Saturday, April 03, 2021

ÜNİVERSİTE, ŞANLI ODTÜ ve HASAN TAN

 

Etimolojisi üstüne tutulan kayıtlara göre; Latince bir mevzuu esasında içtima eden ahali ya da müessese ve teşekküllerden mürekkep manasında “Universitas” sözcüğünden mülhem modern zamanlara ise “universitas magistrorum et scholarium” kapsamına terfiyen “öğrenciler ve öğretmenler topluluğunun” bilim ve araştırma yapması manasına kullanılagelmiş olup nihayet finalde de “city” ulanması ile de “kent” düzeyine sıçramıştır. Neymiş, bilim ve araştırma temelli birlikteliklerin oluşturduğu kent imiş. Bilindiği üzere Osmanlı’da da “Dar ül Fünun” ile karşılanmış ihtiyaç ve “fenler yeri” ya da “Hünerler, sanatlar, ilimler, fenler” manasında… Görüldüğü üzere hiçbir dönemde üfürükoloji ilgi ve uğraşı alanına girmemiş. Peki, bu kadar tariften sonra Canım Yurdumun mezkûr iştigal ve münderecata münasip “Üniversitesi” hangisidir diye soracak olursak kendi kendimize, hangisi birinci olur bilemem lakin ODTÜ ilk birkaç sırada yer alacaktır, onu biliyorum. ODTÜ 1980’e kadar, belki de biraz daha sonraya kadar sadece parlak öğrencilerin girebildiği bir üniversite olarak bizim de hayallerimizi süslemiştir. Bende hedefime ODTÜ’yü koymuş idim lakin aynı zamanda kapasite ve var olan bilgiyi cevaba çevirme kabiliyetinde, girenler kadar başarılı olamamış, geride kalmış ve birinci halkadaki üniversiteler yerine 2. halkadaki bir üniversiteye girme şansı yakalamış idim. ODTÜ bizim öğrencilik hayatı adına bildiklerimize ve öğrendiklerimize göre akademik kadronun niteliği ve gücü ve bu gücün öğrencilere öğrenim ve eğitim olarak yansımasının yanında harika bir kampüs ve hedef müthiş bir universe ruhu yaratmak yani kolayca anlaşılacağı üzere ODTÜ bir örnek, bir bayrak olarak bilimsel ve akademik özerkliğin doğası gereği muhalif olma iklimi de yaratmış bir güzel ve gıpta olunası camiadır. Hele bir de üniversitelerin asli unsurlarının birlikte karar ve yönetim süreci oluşturma başarısının zirvesi olarak ÖTK (Öğrenci Temsilciliği Konseyi), bu konu tek başına araştırılası bir olgudur, bilim adına demokrasi adına. Siz bakmayın oraya sadece öğrencilik dışı amaçlarla girebilmişlerin yaptığı karalamaya ve attığı çamura, orası “tam teşekküllü bir üniversite” idi, maalesef orayı ellerine geçirdikleri silah ve politik güç marifetiyle bir takım tarikatların hükümranlığı ve hükümdarlığı ve tetikçileri üzerinden 70’li yılların ortalarından itibaren adım adım yok etmeye çalışmalarına rağmen hala direniyor üniversite gibi kalabilmeye adeta didiniyor hala… Evet; 13 Şubat 1977’de ODTÜ Rektörlüğüne atanan misyon ekibi üyesi Hasan Tan, tarafsız çevrelerde ciddi manada tartışma yaratmış ve üniversite içinde ise hem akademik kadro hem de diğer asli unsur öğrenciler tarafından istifasına kadar kesintisiz ve katıksız reddedilmiş idi. Bir yerde okumuş, çok hoşuma gitmiş idi dönem itibari ile rektör olarak atanmasına büyük, topyekün ve etkili itirazın sloganı haline gelmiş; “Hasan Tan Defol” adeta kendisini ilelebet tanımlayacak bir mahlasa da kavuşmuş gibi idi. Uluslararası kabul görülmeyen profesörlük sıfatının bayağı da şık durduğu ilk örneğidir canım yurdumun mezkur muhteremi, neden bu unvanı kabul görmemiş idi şimdilerde cidden hatırlayamıyorum, belki makalelerin intihalinin mahir bir öncülü idi, belki de makalesi bile yoktu, belki de… , belki de… Canım Yurdumun çivilerinin sökülmesine ilk kerpeten vurucularının birlikteliği Aydınlar Ocağı yönetim kurulu üyesi de olan mezkur muhterem sadece istenmeyen rektör olarak kalsa idi emin olun tercih edenler ile bu tercihe katlananlar arasında kanun, usul ve mesleki etik tenakuzu deyip geçmek mümkün olabilirdi lakin muhterem tam bir misyon elemanı olarak öğretim üyelerinin kanundan doğan çalışma güvencesi ve rejimi üstüne kanun delmek başta olmak üzere bugünlerde çalışanların başının büyük ve temel belası olan sözleşmeli çalışma statüsünün ihdasını da gerçekleştirmiş biri olarak tarihteki yerini almıştır.  Bakmayın tarihteki yerini almıştır kelamının böyle altı çizilesi yazıldığına onu şimdi sadece akraba ve yakınları anımsamaktadırlar, şüphesiz tarih arşiv ve çöplük başta olmak üzere çok çeşitli departmalara sahiptir ve mezkûr muhteremde layık olduğu departmana kayıt düşülmüştür. Tıpkı ardılları ve öncüllerinin başına geldiği ve geleceği üzere…

29 Aralık 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Emre Kongar Hocanın anlattığı bir anı var, hani tam da konunun bir rektör atanması olmadığının her türlü karinesi vardır… “Yetmişli yılların sonunda iktidarda bulunan Milliyetçi Cephe Hükümeti kendi paralelinde bir mütevelli heyet atamıştı ODTÜ’ye. Onlar da Hasan Tan’ı rektör atamışlardı. Hasan Tan’ın atanması yasal olmasına yasaldı ama ODTÜ’nün Tan’ı rektör olarak benimsemesi olanaksızdı.

Tarihi bir olay yaşandı, tüm rektör yardımcıları, dekanlar ve bölüm başkanları istifa etiler. Üniversite Konseyi, Cahit Arf, ben, Rona Aybay ve Mustafa Doruk’tan oluşan bir “icra komitesi” oluşturdu. Komite, öğretim üyelerinin akademik yöneticilik görevini kabul etmeyerek rektörün yalnız bırakılmasını önerdi.

Bu öneriye birkaç istisna dışında uyuldu ve 9 ay boyunca görev kabul etmedi öğretim üyeleri. Dokuz ay sonunda Tan gitmek zorunda kaldı.

Sağcı basın bizim komiteyi “ihtilal komitesi” olarak niteledi ve hücuma geçti. Biz de basın toplantıları yaparak ve teker teker tüm parti liderlerini ziyaret ederek üniversitedeki direnişin siyasi olmadığını, tam tersine sokulmak istenen siyasete karşı bir hareket olduğunu vurguladık.

