Mustafa Abinin erken vefatı üstüne sıkıntı ve üzüntü yaşanmasın diye “Sahil Sıhhiye’de” eşi Hidayet Ablamıza bir vazife bulundu, nasıl bir vazife idi şimdi hatırlamıyorum… Hidayet Abla, inanılmaz çalışkan birisi olarak, idarede verilen görevi yerine getirip, tamamlayınca asıl vazife başına geçip 4 tane her biri ayrı havada çocuk yetiştirdi, evlendirdi, mürüvvet gördü… Hidayet Abla, iyi ve merhametli insan tarifinin hayat bulmuş halidir benim hatıralarımda. Bu yaşadıklarından ötürü, hayata serzeniş etmedi, küsmedi, yılmadı ve çok başarılı ve dengeli bir hayat sürdü. Yedirdi, giydirdi, ak pak gezdirdi, gecesini gündüzüne kattı Hidayet Abla… Tüm yaşananların tanığı oldu herkes Çeşme’de… Öğretim için her bir çocuğunu büyük bir özveri ile destekledi lakin günün genel ve yerel şartları bu arzunun gerçekleşmesine engel oldu maalesef… Akranımız sayıldığı için en yakından bildiğim İbrahim de çok başarılı olamasa bile çok çabaladı, çok didindi ve direndi günün manalı mezuniyetlerine ulaşmak için… O devirde okullu olmak, okula gitmek, orada kalmak, kalabilmek, oradan ilerlemek bugünkü kadar basit ve kolay değildi şüphesiz, ilkokul bitirme imtihanları, ortaokul bitirme imtihanları gibi bugün hiç hatırlanmayan bariyerler bulunmaktaydı… Peki; sadece sistem mi iyi ve kâmil insan yetiştirmek için münasip değildi, şüphesiz hayır, asıl sistemi yürüten işine gönül vermiş öğretmenler çoğunluk olmakla birlikte azınlıkta da çaresizlikten tercih edilen uğraş diye öğretmen kopyaları mevcuttur. Bunlar, “şimdi bunlara bulaşmayalım” edasındaki çoğunluğu etkisi altına almışlar görüntüsünü hep verirlerdi, asla ve kat’a öyle olmamakla beraber… İbrahim zaten son derece müşkül şartlarda deyim yerindeyse pamuk ipliğine bağlı şekilde okula devam ederken, yerli yersiz savunma yapamayacaklarını bildikleri öğrencileri deyim yerinde ise “eşek sudan gelene kadar dövme” konusunda mahir 3 kişiden biri olan “çapik” lakaplısına denk gelince pamuk ipliği koptu… İbrahim Okulu bıraktı…
Hepimizin bir büyüğümüzden bakiye elbiseler de okula gittiğimiz devirde, İbrahim bu klasik görüntünün dışında değildi lakin hepimizden ziyadesiyle farklı olan yegâne detay kravatındaydı… Genellikle gevşek, tam sıkılmamış, boyu da olabildiğince kısa lakin bir o kadar da geniş kravat bağlardı. Herkesin normal uzunlukla ve sıkılıkta kravat bağlamasına rağmen onun tercihi buydu, artık rahat mı ederdi, kendine bir tarz mı oluşturmaktaydı, yoksa bir şeyleri protesto amacı mı ile yapardı, bilinmez?
Kendisi çoğu Çeşmeli gibi yanlış hatırlamıyorsam Beşiktaşlı idi, lakabı da her ne sebeple hatırlamıyorum Beşiktaş’ın efsanevi futbolcusu “Sanlı” ya çıkmıştı lakin Beşiktaşlı Sanlı santrafor iken bizim Sanlı’mız kaleci oynardı. Çeşme Eski Hükümet Binasının arkasında top oynadığımız yaygın bilinen adı ile de Ali sami Yen’in olan taşlı topraklı zemininde kaleciliğini konuştururdu. Lakabı “Sanlı” olan İbrahim Gürsoy’un efsaneleştiği yerdi mezkur alan. Ali Sami Yen’in yan tarafındaki yüksek alan ve yıkıntılar ise seyirciler için adeta bir tribün vazifesi görürdü, inanın ki şimdiki statları hiç aratmayacak kalite ve tempoda tezahüratlar da yapılırdı bu maçlarda. Hele hele gençleri izlemeye gelen, izlediklerine eleştiri ve düzeltme girişiminde bulunan, zaman zaman da nasihat bağırışlarıyla Çeşmespor’da artık son dönem görevlerini yapan ya da futbol zevki için seyirci olan, aklımda kaldığı kadarı ile başta Çoşkun Kalkan, Nuri Ertan, Ekrem Çimen, Nuri Tarhan, Mehmet Korkmaz, Atalay Derici, Nejat Albayrak, Yıldıray Derici, İsmet Gökseloğlu başta olmak üzere büyüklerimizi hatırlamadan geçmeyeyim. Ve bu vesile ile artık aramızda olmayanları saygıyla anıp hayatta olanlara da sağlıkla mutlulukla dolu nice seneler dileyeyim. Bu büyüklerimizin alkışlarının ve tezahüratlarının kıymeti isimlerinin önemi ile muadildir, emin olun. Bu maçlarda hatırladığım kadarıyla kendisini hiç sakınmadan gelen şutlara karşı cansiperane, o taşlı toprak sahada yerden yere atıp müthiş kurtarışlar gerçekleştiren İbrahim, en fazla alkış alan kişiydi… Yine hatırladığım bu beceri ve kabiliyet ve feda düzeyinde futbola vakfı önemli takımlara terfi etmesine yetmedi, yetemedi… Bir de elden tutan olmayınca…
Biraz tercih ettiği hayat tarzına münasip ve özensiz davranışların çok etkili olduğu kabul edilen yaşadığı talihsiz sağlık problemleri sebebiyle hayatının son dönemini tekerlekli arabaya bağlı bir vaziyette geçirmişti. Bu hali kendisini hiçbir şekilde hayattan koparamamıştır. Sürekli tekerlekli araba ile dolaştı durdu, insanlarla muhabbetler etti, hayata karşı hep dirençli davrandı…
Arkadaşım,
komşum ve gayet düzeyli muhabbetim olan “nevi şahsına münhasır” hayat sürmüş birini
kaybetmiş olmanın maalesef derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mustafa Abi ve Hidayet
Ablamız ile dört evladından üçü artık aramızda değil, bu vesileyle başta aile
büyüklerini ve kaybedilen evlatları saygıyla yâd eder geride kalan Serdar
kardeşimize de sağlıklı uzun bir hayat diliyorum.