz “çocuğu ile mermileri” aynı battaniye altına sarmalayıp koruyan meşhur “Şerife Bacı” menkıbesi yaşananlardan bir tanesidir. Esasen de erkeklerin neredeyse tamamı cephelerde olduğu için bu destansı faaliyet başta kadınlar olmak üzere çocuklar ve yaşlılar tarafından yürütülmüştür. Fedakârlık hatta üstün fedakârlık işte tam da budur… Milli Mücadele devrinde, İnebolu’dan başlayıp Ankara’da sona eren tarihi ve çetin rota yaklaşık 344 km.lik olup, ağır kış şartlarında kağnı kolları ile 16-18 gün sürmekteymiş… Her kağnının yük taşıma kapasitesinin de en fazla 250-400 kg. civarında olduğu varsayımıyla yalnızca Sovyetlerden gelen silah ve mühimmatın taşınması için kaba bir hesapla her gün 150 civarında kağnının yola çıkması demektir. Bu maksada matuf tamamen gönüllülerden teşkil edilmiş “Kağnı Kolları Kumandanlığı” bile ihdas edilmiştir.

İstiklal Yolu’nun mühim duraklarından kabul edilen Küre Dağlarının başlangıcında yer alan Ecevit Han bugün restore edilmiş vaziyettedir. Merhum Başbakanlardan Bülent Ecevit’in babası Dr. Fahri Bey soyadını “İstiklal Yolunun” en mühim duraklarından olan “Ecevit Han”ın bulunduğu Küre İlçesi Ecevit köyünden alırken, yörenin ünlü çorbası “Ecevit Çorbası da” adını Dr. Fahri Ecevit’ten almış… Bilindiği üzere mezkûr devirde Dr. Fahri (Ecevit) bir vade doktor olarak vazifede bulunmuştur.

Şerife Bacı menkıbelerine benzer çok yaşanmışlıklar var, hele bir tanesi var ki benim açımdan müthiş enteresandır. İnanılmazlar listesinin başına oturabilecek düzeyde bir yaşanmışlık olup, Sovyetlerden yüklediği silah ve mühimmatları hedefe taşırken Yunan savaş gemileri tarafından kuşatıldığını anlayan “Kaptan” malzemeyi yolda karaya çıkarır salimen ve tam kuşatma başlayınca gemiyi batırır, geminin battığını gören düşman kuşatmadan vazgeçince gemi tekrar yüzdürülür. İşte bu kahraman ve zeki “Kaptan” ve gemisi “Rüsumat No:4(Gazi Rüsumat)” tarihteki yerini altın harflerle yazılarak almıştır.

Pazar, Ekim 04, 2026

OĞUZ ATAY ÖYKÜ ÖDÜLLERİ VE İNEBOLU KÜLTÜR SANAT DERNEĞİ

 

Sınıf arkadaşları toplantısı için bu kez İnebolu’da idik, arkadaşımız Ahmet Çeçen’in mükemmel organizasyonu ile merkez başta olmak üzere çevre köyler ve ilçeler ile ziyadesiyle ün yapmış Valla ve Horma Kanyonlarını gezdik. Sevgili Ahmet’in de aktif olarak faaliyette bulunduğu “İnebolu Kültür ve Sanat Derneği” ziyaretini de gerçekleştirince, bugüne kadar her yıl yayınladıkları ödül almış öyküleri topladıkları kitapları hediye etmiş olmasına rağmen bu sefer ilk kez dernek faaliyetleri, amaç ve neticeleri üzerine memnuniyet verici ve Canım Yurdumun edebiyatı adına gurur dolu tablo ile karşılaştım. Başarılan faaliyetlerin zorluğuna rağmen yüksünmeden daha iyisini hedefleyen bir dernek ile karşılaşmak emin olun inanılmaz memnuniyet verici bir şey. Hele Dernek Başkanı Hasan İlyasoğlu’nun sanki sıradan faaliyetler anlatıyormuşçasına mütevazılığı, esasen de kültürel ve sosyal derinlik ve kucaklaması manasında yüceliğini ifade etmekteydi sanki. Böylesine güzel şeylerde oluyordu Canım Yurdumda…

Neden “öykü ödülleri” Oğuz Atay adına düzenleniyor? Çünkü edebiyatımızın önemli ve özgün yazarlarından biridir kendisi ve İnebolu doğumludur. Mezkûr Dernek, yazarın doğmuş olduğu topraklarda hatıratını yaşatmak, bu vesileyle İnebolu ile tarihi ve kültürel bağını öne çıkarmak ve özellikle de güçlü hikâyeci Oğuz Atay’ın kimliği delaletiyle de yeni genç yetenekleri keşfetmek gibi esas manada amaç edinmiş.