O sırada Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’dan bir haber geldi. Direnişin nedenlerini o da bizden dinlemek istiyordu. Gittik. Grubun sözcüsü bendim.

Olanları özetledim. Sunuşumun sonunda Semih Paşa, “Benim aklımı kurcalayan bir nokta var. Benim de üniversitem var, Harp Okulu. Orada çıt çıkmıyor, ODTÜ’de ise sık sık sorunlar oluyor. Bunun nedenini bana anlatabilir misiniz?” dedi.

Bu soruya nasıl yanıt vereyim diye düşünürken, Cahit Arf Hoca, “Emre, paşamın bu sorusuna ben cevap vereyim” demez mi? Üzerimden büyük yük kalktı.

Cahit Hoca’nın cevabı harika bir üniversite tanımıydı. Önce soru sordu: “Paşam siz Harp Okulu’nda öğrencilere ne öğreteceğinizi biliyor musunuz?”

Olumlu cevap aldıktan sonra devam etti: “Paşam işte sorunuzun cevabı burada. Biz ne öğreteceğimizi tam bilmiyoruz. Üniversite, gerçeğin araştırıldığı yerdir. Gerçek araştırılırken çeşitli fikirler ortaya atılır ve bunlar da tartışmayı zorunlu kılar.”

Prof. Cahit Arf, dünya çapında bir matematikçimizdir, resmi, on liralık kâğıt paralarımızı süslemektedir…

Hasan Tan’ın kim olduğunu bilen var mı? 

Görüldüğü ya da görüleceği üzere Üniversiteye rektör atama meselesi sadece ve sadece bir tayin değil topyekün bir zaptırapt meselesi gibi durmaktadır. Genelkurmay Başkanı alakalı, Amerikan misyon heyeti alakalı, siyasi partiler alakalı, dini makam ve kurumlar alakalı, tarikatlar alakalı ve dahası tüm bu tali konumdaki zevat alaka kurmayı kendine hak görürken, asli unsur olan akademik kadro ile öğrencilerin bu işe müdahil olmalarına karşı… Kargalar bile gülüyor gayri, bu olayda da olduğu üzere…


Saturday, March 27, 2021

İZMİRİM ve KENTLER DİZİSİ

 

Heyamola Yayınları; “Kentler Dizisi” adı altında, edebiyatçılar, sinemacılar, şairler, gazeteciler, tiyatrocular, tarihçiler, şehir plancıları ve arkeologlar tarafından, birlikte ya da ayrı ayrı olmak üzere yazılmış, mezkûr kentin, doğup-büyüdükleri semtlerinin, başta ve öncelikle kendi anıları olmak üzere çocukluk, gençlik ve öğrenin hayatlarını ve semtin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, sportif ve demografik hayatı üstüne gözlem, söyleşi, hatıra, beklenti ve özlemlerini yansıttıkları bir dizi kitap yayınlamışlar. Okurken müthiş keyifli bir iş olduğu kararına vardığım bir kombine çalışma, ilaveten tam da benim tarzım… Mezkûr seriden haberim, ilk önce dostumuz Gazeteci-Yazar Yaşar Aksoy’un “Soğukkuyu ve Bahariye” kitabını okuduğumda olmuş ve devamının olduğunu görünce hemen diğer kitapları da edinmiş idim sonra bir baktım ki diğer kentlere de yönelik benzer çalışmalar var behemehâl “Adana” serisini de edindim. O seriden de “Melekgirmez” başlıklı olanını okudum, müthiş…

Heyamola Yayınları amaçlarını şöyle özetliyor: “Kentlerimiz hızla fiziksel ve sosyal değişime uğruyor ve yaşanılanlar kaydedilmediği için hızla unutuluyor. Buradan yola çıkarak o kentlerde ve semtlerde doğan yazarlara ulaşarak, kendi yaşamlarından yola çıkıp, bir bakıma kendi ve kentinin özgeçmişini kaleme almalarını talep ediyoruz. Ve sonuçta ortaya çok başarılı kitaplarla birlikte paha biçilmez bir arşiv oluşuyor.” Alkışlarımız bu çalışmalar nedeni ile Heyamola yayınevine…

“İzmirim” serisinin henüz yeni okuyabildiğim 2. Kitabı da “Memleket Kolay terk Edilmiyor, Tilkilik” Gazeteci Duygu Özsüphandağ Yayman tarafından kaleme alınmış. Tilkilik semti demografisi 70’lerden sonra en fazla değişmiş İzmir kentidir, bilindiği üzere… Yazar, finalde bana göre müthiş bir tespit yapıyor, oradan başlayayım istiyorum.

“Tilkilikten başka semtlere, kentlere taşınanlar da kolay kopmadı buralardan kuşkusuz. Gidenler komşusuyla, dükkanıyla, eviyle, bahçesiyle birlikte gittiler buradan. “Çocukluğu insanın anayurdudur” demiş Brezilyalı romancı Jorge Amado. İncelikli şiirlerin, şarkı sözlerinin yazarı Şahin Çandır’ın gözlerini dolduran bir gerçeklikte görüyoruz o anayurdu; “İnsanın hiçbir zaman içinden çıkmayan bir şey vardır, kanı gibi dolaşır içinde. Onlar anılardır ve mahallesidir. Mahalleden kurtulamazsınız”.

Böyle bakınca anlaması kolay. Ee o zaman, gelenler de kendi “anayurtlarını” getirdiler beraberlerinde. Tarafımdan anlaşılmayan ise başka bir şey. Bu eski semtler birer kültür aktarıcısı, kentin kolektif mirasıysa onu hepimiz adına koruyup kollama yükü, göçle gelenlerin sırtına yüklenmemeli, öyle değil mi?”.

Müthiş anılar ve nakli kelamların bulunduğu bu kitap önerimdir hatta tavsiyemdir, satın alınıp okunmalı. Lakin aşağıdaki anı ise günün anlam ve önemini anlatması ve beyanımın tebarüzü bakımından fazlaca önemlidir. Aynen aktarıyorum… Yazarın babası şofördür ve müthiş bir serencam yaşanır…

“1964 senesinde yani 19 yaşındayken şoförlük kariyerine başlar. Gececidir.

64 sonbaharında bir sabah… Gececilerde bir hazırlık… Taksilerini gündüzcüye teslim etmeden önce yıkayıp benzinini doldurmuş, yağını koyma telaşı… Saat 05.00-05.30 sularında babam hazırlıklarını yapmış ancak arabayı henüz teslim etmemişken bir müşteri yanaşır yanına. Uzun boylu, sakallı iyi giyimli biri. Üzerinde içi kürklü, çok güzel bir süet gocuk vardır. Arka kapıyı açar, koltuğa oturur, çantasın yanına koyar, ceketini de çıkarıp çantanın üzerine… Babama seslenir:

“Turizm bürosuna gidelim”

Heykel’e gelirler. Uzun boylu, sakallı müşteri arabadan iner, “biraz bbekleyin” diyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Turizm Müdürlüğü binasına yönelir. 10-15 dakika geçer, gelen giden yok. Babam endişelenir. Meçhul müşterinin arka koltukta gocuğuyla birlikte bıraktığı fermuarlı, kahverengi çantayı açar, içi kitap doludur. Endişe katlanır.

