Heyamola Yayınları; “Kentler Dizisi” adı altında, edebiyatçılar, sinemacılar, şairler, gazeteciler, tiyatrocular, tarihçiler, şehir plancıları ve arkeologlar tarafından, birlikte ya da ayrı ayrı olmak üzere yazılmış, mezkûr kentin, doğup-büyüdükleri semtlerinin, başta ve öncelikle kendi anıları olmak üzere çocukluk, gençlik ve öğrenim hayatlarını ve semtin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, sportif ve demografik hayatı üstüne gözlem, söyleşi, hatıra, beklenti ve özlemlerini yansıttıkları bir dizi kitap yayınlamışlar. Heyamola Yayınları amaçlarını şöyle özetliyor: “Kentlerimiz hızla fiziksel ve sosyal değişime uğruyor ve yaşanılanlar kaydedilmediği için hızla unutuluyor. Buradan yola çıkarak o kentlerde ve semtlerde doğan yazarlara ulaşarak, kendi yaşamlarından yola çıkıp, bir bakıma kendi ve kentinin özgeçmişini kaleme almalarını talep ediyoruz. Ve sonuçta ortaya çok başarılı kitaplarla birlikte paha biçilmez bir arşiv oluşuyor.” Alkışlarımız bu çalışmalar nedeni ile Heyamola yayınevine…
Kitap, şimdilerde artık maalesef imar rantına kurban, binalar, fabrikalar, yollar, çarşılar ve buralara hayat veren insanlar ve insani faaliyetler üzerine duygusal ve nostaljik fonda Adana Kentinin tarihine, kentsel ve toplumsal değişim ve dönüşümüne, insan tipolojisine ve kültürüne, büyük ölçüde artık hatırlanmayan değerlerine detaylı ve kocaman bir ayna tutmaktadır, bana göre…
Kitaba
adını veren “Hergele Yolu” kitabın dibacesinde şöyle takdim edilmektedir; “Şimdilerde ‘Güney Adana’dan sayılan, o
zamanlar kentin tam da göbeğinde gidip gezmeye bile çekindiğimiz Yüzevler,
Reşatbey Mahallesi, Atatürk, Ziyapaşa, Gazipaşa Bulvarı gibi ‘zengin
semtlerinde’yse kendimize yabancı ve uzak saydığımız para babaları,
pamuk-buğday tüccarları, ağalar, çiftçiler yaşardı.
Tatlı bir mayışmayla birlikte
gözkapaklarımızı ağırlaştırıp öğle sonu uykularının tadını da kaçıran, yapış
yapış terden cımcılık olduğumuz bitmek bilmez yaz aylarında; sanki bir tek
buralarda, ‘bizim mahallelerde’ böylesine yoksulluk içinde yaşanırdı. O
yoksulluk bir de o yakıp kavurucu ‘sıcağı kıran’ yer yer sağlı sollu
okaliptüslerin gölgelediği Hergele Yolu’nda; bilinmez bir ressamın karakalem
tablosunda, yol kenarına teyellenmiş kerpiçten barakalara resmedilmişti.
Artık ‘Bakımyurdu Caddesi’
olsa da adı, orası yine ve her zaman bizim için ‘Hergele Yolu’ydu.
Kuruköprü’den yüz elli, iki
yüz metre kadar güneye yüründüğünde ilk kavşaktan sağa dönüşte başlayan, Adana
Şakirpaşa Havaalanı’na varmadan ucu görünen ‘bizim Hergele Yolu’muz…’
Yolun, havaalanı yapılmadan
çok önceki yıllarda, kesintisiz olarak arazinin ortasından Tarsus yönünde
ulaşımı sağladığı, biz yaştakilerin bilemeyeceği, o yılları yaşayanların
anlattıkları arasında.”
Hergele
Yolu’nun “Bakımyurdu Caddesine” evrilmesini de yazar şöyle aktarmaktadır; “Hergele Yolu’nun “Bakımyurdu Caddesi”
adıyla kayıtlara geçip bugünlere uzanışının öyküsü; Doğumevi ve Nuri-Zekiye Has
İlkokulu’nun olduğu yerde bulunan “Bakımyurdu”ndan besleniyor.
Halkın “Darülaceze” diyemeyip “Dellaze”
dediği “Bakımyurdu”, 70’lerde Döşeme Mahallesinde Yazlık Esendam Sineması
yakınlarıydaydı. O yıllarda kısa donlu bir çocukken daha; penceresindeki demir
parmaklığa yüzümü dayar, kadın erkek demeden saçları “sıfıra vurulmuş”, grisi
solup tanımlanmayacak bir renge bürünmüş entarili insanları acınarak izlerdim. Avluda
amaçsız gezinen, koşan, bağıran, belirli bir noktaya gülerek bakan, kendince
karşısındaki “birileriyle” konuşan bu hasta insanlarla dalga geçen, alay
edenler olurdu.