Başkan Hasan İlyasoğlu; 5. Oğuz Atay Öykü ödüllerinin verildiği öykülerin yer aldığı kitapçığın “sunuş” yazsında ne kadar güzel özetlemiş bu muhteşem çalışmaları… “Sanat, insanın iç sesine tuttuğu en berrak aynadır. Edebiyat ise o aynada parlayan binlerce hayatın, binlerce duygunun kelimelere dökülmüş halidir. Kelimelerle bir dünya kurmak, bazen bir yarayı sarar, bazen bir sevincin kapısını açar, bazen de yalnızlığın ve umudun ortak dilini yaratır. Biz, İnebolu Kültür ve Sanat Derneği olarak, işte bu ortak dili çoğaltmak, edebiyatın sesiyle çoğu zaman sessiz kalan yürekleri buluşturmak için yola çıktık. Oğuz Atay’ın izinde yürümek kolay değildir. O, ‘tutunamayanların’ iç çekişlerini edebiyatın en derinlerine taşımış; yalnızlığı kayboluşu ve umudu birer kelime nehrine dönüştürmüştür. O yüzden Oğuz Atay Öykü Ödülleri yalnızca bir yarışma değil, aynı zamanda kelimelerin peşinde yürüyen ruhların buluşma noktasıdır. Her yıl yeniden düzenlenen bu ödüller, edebiyatımıza yeni soluklar getirmek, genç kalemlere cesaret vermek, usta yazarların kaleminden süzülen incelikleri gelecek kuşaklara taşımak için bir vesiledir.”  Aklına, diline ve kalemine sağlık sevgili Hasan İlyasoğlu, esasen de çok kısıtlı imkânlarla çalışıp başarabilmek… Lakin asıl alkış bu kadar başarılı çalışmaların tüm ekibine; Dernek yöneticilerine, üyelerine ve ekonomik desteğini esirgemeyenlere, gönüllülerine, katılımcı edebiyatçıların ziyadesiyle güzel öykülerini tek tek inceleyip deyim yerinde ise “ince eleyip, sık dokuyarak” değerlendiren seçici kurula, yayımda ve dağıtımda emeği geçen herkese, önce kocaman alkış sonra sonsuz teşekkürler…

Seçici Kurul Adına, öykülerin yayımlandığı kitapçığa vefa duygusunu öne çıkararak “önsöz” yazan Altay Ömer Erdoğan, biraz da uzun lakin son derece iç ısıtıcı, vefa ve mana dolu bir giriş yapmış. Alkışlarımızla… “’ne yeniden yaşamak mümkün, ne de yaşadıklarını silebilmek’ diye yazmıştı Oğuz Atay. Yaşadıklarımızı kolay kolay silemeyeceğimiz bir yılı daha geride bıraktık. Gözlerimizin önündeki kara tablo pek değişmedi. Açlık, yoksulluk, savaş, insan hakları ihlalleri, hayvan hakları ihlalleri, kadın cinayetleri, doğanın kıyımı, doğal felaketler ve iklim krizi, küresel ölçekli insanlık dramları azalmadı, aksine artışa geçti. Atay’a göre ‘zaten tarih de tekerrürden ibaretti.’ Tekrarlardan almadığımız dersi, gündelik hayat bize her seferinde daha şiddetli bir acı eşliğinde veriyordu. Zamanı durdurmayı, bütün hatalarımızı temize çekmeyi ve hayata boş bir sayfaymış gibi başlamayı ne kadar çok isterdik… Atay’ın ‘hiçbir şeyin değeri yok artık’ diye dile getirdiği bir dünya üzerinde ve bir hayat kurgusunda; önce vicdanı sıcak tutmak, sonra vefa adı verilen duyguya sahip çıkmak, kendimizi anlamanın, dolayısıyla anlatmanın bir yolu, yöntemi gibi görünüyor. Gittikçe daralan bu yolun yolcusu olmak, gözlerimizin önündeki kara tabloyu ışıl ışıl aydınlatmaya yetmeyecek belki ama bir mum alevi gibi adımlarımıza kılavuz olabilecektir. Yaşadığımız bu modernlik kurgusunda, ne çok kendimizi anlamak zorunda bırakılıyoruz. ‘İnsan kendini anlamaktan bıkıyormuş.’ Bunu da anladık, bir bıkkınlığı daha bıkkınlıklar hanesine eklerken.”

Oğuz Atay anısına İnebolu Kültür ve Sanat Derneği tarafından bu yıl altıncısı düzenlenen Oğuz Atay Öykü Ödülü, seçici kurulun titiz ve özverili çalışmalarıyla sonuçlandırılmış. Altay Ömer Erdoğan, Ercan Y. Yılmaz, Hülya Soyşekerci, Hüseyin Peker ve Muzaffer Kale’den oluşan seçici kurul, değerlendirmeleri neticesinde şu açıklama ile bu seneki yarışmayı da alınlarının akıyla sona erdirmişler.  “İnsan merkezli anlatımın dışına çıkarak, bir nesneye duygu, hafıza, toplumsal gözlem ve karakter kazandırmada ve tanık olduğu hayatların, sınıf değişimlerinin, mutlulukların ve trajedilerin canlı bir tanığı yapmadaki başarısı, 1990'lardan günümüze Türkiye’nin geçirdiği sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşümleri bir otomobilin el değiştirmesi üzerinden işleyen, bireysel hikâyeleri ekonomik krizler, deprem, göç gibi toplumsal kırılma noktalarıyla son derece doğal bir akış içinde birleştiren kurgusal bütünlüğü, kurgudaki sinematografik ögelerin öykünün tematik derinliğiyle uyumu ve sıcak, samimi, yer yer mizahi ve ironik olanla hüznü dengede tutan dil ve anlatımı nedeniyle 6. Oğuz Atay Öykü Ödülü’ne oy çokluğuyla ‘Uzun Metraj’ adlı öyküsüyle İnal İnal layık görülmüştür.”