Eyvah. Bir romancıya denk geldik, paramızı da alamayacağız bundan.

Sonra bakar ki ceket güzel, alacağını böyle tahsil edeceğini düşünür. O böyle düşünürken müşterisi çıkar gelir. Oturur. Kapıyı kapatır. “Müdürlükte kimse yok” der, “kapalı” Belki içeride uyuyan birini bulurum, düşüncesiyle gittiği yerden umduğunu bulamadan dönmüştür. Neyi umduğunu babam az sonra anlayacaktır.

“Marmaris’e kaça gidersin”

Müşterisinin epey sarhoş olduğunu fark eder babam. Parası da yoktur, diye düşünerek yüksek bir rakam söyler:

“400 liraya giderim”

Halbuki o yolun normal ücreti 250 liradır.

“Gidelim”

Bu kez çok para istediği için tereddüt eder babam, o kadar yolu gidecek d parasını alamayacak diye. Mezarlıkbaşı’na, Keçeciler yol ayrımına gelince oradaki benzinliğe girer. Benzin, yağı vardır ama niyeti, müşterisinin parasal durumunu yoklamaktır. Motor kaputunu kaldırır, yarım kilo yağ koydurur. Arabanın kapısını açar ve yoklamasını çeker:

“Biraz para verir misiniz? Benzin alacağım”

“Bende hiç para yok”

Motor kaputunu indirir, şoför koltuğuna geçer oturur babam.

“O zaman gidemem”

Aldığı yanıt, belki de meslek hayatının ilk adımlarında aldığı ilk hayat dersi olur babam için;

“Öyle bir şey ki insanlara bir sefer itimat edin. Paranızı Marmaris’te alacaksınız.”

Son derece kibar konuşan beyefendinin bu sözleri yeter, babamın marşı basmasına. Aydın – Marmaris yolu eskiymiş, Çine’den sonra 366 viraj varmış, ne gam. İkiçeşmelik’ten yukarı çıktığı gibi vurur Marmaris yoluna. Çine’de patlayan lastiği değiştirmek için durduğunda peynir, helva, zeytin, ekmek ve gazoz alır babam. “Ben yemem” der müşterisi.

“Yemezsen ben de götürmem! Madem yola çıktık, beraber yiyeceğiz.

Yolda neden parasız kaldığını anlatır müşteri. Ankara’dan sabaha karşı gelmiştir. O saatte otobüs yoktur. Bir bara gitmiş, orada soyulmuştur.

Dolambaçlı yollardan sonra akşam üstü bir sahil köyü olan Marmaris’e girerler. Şimdiki limanın olduğu yerde arabadan inerler. Karşıdan kahveden beş-altı kişi koşturarak gelir.

“Can Bey, hoş geldin”

“Can   Bey hoş geldin”

*****

Evet, Parası ödenir, güzel bir yemek ikram edilir, iyi bir otelde misafir edilir ve üstüne üstlük dönüş için de ilave para kazanabileceği 4 yolcu bulmasına yardım edilir.

*****

Bir yıl sonra…

Şoför baba askerdir… Amiral şoförlerine ödenen aylık bedeli almak için Heybeliada Vapurundadır. Güvertede sakallı, boylu poslu, şişesini gazeteye sarmış, şarap içen birini görür. “Marmaris’e götürdüğüm adam bu” der kendi kendine. Kalkar, yanına gider.

“Can Bey nasılsınız”

“Oo, merhaba! Neredensiniz?”

“Marmaris’ten”

“Kimlerdensiniz?”

“bne sizi Basmane’den Marmaris’e götüren şoförüm”

Kalkar sarılır babama…

“Seni eve götüreceğim, bizde kalacaksın”

“Kalamam, ben askerim. İnmem için özel izne gerek var” der. Neyse, Can Bey, Burgazada’da iner… Derken iki kişi çağırır askeri…

“Palet, gel buraya”

“Ne var”

Hüviyetlerini çıkarırlar.

“Biz siyasi polisleriz. Nereden tanıyorsun bu adamı.”

Anlatır babam.

“Ama bu adam siyasi… Biz bunun peşindeyiz, bununla niye samimi oluyorsun? İlgilenme sen bu adamla”

Neden sonra öğrenir ki babam, o Can Bey, Türkiye’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in komünist oğlu Can Yücel’dir. Bundan sonra Can Yücel’i gazetelerden takip edecektir.

Tafsilat için haydi kitabı okumaya… Teşekkürler, Duygu Özsüphandağ Yayman…

 


Saturday, March 20, 2021

ABD BASTIRINCA TUTUKLU BIRAKMA

ABD bastırınca behemehâl serbest bırakılarak ABD’ye gönderilen bir kişi daha var, Muzaffer Sherif… Muzaffer Sherif diyorum Canım Yurdumun vatandaşı iken Muzaffer Şerif Başoğlu idi lakin anlatacağım serencam ve badirelerden sonra Muzaffer Sherif’e dönüşüyor… Hani şimdilerde birileri dalga dubara geçme faslı ile “fırça gelince papaz gitti” diyor ya, ahada bunun bir başka örneği de budur. Esasen ve ne yazık ki tarihimizde bu kabil subukluklar hiç de azımsanmayacak şekilde defâatle tezahür ve tekerrür etmiştir. Ve, muktedir olup da bundan muaf ve vareste olabilmiş neredeyse yok gibidir. Gelelim, mezkûr sergüzeşte…