Darülaceze, sonralarda “Kuzey Adana”da, Kurttepe Köyü yakınlarında bir yere konuşlandı, adına da Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi denildi”
Kitap, ayrıca Adana Sinemaları ve Sinemacıları içinde adeta bir yıldızlar geçidi oluşturuyor. Başta Yılmaz Güney olmak üzere, gerek filmlerde akıllarda kalıcı rollere imza atmış, gerekse adeta bir yazlık sinema cenneti olan Adana’nın mezkûr bölgesine düşen sinemaların tek tek zikredilmesi… Müthiş ötesi, göz buğulatan anılar… Sinema deyince bizim kuşaktan bilinen tüm isimleri bilmeyen yoktur eminim. Yazlık sinemaların inanılmaz tılsımlı çekiciliği nasıl hatırlanmaz. Sinemalardaki, sonradan adlandırılmalarına benim de şahitliğim olan, beyaz, sarı ve kara gazozların, açacak şişeye sürtünürken çıkan seslerin yarattığı cazibeye kapılmayan yoktur. Kaynatılmış karpuz çekirdeğinin, ayçiçeğinin bu içeceklere ortaklığı ve oluşan lezzetin hala çaktırmadan dilimizin ilgili bölümünde hissedilir olduğunu zannediyorum.
Kitaptan
beni çok eskilere götürüp duygulandıran bölüm, özellikle çizgili pijamaları ile
un taşıyan hamalların benzerini, İzmir Kordon girişindeki mavnalardan çuvallar
içinde kum çakıl taşıyan hamalları hatırlayınca oldu. Niye duygulandıysam
artık, ama öyle… İşte bu paragraflarla sona geliyorum…
“Çok öncelerden, hazin bir kederle anımsanan, toz toprak içindeki daha asfalt katranının bulaşmadığı parke taşı Hergele Yolumuz… Fayton ve tek atlı araba tekerlek seslerinin, at nalı tapırtıları ve koşumundan yükselen müziğin, hüzünlü ve uzak resimlerden kulağımıza çalındığı… Bilinir ki bir duvar oyuğunda, paslı bir çinko damın oluğunda, bir demircinin örsüne inen çekiç sesinde, sırtına yaslandığı kahvenin duldasında, içindeki ustasıyla unutulmuş kalaycı barakasında, ne bileyim bir yerlerde, uzaklardan ağır usul gelen yoksul arabacı türküleri gizlidir… Sisler arasında üstü başı un içinde pijamalı hamallar, yaşlı bir kamyondan Tanoğlu Ekmek Fabrikası’na koşaradım un çuvalları indirir… Sekizgen köylü kasketi kaşlarına yıkık babam, Güney Sineması’nın altında Ülker’in deposundan, o günkü “rızk”ımızı çıkarmak için teneke teneke bisküviyi at arabamıza yükler… Bakıldığınca görülür ki o çocukluk yıllarımda bana dünyanın en uzun yolu gibi görünen “Güney Adana’da bir kıyıdaki Hergele Yolu’nda, şimdilerde esnafının hiç de iyi işler yapamadığı, eskiyi çok aradığı günler yaşanır”
Hele mahallenin girişinde bulunan Kemal Matbaası ki Canım Yurdumun en uzun grevine sahne olmuş bir işyeri olup çalışanı arkadaşımız Esat Çağlayan (Kel Esat) sebebiyle grev çadırı ziyaretleri kabilinden sık uğradığımız bir yerdir. Adana’da bulunan Kemal Matbaası’nda 1970’li senelerin sonlarında DİSK’e bağlı Basın-İş Sendikası marifetiyle gerçekleşen mezkûr grev, Türkiye İşçi Sınıfı tarihinde sınıf sendikacılığının önemli ve örnek grevlerinden en önemlisidir. İşverenin baskı ve sömürüsüne karşı toplu iş sözleşmesi hakkı ve sosyal haklar talebiyle başlatılan grev, işçilerin kararlı tutumuyla ses getirmiş olmasına rağmen 12 Eylül ile işveren lehine neticelenmiştir.
Kitabın
beni ziyadesiyle etkilemiş olmasının muhtemel sebeplerinden birinin de
üniversite yıllarımın başlangıç günlerinin mezkûr bölgede geçmiş olması olmalı,
oradaki hayatı ve yaşadığım evi bir başka yazımda anlatmak istiyorum,
becerebildiğim kadarıyla, bakalım…