Yönetici ve gönüllülerinin bir bölümü ile tanışma şerefine nail olduğum İnebolu Kültür ve Sanat Derneği; “Nâzım Hikmet İnebolu'da Şiir Ödülü ve Şiir Dinletileri” de düzenlemekteymişler, Nâzım Hikmet'in Millî Mücadeleye katılmak üzere İstanbul’dan İnebolu’ya gelişini anmak üzere Nazım’dan şiir dinletileri ile bestelenmiş şiirlerin şarkılarının seslendirilmesi etkinliği organize edilmekteymiş. Yazar-Okur buluşmaları ve Söyleşileri ile İmza Günleri, Tarih ve Cumhuriyet söyleşileri, Tarihsel, Sosyal ve Sportif Etkinlikler de Dernek faaliyetleri arasındaymış. Daha ne olsun… Bu imkânlarla ya da imkânların son derece kısıtlı olmasına rağmen bu kadar “edebi ve kültürel faaliyet”…

Dernek bünyesinde oldukça özel bir yere sahip, düzenlenen birçok edebiyat projesinde öncü ve rehber, özellikle “Nâzım Hikmet İnebolu’da Şiir Ödülü’nün” hayata geçirilmesinde, süreçlerin planlanmasında çok büyük emeği ve rolü olan Özlem Keskin’in 5. Oğuz Atay Öykü Ödülü kitapçığının arka kapağında yazmış olduğu yazıyı aynen buraya aktararak; müthiş cümlelerin delaletiyle Oğuz Atay ve İnebolu onların öyküye evrilmesinin takdimine şahitlik ediyoruz. “Rüzgâr hep aynı yönden esmez bu şehirde. Bazen denizden gelip tuz kokusu getirir, bazen de yokuşlardan taşlara vuran kırık dökük bir şarkı gibi eksik hecelidir… Çığlıklarca susan insanlar; konuşmaktan yorulmuşlardır. Evlerin duvarları, pencerelerden sarkan perdeler, birbirine bağlanan sokaklar hepsi duyar, hepsi saklar en çok da kadınların gecenin içine gömdüğü çığlıkları.

İnebolu’nun yokuşlarından aşağı inerken taşlar eski hikâyeler fısıldar. Deniz, tuz kokusuna gömülü bir sır tutar. Dalgalar mı önce çarpar kıyıya, yoksa insanlar mı dağılır kendi içine çarpa çarpa?

Dar sokaklardan bir gölge geçer. Elinde yarım kalmış cümleler, hiç gönderilmemiş mektuplar. Belki Oğuz Atay’dır belki de yalnızca kendi kayboluşumuzun suretidir. Onunla birlikte geçip giden, unutulmuş bir kahkahanın ardından o derin sessizliktir belki tutunduğumuz.

Kimse bilmez; önce insan mı susar, yoksa dünya mı? Hangi sessizlik daha ağırdır? Denizin feryadı mı daha baskındır yoksa insanların yıllarca kalplerinde biriktirdiklerinin mi? Çünkü acı, en çok sessizliğe karışır. Cevabı aramanın en hüzünlü, en umutlu yoludur belki de öyküler.

Deniz kabarır, rüzgâr tekrar eser. Bir dalga daha vurur kıyıya. Biz, bütün bunların arasında suskunluğumuzun ağırlığını taşırız hala. Önce deniz mi kabarır, yoksa içimizdeki boşluk mu? Belki de hiçbir şeyin sırası yoktur. Her şey aynı anda olur belki. Dalgalar kıyıya çarpar, bir öyküde birleşir ellerimiz, sesimiz de sessizliğimiz de birbirine karışır, bir cümle yarım kalır, bir yazar gölgesini alıp gider.

Mor bulutlar, paslı çanlar, taş sokaklar; İnebolu, en çok vefalı bir öyküye yakışır…”

Perşembe, Ekim 01, 2026

DÜNYA KAZAN BEN KEPÇE ÜZERİNE



Büyük Usta Aziz Nesin’in çok kitabını okumuştum lakin ilk defa “gezi yazıları” kapsamında “Irak ve Mısır” adlı kitabını okudum. İlk izlenimim, diğer tüm eserlerinde olduğu üzere, burada da öğreticiliğine, belgeleyiciliğine, ve ufuk açıcılığına hiç ara vermiyor. Hani benim haddime değil bu mevzuda derinlemesine ahkâm kesmek lakin “bir eksiğini daha gidermişin birisinin duygu yansıtması” diyelim…

Aziz Nesin gezi yazısı kaleme alma üzerine neler yazıyor; “Yurtdışı gezi yazılarımı yazarken bir ölçüt koyarak kendime şu soruyu soruyorum: Yazacağım gezi yazıları Türk halkı için yararlı mı? Bu ölçütü doğru bulmayanlar çıkabilir. Ama okurlarım bilmelidirler ki, benim ölçütüm budur; yazılmasının halkımızın yararına uygun düşmeyeceğine inandığım gezi izlenimlerimi yazmıyorum. Fotoğraf makinesi, düğmesine basılınca, objektife yansıyan bütün görüntüyü saptar. Ses alma makinesi de, çalıştırılınca, alma gücü alanına giren bütün sesleri saptar. Ama bir yazar ne fotoğraf makinesidir, ne de ses alma makinesi…” Evet, gezi yazıları benim de ziyadesiyle katıldığım haliyle tamamen böyledir. Görülenler ve gezilenler arasında seçici davranılmaktadır ve de öyle olmalıdır. İlaveten okuduğum kitaplar üzerine de ben aynı yaklaşımı münasip bulmaktayım, beni en fazla etkileyen, yeni öğrendiğim şeyler hep bir öne geçmekte ve yaygın bilinen şeylerin tekrarından kaçınmaktayım.

Ustamızın bu kitabında da kendimce enteresan bulduğum ve muhtemelen yaygın bilinmeyen bir vaka var. Kerkük’te gezerken iki dükkân sahibinin kendi aralarındaki konuşmalardan bir şeylerden yakındıklarını anlar ve “rahmet kefen çalana” diye bir şey duyar ve üstüne öğrendiklerini yazar.