Sosyal psikoloji’nin, tüm dünyaca da kabul edilmiş biçimi ile deyim yerinde ise, babasıdır, Muzaffer Şerif Başoğlu. 1906-1988 yılları arasında yaşamış olup “Ankara Üniversitesi Psikoloji Bölümünün” kurucusudur... Varlıklı bir ailenin oğlu olarak Ödemiş’te dünyaya gelen M. Ş. Başoğlu, İzmir Amerikan Koleji mezunu olup İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümünü bitirir, bilahare Harward’da yüksek lisans yaptıktan sonra Türkiye’ye dönüp üniversitede çalışmak arzusundadır. Ancak Almanya’da konunun kendisinden daha yetkin hocaları ile çalışmak üzere bir süre geçirir. Dönem “Nazizm’in” yükseldiği, esasen de kapitalizmin dünya çapında yaşadığı büyük ekonomik kriz sonrası faşizmin kaotik ve fraktal uygulamaları sahneye konulmaktadır. Hoca, önceleri klinik psikoloji ağırlıklı bir çalışma tutturmuşsa da yaşanılan olumsuzlukların yansımalarına binaen sosyal süreçler üzerine yönelmiştir. Bilahare de doktora yapmak üzere tekrar Amerika’ya döner. Hülasa konu ile alakalı Dünya’ca en yetkin insanlardan biri olma yolunda koşar adımlarla ilerler. Lakin kendisini yetiştiren memleketine hizmet aşkı da her geçen gün artar ve nihayetinde gelir ve Ankara Üniversitesinde çalışmaya başlar, Dünyanın içine girdiği ırkçı sarmala karşı direnir lakin artık dönem öyle hiç de muarızlara göz açtırılan dönem değildir, esasen de kendisi için kazan kaynamaya başlamıştır. Canım Yurdumun yönetiminde tek parti CHP var ve CHP içinde de ırkçılığa yakın duranlar etkin ve hakimdirler,  

Canım Yurdumda, devletin çelik çekirdeğinin tariflediği ve beklediği duruşu göstermeyenlerin kolayca “komünist” olarak yaftalandığı dönemdir, çünkü Alman Faşizmi, fırtınalar estiriyordu önüne gelene aslında da kendisini iktidara getirenlerin planı doğrultusunda, emperyal güçlerin kendi aralarındaki çelişkileri temelli saldırıyordu amma ve lakin nihai hedef sosyalizmin başkenti SSCB idi. Şimdi böylesi bir halde Türkiye’nin zaten bir önceki büyük savaştan da ortağı olan Almanya’ya sempati duyması CHP içindeki antifaşistleri bile suskun hale getirmiştir. Evet, kazan kaynıyor dedik ya, hakikaten de öyle… Hoca, bir taraftan Üniversitede derslere giriyor, bir taraftan da Halkevi’nde seminerler veriyor, “Adımlar” ve “Yurt ve Dünya” gibi dergilerde yazılar yazıyor. Bilahare de bu yazılarının tamamını “Değişen Dünya” adı ile kitaplaştırıyor yazıların hemen hemen hepsinde ırkçılık tespiti ve analizi yapıyor ve de karşı duruşlar sergiliyor. 1944’te başını Nihal Atsız’ın çektiği bir grubun yine faşizme yakın duran Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı, üniversitelerdeki devrimci, yurtsever ve sosyalist hocaların ihbar edildiği mektup ile başlayan bir tutuklama fırtınası yaşanır. Tutuklanma piyangosunun vurduğu bir isim de Muzaffer Şerif Başoğlu’dur. Yargılamalar hukuk bir yana beka bir yana halüsinasyonları ile donanmış askeri mahkemede olur ve beklenen de gerçekleşir, 27 yıl hapis ve “Adımlar Dergisine kapatma… Reisicumhur İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saraçoğlu… Lakin başta Harward’daki arkadaşları olmak üzere Amerika’daki tüm bilim insanları ayağa kalkar, tepkiler karşısında Amerika Dışişleri Bakanlığı fazlaca dayanamaz ve  Türkiye’ye karşı tavır takınır lakin dönem itibari ile Türkiye Amerika’dan fazla umarı hatta korkusu da yoktur, başta krom olmak üzere Almanya ile yapılan değerli cevher satışı yeterli güvencedir mütalaası ile burnunun dikine gider. Derken, Canım Yurdumun ummadığı ve beklemediği gelişmeler yaşanır büyük savaşta ve Almanya’nın tekeri kırılır ve kaçınılmaz ricat başlar ve politik rüzgarlar başka taraftan esmeğe başlar. Ve, bingo, canım yurdumun değerli yöneticileri behemehal Almanya’ya savaş ilan ederler. Bunun, iç bünyeye yansımaları olacaktır şüphesiz, hemen hukuk reformları gündeme gelecek ve muhteremlerin ayağı suya değecektir. Neyse bu değerlendirmeleri konunun uzmanlarına bırakalım, biz Hoca’nın durumuna bakalım. 27 sene mapusluk ile cezalandırılan hoca tutuklandıktan 40 gün sonra serbest bırakılır. Devran dönmüştür gayri, şimdi de “meşhur ihbar mektubu yazıcıları” yargılanacaktır. Vallahi o da bir başka komedi ama bunu da uzmanlara bırakalım.

Hoca, serbest kalır kalmaz, hatta evine gidip eşyalarını bile alma lüzumu ya da gereği görmez, Ankara’ya inen bir Amerikan Askeri Uçağına sessizce ve alelacele bindirilir, uçağın rotası doğru Amerika’dır. Sen nelere kadirsin be Amerika… Daha o zaman devlet adamları kendilerine “şu fakir” sıfatını uygun görmemiş olduğundan, zinhar kullanılmamıştır bu ifade, bu ifade ünlü Türk büyüğü Kenan Evren zamanında icat edilmiştir, sonraki zamanlarda… Hani Güzelbahçe’deki evini satarken çıkan söylentilere binaen; “bu fakir reisicumhur ev satarsa” diye başlayan ve torpil, iltimas ve suiistimal dedikodularına cevap verirken, kelamları ile süslemiştir…

Hoca artık Amerika’dadır, kendisini davet eden üniversiteler arasında tercih yapmak durumunda kalır. Lakin artık SSCB’yi yok etmek üzere tezgahlanan oyun ters tepmiştir ve “eşeğini dövemeyen semerini döver” kelamı mucibince içeriye döner. Amerika’da Mccarthy’cilik diye bir “ihbar, işsizleştirme ve tutuklama” müessesi ihdas edilir, bu bir bakıma kendisini tekrar klinik psikoloji alanında verimli olmaya zorlar. Bu arada Türkiye pasaportunu kaybeder, tekrar almak istemez, ABD vatandaşlığına da geçmez, bu nedenle de ABD dışına da çıkamaz, vs vs.

Neymiş, bir söz ile 27 yıl hapis cezası kaldırılırmış, 40 günde serbest bırakılırmış, eve bile uğramadan uçağa binerek ABD’nin yolunu tutarmış… Neymiş, bilinenlerin ilkine bundan tam 80 sene önce bu memleket tanıklık etmiştir… İşte bugüne gülersen adama geçmişte yapılanları hatırlatırlar… Peki, ABD’nin bir tepkisine, 27 sene haksız hapis cezasına çarptırılan bir kişiyi, kim serbest bırakmış… Mahkeme tabii ki… İktidar da kim varmış… CHP… İktidarın birinci yöneticisi kimmiş İsmet İnönü… İkinci yöneticisi kimmiş… Fenerbahçe Spor Kulübünü ihya ve âbâd eden Şükrü Saraçoğlu…

Muzaffer Şerif Başoğlu’nun küsmesini, küskün kalmasını anlıyorum, tabii ki… Hoca bir daha Türkiye’ye gelmiyor. Hani keşke, “gavura kızıp oruç bozulmaz” sözü burada gerçekleşmemiş olsa idi… Dünyanın en önemli sosyal psikoloğunu yetiştiriyorsunuz ama sahip çıkamıyorsunuz…

Ben hocanın hikayesini, kendisi ABD’de Üniversite’de ders verirken yüksek lisans için orada bulunan ve kendisi ile görüşmek isteyip görüşemeyen bir öğrencisinin anılarından yaklaşık 40 yıl önce okumuştum ilk defa… Kendisinin Muzaffer Şerif Başoğlu’ndan, Muzaffer Sherif’e nasıl dönüştüğünün hazin hikayesini günün getirdiklerinin önemine binaen şimdi hatırladım ve yazdım… 

Saturday, March 13, 2021

ALİ RIZA SAĞIRBAY ve İZMİR HAVAALANLARI

Geçen gün Çiğli’den geçiyordum, tam da “Çiğli 2. Hava Ana Jet Üssü” levhasını görünce Çeşme’den komşumuzun oğlu, abimiz Ali Rıza Sağırbay’ın 1971 yılında uçağı ile eğitim uçuşu sırasında elim bir kazaya kurban giderek vefatı aklıma geldi. Oradan da İzmir’in Havaalanları ve mezkûr havaalanları ile ilgili anılarım geldi aklıma, tam da bir İzmir havacılık tarihi faslından… Hani yenidir filan denir ya, inanmayın siz bu tevatürlere, ilk havacılık müzesi nerede kurulmuş bir baksınlar, canım Yurdumun belki de ilk “Tayyare Sineması” nerede kurulmuştur bir baksınlar, ilk paraşüt kulesi nerede kurulmuş bir baksınlar, bazılarının hiç bilmediği hatta duymadığı ilk “deniz havalimanı” bile İzmir’de kurulmuştur. Bir baksalar “Türk Tayyare Cemiyeti” tarihine ya da lütfedip İzmir Valiliğine bilgi için başvursalar, Valiliğimizin vereceği bilgiler ışığında kafaları pırıl pırıl olacak ama önce ona sahip olmak gerekir şüphesiz. Anlayacağınız İzmir tarihi ile Havacılık tarihimiz Cumhuriyetimiz ile yaşıttır nerdeyse.

Çiğli Havaalanı denilince aklıma, bir çocuk olarak adını ilk kez duyduğum 1971 yılı gelir, o meşum yılın 10 Şubat’ında eğitim uçuşu sırasında bir uçak düşer ve maalesef 2 Havacı Subay kurtulamayarak hayatlarını kaybederler. Bu, biz çocuklar için radyodan duyulan bir haber olarak kalacaktı belki ama maalesef komşumuz Nuri Sağırbay’ın evine ateş topu düşmüştür ve tüm komşuları derin bir üzüntü sarmıştır. Genç, başarılı ve aynı zamanda komşumuz Ali Rıza abimiz artık yoktur, sonsuzluğa uğurlanmıştır ve artık her birimiz kendisini son gördüğümüz hali ile hatırlayacaktık. Ben kendisini deyim yerinde ise tam bir “çakı gibi” denilir ya işte tam o hali ve çok sevdiği üniforması ile görmüştüm ve kendisini hep öyle hatırlarım, o artık dünya durdukça hiç yaşlanmama tahtına çıkmıştır. Sokağımızın 3. Havacı subayıdır, 1. si ise Halide Teyzenin oğlu Avni Öztin, ki oğlu Bahadır ise çocukluk arkadaşım olur, hatırladığım sonradan generalliğe kadar yükselmiş olduğu. 2. si ise daha önce bendeki anılarına binaen yazmaya çalıştığım Uğur Taylan idi. Gerçi bir başka komşu oğlu Osman Kabasakal da Hava Harp Okuluna bir süre devam etti lakin tam nedenini bir türlü öğrenemediğimiz şekilde devamı gelmedi, ayrıldı okuldan, sivil hayata döndü… Ali Rıza Sağırbay, artık Türkiye Havacılık tarihinin şehitleri arasında yerini almış idi. 2000’li yıllarda oğlum Yaşar Çilek’in birden havacılık ile ilgilendiğini fark edince kendisine o tarihlerde yaşadığım Ankara’da bir “Havacılık Müzesi” olduğunu söylemiş idim, büyük bir keyf ile gezmeye gitmiş. Dönüşte hem havacılık hem de müze üstüne konuşmaya başladığında, evvelemirde bahsettiği konu, şehit listesinde gördüğü ve Çeşmeli olması hasebiyle de detaylı okuduğu ve hatırladığı Ali Rıza Sağırbay olmuş idi. O gün bir taraftan üzülerek bir taraftan da duygulanarak konu üstüne konuşmuş ve anılarımı aktarmış idim kendisine…

Evet, İzmir’in bu havaalanı “babalarımızın çocukluğunda” inşa edilmiş olup NATO severlerin hatırlamak isteyenlerince de kolayca hatırlayacağı üzere, Canım Yurdumun NATO’ya girişi ile birlikte de ihya edilmiş ve hatta “Küba Krizi” döneminde ABD-SSCB pazarlık masasında yerini almış bir havaalanıdır. Anlatmak istediğim çok şey var ve dağıtmadan aktarayım istiyorum.

Diğer taraftan, 1974 yılı lisede öğrencisiyim, okullar sömestri tatiline hazırlanıyor, o zamanlar bu tatilin adı “15 tatil” ya da “Şubat tatili” diye bilinirdi ve şubat başında başlar yaklaşık 2 hafta sürerdi. Dönem itibari ile yatılı okuduğum okulun öğrencileri arasında çok sayıda ailesi Almanya’da olan arkadaşımız var ve yavaş yavaş tatili birlikte geçirmek üzere yolculuğa hazırlanıyorlardı. Ve maalesef o günlerde bir sabah, “Cumaovası Havaalanında” bir uçak kazası yaşanır ve 15 tatili ailesi ile geçirmek üzere yolculuk yapan 2 okul ve yurt arkadaşımız hayatını kaybeder. Bu kaza üzerine inanılmaz tartışmalar yürütülür dönem itibari ile, yok pilotaj hatası idi, yok havaalanı yanlış yerde idi, yok havaalanında olması gereken teknik donanım yok idi, yok pistler yeterince uzun değil idi, tıpkı bugünlerde Tv’ler de arz-ı endam “bildikleri yanıldıklarına yetmeyen” uzmanlar gibi o dönemin sahte uzmanları yazılı basına geyik muhabbetini aratmayacak beyanatlar veriyorlardı. Neyse sonuçta, havaalanı uçuşlara bir süreliğine kapatılıyor ve 1987 yılına kadar sivil uçuşlar ilave yapılan bir terminal binası marifeti ile “Çiğli Askeri Havaalanından” yapılıyordu. 70’li yılların ortalarında, yaz ayları boyunca neredeyse her hafta perşembe günleri “Çiğli Havaalanına” gider gelirdim. Pistini bilmem ama terminal binası o günün şartlarına göre fena sayılmaz hatta şimdilerin dünyasında bir dolu ülkenin başkent dışındaki havaalanlarından daha güzel idi.