“İşte üç sözcük ama bir romanda bile zor anlatılabilecek bir toplum gerçeğini ortaya koyuyor: rahmet kefen çalana! Bu üç sözcük şunu diyor: “bundan önceki yöneticiler… kim o yöneticiler? Muhtar deyiniz, karakol komutanı deyiniz, komiser deyiniz, bölge yargıcı deyiniz, ilçenin kaymakamı deyiniz, belediye başkanı deyiniz, vali ya da bakan deyiniz, ya da bunların hepsini birden anlatmak isteyiniz. Bundan önceki yöneticiler öyle hırsızdılar, öyle hırsızdılar ki, hatta mezarları açıp ölülerin kefenlerini bile soyup çalıyorlardı. Ama şimdiki yöneticiler, o kefen çalanları bile bize arattı. Kefen çalanları bile arar, o kefen hırsızlarını bile rahmetle anar olduk. Biz o kefen çalanların değerlerini bilememişiz, hay canlarına rahmet olsun.”  

Bir başka yerde benim hiç duymadığım, bilmediğim çok enteresan olduğunu zannettiğim bir konuyu da kaleme almış Ustamız; “Uzmanların söylediklerine göre Irak petrollerinin 60 yıllık yedeği vardır ve 2010 yılında Irak petrolleri tükenmeye yüz tutacaktır” diye uzman görüşlerini aktarmış. Kitabın 1960’lı ve 1970’li senelerde gerçekleşen gezi notlarına dayandığı göz önüne alınırsa ve 2010 senesini geçeli 16 sene olduğu realitesi ile beraber uzmanların görüşlerinin pek de isabetli olmadığı anlaşılmaktadır.

Petrol neyse de daha mühimi su konusudur, Irak için. “kaynağı kendisinde olmayan su da Irak’ın dışa bağlı can damarıdır. Irak, salt Suriye’de Fırat üzerinde yapılmış olan baraja değil, Türkiye’de bu iki nehir üzerinde baraj yapılmasına da karşıdır. Ama aynı Irak, kaynağı Türkiye’den gelen suyu, susuz ülkelere satmaktadır. Bu konuda çok ilginç bulduğum Mukbil Özyörük’ün bir yazısının bir bölümünü aktarıyorum (Tercüman, 27 ağustos 1981). Şimdi öğreniyorum ki, (Hürriyet, 24 ağustos) aziz dostumuz Iraklılar, bu işin yarısından fazlasını başarmışlar… ‘kendi ülkenizin bu suları ile, kendi memleketinizi sulayıp susuzluktan kavrulan ovalarınızı ekip biçmeye kalkarsanız, bizim suyumuz bir miktar azalabilir. Bunu yapamazsınız…’ diye bize heyetler gönderen Iraklı kardeşlerimiz, bendenizin “amatörce” fikrimi “profesyonelleştirerek”, Kuveyt’e doğru bir kanal açmışlar ve bizim Fırat’ın suyunu, parayla Kuveyt’e çoktandır satmaya başlamışlar. Londra’da, öğrencilik yıllarından tanıdığım ve şimdi Amerika’nın Miami üniversitesinde hoca, “Temiz Enerji Araştırma Enstitüsü Müdürü” Prof. Nejat Veziroğlu, bu kanalı ve su satışını fark edip incelemiş, incelettirmiş. Iraklı kardeşlerimizin, başka vasıtalarla aynı suyu öteki Arap ülkelerine satmakta olduklarını da öğrenmiş. Fiyatı da petrolün on misline gidiyormuş. Yani on litre petrole, bir litre Fırat suyu… Veziroğlu bir hesap yapmış ki, Irak, sattığı sudan Türkiye’ye kırkbeş milyar dolar borçlu… Iraklı kardeşlerimiz ayrıca, iki yıl önce imzaladıkları bir anlaşma ile Ürdün’e de ikinci bir kanal açıyorlarmış… Bizim suyu, Ürdün’e de satacaklar… Biz ise 1981’in ilk altı aylık ihracat geliri olan iki milyar doları, tamamen altı aylık ham petrol alımına ödemişiz.

Yani bizim burada anamız ağlıyor, enerji sıkıntısı, akaryakıt pahalılığı içinde kıvranıyoruz, geceyi gündüze katıp kan ter içinde mal üretip ihracata çalışarak akaryakıt teminine uğraşıyoruz ve altı aylık ihracatın tamamını akaryakıta kapatıyoruz, aşağıda sevimli Iraklı kardeşlerimiz, bizim yurdumuzun Fırat’ta ve Dicle’de toplanan suyunu Kuveyt’e, Ürdün’e ve daha başkalarına satıp kırkbeş milyar dolar kazanıyorlar…

“Meşhur Bürokrasimize” soruyorum: bunu biliyor muydunuz? Geçmiş hükümetleri ikaz ettiniz mi? Hiç değilse onbir aydanberi, bunu KONSEY’e bildirdiniz mi?”  Evet, su konusu dönüp dolaşıp dünyanın en mühim malzemesi olarak öne çıkmaktadır. Su hayattır klasik deyişini seslendirip gereğini de yapmadığımız aşikârdır, deyip geçelim…

Aziz Nesin, bir fırsat bulup Musul ve Kerkük gezisi de yapar, oradaki izlenimleri kısıtlıdır lakin çok çarpıcıdır. Görevli şoförün polis olmasının yanında yoğun bir takip, baskı ve kontrol süreci yaşar. Lakin esas baskının Türkmenler üzerinde ne kadar insafsız olduğunu Irak yönetimi tüm çabalarına rağmen gizleyemez. Esasen bu kabil baskıları gizlemek mümkün de değildir… Canım Yurdumda, 12 Eylül’cülerin yaptıkları kesif saklama ve örtmelerin ne kadar çocukça olduğu ve sırıttığını yaşı müsait olanlar çok net hatırlarlar… Aziz Nesin buradaki yer adlarının Arapçalaştırılması üzerinden de bir türlü gizlenemeyen baskıyı özellikle ele alır. “Musul’la Kerkük, Türklerin yoğun yaşadıkları yerlerdir. Buralarda, ister istemez Türkün tarihi de vardır. Bu yüzden oralarda pekçok yerin adı Türkçedir. Bugünkü Irak’ın Baas iktidarı, bu Türkçe yer adlarını Arapçalaştırarak, buralardan Türk tarihini, Türk izlerini silmeye çalışmaktadır. Pekçok yer adı Türkçeyken Arapçalaştırılmıştır. Bu yüzden Türkmenler, dışa vuramadıkları, belli edemedikleri bir üzünç içindedirler. Örneğin, yüzyıllardanberi adı Kerkük olan, yine yüzyıllardanberi Türklerin Irak’ta en yoğun yaşadıkları Kerkük’ün adı “Al-Tamim” yapılmıştır.”  Bu tür davranışlar maalesef dünyanın pek çok ülkesinde yaşanmaktadır lakin asıl olarak da kendi yurdumuzda yaşananlar canımızı ziyadesiyle acıtmaktadır. Bu yöneticileri ve onları alkışlayanları anlamak mümkün değildir hiçbir zaman… Muhtemelen kendileri de bir vade benzer şikâyetlerde bulunmalarına rağmen insanları ve mekânları tarihsel ve kültürel bağlarından koparmakta bir beis görmezler…

“Gittikçe güçsüzleşerek de olsa, Irak Türkmenlerini birlik olarak bugüne dek koruyan ulusal iki bağdan biri anadilleri olan Türkçeyse, biri de yurt sesleri olan “hoyrat”lardır.” Aziz Nesin’in bu tespitini ziyadesiyle önemsiyorum ve Irak Türkmenlerinin bir “hoyratı” sonlandırıyorum.

Düşer bir gün

Yıkılıp düşer bir gün

Düşmana düşen fırsat

Bize de düşer bir gün

Gül yarası

Bülbülün gül yarası

Hançer yeri sağaldı

Sağalmaz dil yarası

Pazar, Eylül 20, 2026

DÜNYA KUPASINDAN GERİ DÖNÜŞ

 

Ziyadesiyle gecikmeli bir yazı, belki güncelliğini de çok yitirdi lakin ancak sıra geldi diyelim, hem fena mı oldu tekrar hatırladık mezkûr süreci. Gidişimiz gibi dönüşümüzde “enler” ile oldu, öyle diyor kerameti kendinden menkul zevat, gidiş muhteşemmiş geliş büyük hüsranmış vs vs… Bir zamanlar Erkan Yolaç’ın “evet-hayır oyunu” için bir daveti vardı, “mehter marşı ile geliyorsunuz, İzmir marşı ile gidiyorsunuz” diyordu ya… Durum tam da o…

Aslında yazının başlığını “örgütlü kaybetme kabiliyeti” düşünmüştüm, sonra değiştirdim… Esasen “İzmir Marşı” ile muhteşem dönüşümüzün hangi vakit gerçekleşeceğini hep beraber bekliyorduk, siz bakmayın öyle “şunu yenersek, final bile oynarız” iddialarına… Bazı dangalak, apalak futbolcu eskileri turnuvadan elenilmiş olmasını “Galatasaray’a” bağlıyorlar, bu apalak andevülün bırakın gazetelerde ya da tv’lerde yorum yapmasını derhal bir tımarhaneye kapatılması memleketin hayrınadır. Yahu bu kadar kötünün harmanından iyi netice bekliyorlar, belki onlar da beklemiyorlar sadece bize gaz veriyorlar, onu da bilemiyorum… Bu “vasattan” vasat bir şeyin bile çıkamayacağını bilenler biliyor.

Almanya topraklarında 72 sene sonra alınmış bir galibiyet var ve 2005’ten beri kendi evimizde de yenemediğimiz bir Almanya vardı. Ve yendik 2-3. Şöyle bir hatırlayalım; başarısı yere göğe sığdırılamayan, Milli Takım Teknik Direktörü; 2023 senesinde özel, yani dostluk, yani hazırlık, yani gazozuna, Almanya ile oynanan ve kazanılan bir maç sonrası neler diyor… “Bu çocuklar o kadar milliyetçiler ki bu duygu karşısında durmak imkânsız”… Bu lafın edildiği tarihten, Türkiye ile Avusturya arasında 2 Temmuz 2024 tarihinde oynanan EURO 2024 son 16 turu maçında 2-1 galibiyetle biten maçın ardına kadar olan sürece bakın futboldan ne kadar uzak “futbol” oynandığının ve izlendiğinin ayırdına varıp biraz kendimize gelebiliriz. Verilen cezaya yapılan yorumlardan, hani benim gibi ayak takımlarının yorumlarından bahsetmiyorum, koca koca deve dişi gibi abilerden gelen yorumlar, yok 1000 yıllık işaretmiş, yok şu imiş, yok bu imiş muhabbetleri tam bir şaklabanlık... Adamlar ülkelerinde yasaklamışlar bu işareti sende onları yenmişsin, hem de bileğinin hakkıyla, biraz sindir vaziyete müzahir sevin değil mi? Yok hayır seni protesto edeceğim… Yahu protesto mu etmek istiyorsun, git Viyana Meydanlarına aç pankartını, sen meşhursun yap basın açıklamanı, ben beğenmiyor olsam dahi hakkının teslimini desteklemek adına senden yana olayım… Tüm bunların sonucunda bu abuk subuk adamların milliyetçilik delaleti ile memleket gidiyor da, nereye, göreceğiz, dedik... Ahada gördük, mehter marşı ile gittik, İzmir marşı ile geldik… Ya da “ne oldu bu çocukların milliyetçiliğine” diye soran olmadı…