Sonraları, başta askerlerin kazaların devam etmesi halinde sorumluluk almayacaklarını açıkladıkları bu fizik ve teknik koşullar “bilmeyen bilgiçlerin” diline çok pelesenk olmuş olup İzmir’in 3. Havaalanının temelinin atılmasına sebep olunur. Kaklıç diğer adı ile Sasalı Havaalanı, Çiğli Askeri Havaalanını biraz geçince, iklim koşullarının görece ehvenliği, topoğrafyanın ve hava akımlarının mülayimliği, rüzgar koridorlarının münasipliği, yaklaşım alanlarının mülkiyeti gibi başat kriterler ve konunun uzmanı askerlerin de ısrarları ve görüşleri mucibince inşaat gerçekleştirilir… Hülasa şimdilerde bu birbirine çok yakın ve paralel 2 havaalanı, yatar orada Çiğli’de… Şimdilerde bir ara tekrardan aktif hale getirileceği söylenirse de konunun beklediği aşikardır. Hani böyle bir ihtiyaç var mı idi de Süleyman Demirel’in devr-i iktidarında böyle bir yatırım yapıldı, bilemiyorum, lakin Organize Sanayilerin ve devasa liman planlarının öne çıkardığı bir gerçek gibi durmakta. Zaten uzun zamandır ve bilinmeyen nedenlerle “Cumaovası Havaalanı” için çuval çuval olumsuz kelam eden zevat artık sulh salah olmuştur gayri, atıl duran bir modern havaalanı envanterine binaen… Yani ve acaba “bilmeyen bilgiçlerin” böylesi bir görevi mi vardır, ahada kuşa bak misali hoppp yeni bir inşaat projesi…

Tekrar konuya dönersek, 1987’den sonra Cumaovası Havaalanı yeni düzenlemeler ile; ki bu yeni düzenlemeler birkaç yıl sonra eskiyecek ve yeniden, yeni düzenlemelere ihtiyaç olacaktır… Belki de doğu toplumu olma karakteristiği, az düşünüp çok iş yapma geleneği depreşmiştir ya da yeni isim verilecek ya, haydi yeni düzenleme yapalım deniyor, bilemiyorum gayri… Hani, havaalanını yeni düzenleme ile Adnan Menderes Havaalanına dönüştürdünüz ya, kardeşim ne istediniz Allah aşkına, nesi rahatsız etti de, Kanuni Sultan Süleyman ordularının toplanma yeri olmasına istinaden, taaa Osmanlı’nın Yükseliş döneminden beri “Cem Ovası” olarak bilinen bilahare de “Kurtuluş Savaşı” sonrası “Cumaovası”na dönüşen ilçenin adından da, Menderes olarak değiştirdiniz.

Yani ve mesela anlayacağınız, Güzel İzmir’imizin havaalanı serencamı öyle zannedildiği ve söylendiği gibi çok yeni değildir. Ayrıca gördüğüm bir levha, şahsımda kayıt altına alınmış ne kadar da çok bilginin hatırlanmasına vesile olmuş, hay Allah… Başta; komşumuz ve abimiz Ali Rıza Sağırbay olmak üzere diğer komşularımız Uğur Taylan ve Avni Öztin’i de saygı ve özlemle yad edelim, bu vesileyle.    

 

 

Sunday, March 07, 2021

KUZEN SABRİ GÖÇMEN

 

Geçen hafta kuzenim Sabri’yi maalesef sonsuzluğa uğurladık, her ölümde olduğu üzere sadece geride kalanlara derin üzüntü düşüyor ve bunu hafifletecek herhangi bir şey de olmuyor, maalesef… 91 yaşına girmiş ve hafıza sorunları yaşıyor olmasına rağmen Teyzemin içine nasıl bir ateş topu düşmüş olduğunu, diğer insanları bilmem ama ben hissediyorum hatta görüyorum. Çok büyük acı… Ölüm şüphesiz doğum kadar tabii bir sonuç lakin zamansız ve sırasız olunca, katlanması çok zor…

Kuzen her daim hayatın içinde kalmayı hep becermiş ve kendi meşrebince bunu gerçekleştirmiş idi. Kendi algılaması ve yorumu mucibince bir hayat tutturmuş, analizi, eleştirisi ve yorumu hep kendince olmuş ve tavizsiz bu doğrultuda devam etmiş idi. Her şeye rağmen hayata bağlı kalmayı becermiş, adeta şair-i muazzama Nazım Hikmet’in “Yaşamaya dair” şiirindeki deyişi ile “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,” son dakikada bile ağaç dikmeye çalışıyormuş. İşte o meşum günde de son aldığı erik ağaçlarının dikimi için bahçeye gidiyor ve maalesef. Kalp krizi… Geriye artık yalnız yaşanmışlıklar bırakarak sonsuzluğa intikal.

Çocukluğumuz tüm kuzenlerin mutlaka bir araya geldiği uzun zamanlar geçirdiği dönemlerdi, ama çalışma ama yardımlaşma ama eğlenme ama hasret giderme babında, şüphesiz ki bu saydıklarım büyüklerimizin gerçekleştirdiği şeylerdi, sonuçlarından yararlanma ise bizim. Mezkûr yıllar 60’lar olunca ve ulaşım zorlukları da göz önünde tutulunca bu sık sık bir araya gelişlerin kıymeti daha da artmaktadır. Yaklaşık yaşlarda Dayının 2 oğlu, bir teyzenin 2 oğlu, diğer teyzenin 3 oğlu ve ben, 8 erkek çocuk, kızlar da vardı lakin doğru olup olmamasından ziyade gelenek gereği bu haylazlıklara ve şamatalara çok fazlasına dahil olmazlardı, aman Allah’ım, şamatanın boyutunu ve sıkıntılı sonuçlarının neler olabileceğini kestiriyordur insanlar. Kırılan “fenerler” ya da “lüksler” ya da camlar mı, ya da paramparça yastıklar mı, sonuçta yenilen fırçalar mı yoksa bazen yenilen dayaklar mı… Ama hepsi de geçirilen muazzam eğlenceli zamanların diyeti babında katlanılır şeylerdi…