Bu kadar sonuç odaklı, bu kadar duygusal, bu kadar saha dışı işlere konsantre ki her ligimiz, her takımımız, futbol oynamaya, futbol konuşmaya vakit kalmıyor… Bir kere dahi yenilen bir takımın, yöneticisinin, teknik heyetinin, futbolcusunun “bu futbolla yenilmek kaçınılmaz” dediğini duymayız… Hep yapı vardır, hep hakemler bize karşıdır, hep yabancılar bize karşıdır, hülasa herkes bize karşıdır, peki biz ne yaptık, kocaman bir hiç lakin bu kocaman hiçe bir kılıf bulacağız çaresiz… Herkes bize karşı da biz kime karşıyız o pek anlaşılamıyor… Galiba en çok biz bize karşıyız…

Hele evlere şenlik futbol yorumcuları var, tam teşekküllü rezalet. Nerdeyse hepsi illiyet ve irtibat ehliyetine haiz, muhteşem taraftarlar esasen taraftar da deyip gerçek manadaki taraftarı töhmet altında bırakmayayım, bunlar Neyzen Tevfik’in “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” iddiasının ispatının peşindeler. Genellikle “hiçbir baltaya sap olamamış” tiplerdir, “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” sözü mucibince bir külah kapıp günlerini gün etmekteler. Hatta o kadar ki, zamanında çok meşhur olsalar bile şimdi kendilerini takan kimse olmayınca, somun pehlivanlığına soyunmuşlardır. Onların derdi futbol falan değil kendi külahlarıdır mühim olan… İşte bu mühim olmayan, sallama cesaretleri hasebiyle de Canım Yurdumun ahalisi tarafından ziyadesiyle sevilen, hayatları defo dolu muhteremlerin bir “kıymeti harbiyesinin” olmadığını bilerek bakmalıyız mezkur zevata…

Bizim teknik direktörlere, yöneticilere, yorumculara tuttukları takımlara göre olmak kaydıyla sürekli kolay takım bulmak gerekiyor, yaptıkları yorumlardan bunu anlıyorum. İşte o zaman bunların ağzı futbol lafı etmeye başlıyor. Azıcık direndi mi rakip yandı gülüm keten helva… Başlıyor solo hatta koro halinde bahaneler, kaybedilen maç sonu, hakem, diğer takım sert oynadı, saha zemini bozuk idi, zemini özellikle suladılar olmadı kuru bıraktılar, çim uzundu olmadı çim kısa idi, otelin yanında sabah kadar davul çaldılar, seyirciler çok küfretti, futbolcularımızı tahrik ettiler, hava soğuk idi olmadı hava sıcak idi, rakım yüksekti olmadı alçaktı, yol yorucu idi, yolculuk uzun idi… Bir türlü bahane bitmiyor… Yahu söyleyin Allah aşkına biz size “nereden kolay takım ya da saha bulalım”… Ya da avaneleriniz futbolcu eskileri, işsiz güçsüz lakin cesaret sahibi gaz verilmiş gazeteci kisvesindeki muhteremlere sorun kimi münasip buluyorlarsa, gayri…  

Şimdi iddia “siyaset futbola girdi/karıştı” şeklinde ya bence tam da öyle değil, “futbol siyasete girdi” daha doğru… Hem de öyle iddia edildiği gibi yeni değil, bakın Fenerbahçe tarihine ve başkanlarına, bakın Galatasaray tarihine ve başkanlarına, Beşiktaş, Trabzon ha keza… Peki, Sivasspor farklı mı, Adana Demirspor farklı mı? Futbolu yönetmeye başlayanlar ile siyasete başlayanlar, ya aynı kişiler ya fikirsel birlikteler ya da tekmili birden… Hiç öyle ah vah etmeye gerek yok, unutulmadı, belediye başkanlarının, valilerin kulüp başkanı oldukları… Üst düzey siyasetçilerde hemen hepsi bu mecradan pay almaya bakıyorlar, ne eksik ne fazla, tastamam böyle… Siyasetin spora bu denli karışması, sporu adeta işgal etmesi ifadesi/kararı mevzunun isabetli ve hakkaniyetli bir değerlendirmesi olamamaktadır. Aynı otorite “Kadın Voleybolunda” yok mu ki onlar son derece başarılılar. Demek ki bu kabil bir yaklaşım doğru olsa bile mevzunun izahı bakımından yeterli değildir bence… Mevzunun çok parametreli bir analize tabi tutulması lazımdır bence… Dedim ya; “futbola siyaset karışmadı” tam aksine “siyasete futbol karıştı” diye, işte bizim takım şampiyon olsun diye kulis yapanlar, bakan atayanlar, genel müdür tayin edenler, bu uğurda kendilerine mafiyozi ilişkiler oluşturanlar, kulüpler üzerinden yeşil pasaport tahsisi simsarlığı yapanlar, başta olmak üzere daha binlerce mevzuu bu işin ispatıdır bence… Kimse o kadar da değil demesin; “Şükrü Saraçoğlu kimdir diye sorarlar adama, Faruk Ilgaz, Ali Tanrıyar, Mehmet Ali Yılmaz, Süleyman Seba...

Dünya Şampiyonu Kadınlarımıza, şampiyonaya giderken ekonomik “cattle class” tarifeli uçak ayarla, kızlarımızı ekonomik  "cattle klas"ta (manasını bilenler biliyor) gönder, İtalyanlara özel uçak tahsis et sonra bu durumu savunmak adına yok biz İtalya sponsoruyuz de, durumdan sıyrılmaya çalış, yahu THY müdürü sen yönetici olsa idin emir filan beklemeden hemen özel bir uçak tahsis eder gönderirdin, lakin umurunda değil ki...

Bu manada siyasi eğilimi olanların kendilerini güçlü hissettikleri bu dönemde bunu öne çıkarmaları belki de ilerlemeleri önünde en büyük mani… Sabah namazına kalkanların duaları namaz sonrası maça başlayacaklara katkı… Sanki namaza katılmadan milli takımın başarılı olmasını istemeleri yani bu manadaki duaları kabul olmazmış fetvası almış gibiler… Ya ateist olup sadece milli takımla başarı yaşamak isteyen olamazmış gibi…

Çarşamba, Eylül 16, 2026

BÖREKÇİ ORHAN ABİ

 

Çeşme’nin bana göre önemli kişilerinden biri de Börekçi Orhan Abi idi. 1970’li senelerde piyasada dolaşarak, akılda kalan müthiş lezzetli böreklerini sevenlerine ulaştıran abimizdi ve bu sebeple adı da Börekçi Orhan’a çıkmıştı.. Dönem itibariyle Çeşmelilerin enteresan iki yemek tercihi öne çıkmaktadır, sabah saatlerinde tava ciğer, öğleden sonraları da Orhan Abinin milföy tekniği ile el açması börekleri. İşte Orhan Abi ve böreklerini anlatmak istiyorum, aklımda kaldığınca… Şüphesiz eşinin müthiş becerisi ile imal edilen leziz börekler için söylenebilecek çok şey var lakin ben aklımda kalanlar ile güncel yansımalarına şöyle kabaca değineceğim.    

1970'li yılların Çeşme’sinde “milföy tekniği ve el marifetiyle kat kat ve çıtır çıtır” bir börek ise konumuz, tahmin edilen efsanevi lezzet Orhan Abi ve Eşi ile tam karşılık buluyor. Orhan Abi, mezkûr dönem “dead-end” Çeşme’sinin yerel hafızasında çok mühim bir yer edinmiş, el açması hamuru özel bir teknikle katlayarak, yağlayarak aynı milföy gibi pufuduk pufuduk kabaran ve tel tel dökülen börekleriyle meşhur Usta’dır. Orhan Abi'nin eşi, güzelce eritilmiş yerel ve özel tereyağı karışımıyla incecik açtığı hamuru üst üste sererek yaptığı, yenilirken ağızda dağılan adeta damak çatlatan lezzet üretirdi. Ve dahi benim hafızamda böyledir ve şüphesiz ki Çeşme Kent hafızasında da aynısıdır, kendisini tanıyanları var oldukça da yer alacaktır. Dönem itibariyle, bugünlerin janjanlı kapitalist reklam ifadelerinin aksine işler, uğraşılar, beceriler ve nihayetinde mamuller, imalatı yapanlarla mahdut bir hayatiyete sahiptirler. Şimdiki gibi elektronik ortamlarda yalan dolan tanıtımlara dayalı, janjanlı reklam tabelaları ardına saklanmış vasat mamullerin hayat bulmaları söz konusu değildir. Başta Orhan Abimiz olmak üzere tüm emsalleri sahip oldukları kıymet ve değeri yaptıkları işi layığı ile yapmış olmaları hasebiyle tamamen kulaktan kulağa reklam marifetiyle edinmişlerdir. Öyle kolay değil bu yapılan işler ve elde edilen neticeler…  

Akşamüzerleri çıkan böreğin müthiş kokusu, şekli ve lezzeti, her yerde ve her şekilde yenilmesi mümkün lakin illa ki “Ayfer’in Kahvede” denize bakarak, tavşankanı demlenmiş çay ile birlikte yenilmesi anlatılmaz bir keyif idi… Dönem itibari ile daha milföy ticari hamurların olmadığı dönemdedir Çeşme, en azından benim bilgilerime göre… Lakin Orhan Abi ve eşi o kadar mahirdirler ki, milföy inceliğinde kat kat hamur, dönemin meşhur peynirleri ya da tam yerli ve milli kıyması ile müthiş börekler imal ederlerdi. Orhan Abi de tepsiyi kaptığı gibi dışarıdadır, çok uzun dolaşması gerekmez, bilenler ve sevenler sayesinde o güzelim börekler çok kısa sürede biterdi. Orhan Abi baş üstüne konan bir ara malzeme üstüne yerleştirilen tepsi taşımanın klasik yöntemini kullanmaz, geniş elini tepsinin altına yerleştirir dengeli bir vaziyette sağ omuzu üzerinde taşırdı, sol elinde de açılır kapanır sehpa vardır. Tepsi dikdörtgen kesitli ve alüminyumdan mamul kenarları yaklaşık 5-7 cm yüksekliğindeydi. Bazı vakitler 2 tepsi üst üste taşırdı, o vakitler hangileriydi hatırlamıyorum şimdi. Hafta sonları mı? Tatil günleri mi? Demek ki kendisinin böyle bir tefrik ve tercihi vardı. Dediğim gibi uzun süre dolaşması gerekmezdi saatini ve güzergâhını bilenler kendisinin yolunu gözlerlerdi.  Kısa sürede tükenirdi börekler, soranlara Orhan Abi “size de yarın”, derdi…