Bu ağırlıklı yaz aylarında bir araya gelmelerin, özellikle de Çeşme’de bir araya gelişlerin, en hüzünlü ve arzu edilmeyen tarafı da ayrılıklar idi, yani teyze çocuklarının tekrar kendi köylerine dönüşü… Devir itibari ile Çeşme’de İzmir Otobüslerinin hareket yeri de şu andaki Çeşme Taksi Durağının orada Kale Burç dibi idi ve Kalenin de ağırlıklı kullanılan tek kapısı da Burç altındaki küçük ve dar kapı idi. Teyzelerin şimdiki Belediye Binasının hemen yanındaki otobüs yazıhanesinden biletleri alınır, ki bu biletleri hep dayım alırdı, artık bedelini kendi mi öderdi yoksa sadece satın almaya aracılık mı ederdi bilemiyorum ve yine dayımın da içinde olduğu “büyük kaçış” oyunu tam otobüs hareket edeceği sırada başlardı… Otobüs hareket saati gelmiş, harekete ait son anons yapılmış ama teyze çocukları yoktur ve maalesef onları arayacak vakit de yoktur. Teyze çocukları Kalenin içine kaçıp gizlenmişlerdir. Artık Dayı numaradan kızmış görünüp, çocukları bulup sonradan kendisinin getireceği sözünü verir… Yine kocaman bir zaman yaratılır birlikte vakit geçirmek için… Şimdi düşünüyorum da o koca ciddi ve sert Dayı nasılda oyunlar içinde olur ve biz kuzenleri mutlu edermiş. Bu vesile ile artık hayatta olmayan hem dayımı hem de kuzenimi bir kez daha özlem ve saygı ile yad ediyorum.

Kuzen, Sabri, müthiş bir sapan imalatçısı ve kullanıcısı idi, enteresan bir avcı idi hani derler ya “deveyi dizinden pireyi gözünden” vuran cinsinden idi… Hatırladığım en iyi sapanın zeytin ağacından alınan çataldan yapıldığını söylediği ve her zeytine bakışında aradığı yegâne şeyin sapan yapılacak bir çatal olduğunun anlaşılmasıdır. Çocuğun gözünde zeytin ağacı ile sapan imalatının ne kadar iç içe olduğunu ilaveten belirtmeye gerek yoktur zannederim. Gerçi akıl baliğ olunca terk ettiği avcılık işine hep karşı çıkmışlığımı hatırlarım ama dönem ve bizim döneme mütenasip çocukluğumuz…

Ailesinin tütün sezonu sonu; Sabri’yi Çeşme’ye romatizma tedavisi için “kum banyosu” yapmaya göndermesi ise bir başka safahattır, anlatılması açısından lakin ben kısaca değinip geçeceğim. Neden tütün sezon sonu çünkü Sabri müthiş becerikli ve çalışkandır, tütün kırmak (yaprak toplamak) ve tütün dizmek açısından (tütün yaprağının kurutulmak için dizilmesi) bizim 4’ümüzün ya da 5’imizin yaptığı işi yapardı ve bu yüzden o süreç tamamlanınca izne çıkardı adeta… Sabri’yi Çiftlik’te henüz adı “Altınkum” olmamış “Arka Deniz’e” götürür, o zaman ki müthiş kum tepeleri arasında güneş altında; ki emin olun sanki bir film platosu güzelliği ve özelliğinde idi, yaklaşık yarım metre derinlikte kızgın kuma gömer, sadece başını koruyacak şekilde siyah şemsiyeyi yerleştirir giderdik yakınlardaki bir tarladaki işimize, birkaç saat sonra gelir şemsiyenin yeri değiştirilir, su içme ihtiyacı giderilir, bu fasıl 10 ya da duruma göre 15 gün sürer idi. Sabri’nin beyanına göre bu kızgın kumlarda mezkûr sürelerde gömülmek tüm kış ayları boyunca kendisini daha iyi hissetmesi adına çok faydalı imiş, bilemiyorum, beyan böyle lakin şimdilerde deniz suyu ile ısıtılmış çakıl taşı tedavilerinin sunumuna bakılınca da sanki beyanlar doğru gibi görünüyor.

Kuzen ile ilgili en fazla güldüğüm ve akılda kalan konu ise, Lise öğrenciliği sırasında yabancı dil dersinin Fransızca olması ve bu konuda başarısızlığının seviyesi idi, tam da bazı komedi filmlerindeki yabancılar ile konuşan çocuk replikleri ile tıpatıp benzeşmesidir. Sonradan kendisi de öğretmen olunca kendisi karşısında kendi öğretmenlerinin yaşadığı zorluğu yaşamış mıdır bilemiyorum. Öğretmenliği döneminde ilk görev yeri Ağrı ili Tutak ilçesinin bir köyünde iken dönemin ruhuna uygun haberleşme yöntemi mektup ile sık sık yazışır idik, sonra Manisa’nın Sarıgöl ilçesinin bir köyüne kendisini ziyarete gidişim bilahare de Uşak’ın bir köyünde ziyaret edişim dönemlerinde uzun uzun muhabbetler ettik.

Sigara tellendirmeyi, akşamları bir ya da birkaç bira içmeyi mesleğinin bile fevkinde bir başarı ile deruhte etmiş olması kendisi açısından hiç unutulmayacak bir tespit olsa gerek. Unutkanlığı, cep telefonu bile kullanmaması gibi daha çok detay var yazılacak lakin yer bu kadar… Nurlar içinde ol, seni hep bu halin ile hatırlayacağız sevgili kuzenim.

 


Saturday, February 27, 2021

ÇEŞME’DE YAZLIK SİNEMALAR

 

Yazlık sinemalarda; açık hava olması hasebiyle dolunay çok tercih edilmeyen bir durum olmasına rağmen biz ilgi ya da sevgi duyduğumuz ama anne ve babası ile sinemaya gelmiş muhtemelen de ilgimizden bihaber kızı ya da oğlanı görmek için bunu fırsat bilerek yer seçerdik kendimize, hani tam da “ayın şavkı vurur yüzün üstüne” misali… 