Milföy; “mille feuilles” binyaprak manasında Fransızca kökenli bir sözcük olup Canım Yurdumda günümüzde zincir marketler marifetiyle çok bilinir ve kullanılır hale gelmiş görünmektedir.  Annelerimizin, Ninelerimizin hazırladığı buram buram bizim toprakları yansıtan böreklerimizin yerini şimdilerde ziyadesiyle almış görünmektedir. Sonradan öğrendiğim üzere de milföy hamurunun kabartılması için maya ve kabartma tozu kullanılmazmış. Kabarmanın gerekçesini fizik bir olay olması ile izah ederlermiş. Soğutularak bekletilmiş hamurun yine soğuk yuvarlanmış tereyağı ile harmanlanması ve ince ince istenilen ebatlarda açılması cidden bir maharet gerektirmekteymiş. Sonra istenilen derecede ısıtılmış fırına sürülünce de hamur katmanları arasındaki tereyağı katmanlarının bünyesindeki suyun buharlaşması ile de hamur katmanları yukarıya doğru itilir ve katmanlar arası meydana gelen boşluklar çıtır çıtır bir börek oluşmasına sebep olurmuş. İşte esasen zor lakin ehil ve mahir ellerde kolaylaşan bu mamul bilahare sıcak sıcak sokağa taliplilerine ulaşmak üzere sevk edilir. Ehil el ve taliplilerine ulaştıran el burada da Orhan Abimiz ve değerli eşi olmaktadır.    

Orhan Abi; 5 kız ve 2 oğlan çocuk babasıdır. Mezkûr imalatın neticeleriyle ve dahi günün zor ve kısıtlı şartlarında hiç yüksünmeden, arabeske dalmadan medar-ı maişet motorunu başı dik, alnı ak mütemadiyen ileriye sürmüştür. Şimdi biliyorum olumsuz konuşup konuyu küçültmek isteyenler var lakin çabalar ve neticeleri üzerinden bakılınca hiç de öyle dudak bükülecek vaziyet söz konusu değildir. Kızların birisinin arkadaşımız meşhur Çarkçı Başı İbrahim Pamir ile en büyüğünün ise yine Çeşme’mizin karakter kişilerinden artık aramızda olamayan Badili Kaya (Küçükkarabina) abimiz ile evli olduğunu biliyorum. Bu kadar çok çocuk, ekonomik ve sosyal şartlar böyle iken… Bunun kolay bir iş olduğunu düşünenlere, de buyur derler…    

Muhteşem bir hatıra ile nihayetlendirmek istiyorum. Yine Orhan Abi taze çıkmış börekleri ile Çeşme Sahiline gelir, “Ayfer’in Kahvede” deniz kenarında oturuyoruz, yaz ayları geliyor ya da gelmiş, Çeşmeli Gençler deyim yerinde ise tiril tiril giyinmişler, her biri kendince piyasa yapıyor. Çeşme’mizin muhteşem üçlüsünden Filika Hüseyin vaziyeti çok uygun, ayağında günün modasına uygun süper ütülenmiş krem rengi İspanyol paça bir pantolon, üste yine güzel ütülenmiş açık renkli bir gömlek, masada denize bakar vaziyette oturmuş sigara tellendiriyor. Ertan Otelin köşesinden Orhan Abi görününce hemen tavşankanı çay siparişi verildi, o güzelim böreklerden bir tane ısmarlandı. Orhan Abi, tepsiyi elindeki açılır kapanır sehpanın üstüne koydu, teksir kâğıdından mamul küçük pakete böreği koyup verdi. İşte şimdi tam da çay ve börek keyfi çıkarılacak zamandı. Derken Ertan Oteli köşesini muhteşem üçlünün bakiye ikilisi, memur “Uğur Tabakoğlu” ve “Jo Ahmet” (Pamir) döndü geliyorlar, Filika kendisine börek ortağı beklemediği ve arzu etmediği esasen de diğerlerinin sağda solda “onun böreğini nasıl yedik ama”, dedikodusuna katlanamayacağı için, derhal kâğıt içindeki böreği güzelce sarıp bir anda pantolonun cebine sokuyor. Sıcak böreğin bu haliyle sıkışınca dışına bıraktığı sıvılaşmış tereyağı, o güzelim ütülenmiş pantolonun ön sağ cebi seviyesinden dışarıya, aşağılara doğru akmaya başlar. Pantolon mahvolmuş lakin börek kurtarılmıştı, yani maksat hasıl olmuştur. Bunu yan masalardan bizle birlikte görenler katıla katıla gülüyorlardı. Filika’nın umurunda değil, o böreği kurtarmıştı…

 O dönemi ve sınır tanımaz şakaları bir kez daha hatırlarken, andığımız artık aramızda olamayan başta Orhan Abimizi, Jo Ahmet’i, Memur Uğur’u ve Filika’yı ve dahi Badili Kaya Abimizi saygı ve minnetle hatırlarken hayatta olan Çarkçı Başı İbrahim Pamir’e de sağlıklı ve uzun bir hayat diliyorum.