Bizim Kasabada yazlık sinemaların merkezi önceleri ve aslında “Ilıca” idi, şimdiki Postanenin (PTT) tam karşısında bir, şimdiki Migros’u Şantiye yönünde geçince hemen köşede bir, Şantiye’de de bir adet yazlık sinema bulunmakta idi galiba adı da “Site Sineması” idi, bu yüzden bir grup arkadaşımla birlikte sayısız kez Ilıca’ya yayan gidiş gelişimiz vardı üstelik yaz ve kış saati uydurması daha icat edilmediğinden güneşin kavuşması geç saatlerde olduğundan film geç başlar ve geç biter idi bizde eve çok geç dönerdik, güzel yolculuklar idi bunlar, neler konuşmazdık ki yürürken… A dan Z ye her türlü bilim ve bilim-kurgu söz konusu olur bu muhabbetlerde ama illaki “astronomi” zannedersin ki hepimiz olacağız birer astronot-kozmonot… Dünyayı ABD ve SSCB’nin uzay keşif rekabetindeki başarıları ve başarısızlıkları meşgul ediyordu, taraf yazarlar köşelerinde “en tarafsız taraftar” edası ile gözler kör olmuşçasına ama ağırlıklı ABD yanlısı propaganda gazı ile pohpohlanıyor, bundan etkilenmemek söz konusu olabilir mi, gerçi Jules Verne’nin “Aya Seyahat” kitabı okunmuş ama hala aklın almadığı şeyler var ki üstüne fart-ı muhabbet… Güzel güzel muhabbetin etkisinden ancak şimdiki Atilla Polat Sitesinin oralara geldiğimizde yağan çiğin yüzümüze vurması ve fahiş serinliği hissetmemiz ile ayılırdık. Zor ama bir o kadar da keyf aldığımız yürüyüşlerdi bunlar, kimin umrunda eve çok geç gelinecek, evde anneden ya da babadan fırça yenilecek ya da zaman zaman birkaç tokat… Sabah yeniden aile ile erkenden kalkılacak ve ailenin faaliyetleri içinde bize düşen görevler yerine getirilecekmiş, olsun… Serde delikanlılık var, fırça da yenir, gerekirse birkaç tokata da katlanılır, sabah erkende kalkılır, görevler yerine getirilir ama bu taraftaki keyf alınan işlerden de taviz verilmez, hay Allah… Ne güzel günlerdi, hayali bile cihana değer, şimdilerde…

Çeşme’de önce 1, şimdiki Çapa Restoran’ın yerindeki Sahil Sineması ki işleticisi sonradan Çeşmeli olan Ankaralı Ratıp Bey ve eşi Ayfer Hanım idi, sonra da 2. cisi de açılmıştı, Kale Sineması ve hatırladığım dönem itibari ile her gece “lebalep” doluyor olması idi. Ratıp Beyin oğlu Levent ile benden küçük olmasına rağmen nasıl başladığını hatırlayamadığım bir arkadaşlığımız oluşmuş idi bir vade, işte bu vadeye denk gelen günlerde film öncesi ve arası gazoz satışı işinde de bedelsiz ama film izleme sevdası uğruna çalışmış idim. Şimdilerde artık hayatta olmayan Levent’i de bu sayede saygı ile anmış olalım. Gazoz kapağının açılmasının tılsımı, açarken çıkan ya da çıkarılan ses, bizlerin “buzzz gibi” deyişi, arasıra da dişleri dökecek cinsten buzz denilişi, ama illa da bizlerin tabii ki beleşe içtiğimiz muazzam lezzet, hem de gerçek manada yerli ve milli gazoz… O dönem Sahil Sinemasının en muhteşem locasını da hemen yandaki oldukça büyük olarak hatırladığım “Horasanların Evinin Terası” oluşturur ve biz de gıpta ile bakardık onlara, onlar nasıl bakarlardı şimdilerde hatırlamıyorum. 


Daha da önce her türlü faaliyete ev sahipliği yapmış tarihi “Kervansaray” da bir dönem yazlık sinema olarak işletildi. Hatırladığım ana giriş kapısının giriş yönünden solda bulunan merdivenlerden çıkılınca bulunan makinist dairesi ile tam karşıda oldukça büyük bir perdesi vardı. Ana giriş kapısının ise dışarı ile irtibatı kocaman bir çarşaf asılması marifeti ile kesilmiş şekilde idi. Kaç yaz yazlık sinema olarak faaliyette kaldı onu şimdi hatırlayamıyorum lakin fazla olmaması gerekir. Gerçi Sahil sinemasının açılması ile fazlaca bir şansının olamayacağı da açık idi. Kervansarayın ortasında ise sıralanmış tahta sandalyeler ile seyir alanı oluşturulmuş idi. Kervansaray’ın oradaki sinemaya gidemediğimiz zamanlar ki, sinemaya o dönem çok sık gidemiyorduk, sinemanın tam karşısındaki “Üretici Toptancı Haline” sebze taşımaya babama yardım ederken, çok sever mi idim bilmiyorum lakin kulağa hoş gelen ve davetkar replikler dinlerdik.

12 Mart askeri faşist darbesinin zapturaptından yeni yeni çıkmaya çalışan Canım Yurdumun, ne yöne evrilmesi gerektiğine tam karar veremediği yıllarda ise, birbirinin nerdeyse kopyası konuları hatta replikleri olan aşk ve sevda filmleri, zengin kız fakir oğlan ya da tam tersi, başrol oyuncularının ki ağırlıklı Engin Çağlar, Ediz Hun, Emel Sayın, Filiz Akın, Türkan Şoray, Kuzey Vargın, Murat Soydan, Kartal Tibet, Kadir İnanır başta olmak üzere rol aldıkları bu yapıtlar denizden gelen mis gibi iyot kokusu altında izlenirdi. Ay olmazsa bile tüm sahneyi etkisi altına almış yıldızların altında bu güzel aşk filmlerini, bazen film izleyen aşkların fısıltıları ve göz yaşları eşliğinde izlenmesine de tanıklık etmeler. 

Televizyonun yaygın olmadığı dönemin en önemli eğlence aracı idi sinemalar, özellikle de yazlık sinemalar. Okullar kapanmış, yazlıkçılar da gelmiş, bir hayli artan nüfusun da eğlendirileceği yerler gerek şüphesiz. Film aralarında satılan gazoz ve çiğdem çekirdeği, en önemli ve ulaşılması gerekli ilave eğlenceliklerdi, bu eğlenceye aracılık edenlerin, gazozu “dişlere keman çaldırır” diye soğukluk seviyesini belirtir şekilde ve son derece davetkar ve çekirdeği de “sıcacık taptaze çiğdem” diye takdimi muhteşem gelirdi bizlere. Mezkûr aracıların bu çığırtkanlıklarına, talepkârların, “Gazozcu, 2 tane ver, bak soğuk değilse geri veririm haa” ya da “iki külah çiğdem ver oradan” sesleri karışır giderdi ama rahatsızlık vermezdi bizlere.

Sinemada yaşanan aşklar, ya da yaşanan aşkların sinemaya sarkan bölümleri ya da filmlerdeki aşkların insanlardaki tezahürleri ya da tüm bunların aritmetik ya da geometrik artışı ya da ortalaması hayatlar yaşanırdı, acaba bende mi böyle olurdu bilemiyorum lakin şimdilerde bir kuşak büyüklerimizle konuştuğumuzda da hatıraları süsleyen bu başlıktaki konuların benzerleri anlatmaktadırlar.    

Duhuliye 25 Krş ile başlayan ve küçük kasaba çocuklarını hayal dünyalarında bambaşka alemlere taşıyan bu tılsımlı kısa serüven o dönemdeki büyüklerimizin sosyal ve siyasal hayatlarını nasıl etkiliyordu, kim bilir. Tam da bu hayaller ile 90’lı yılların sonunda o dönem yaşadığım Ankara’da tekrar sahne alan yazlık sinemalara birkaç kez gittim, harika hülyalarla ve hatıralarımı yad etmek maksadı ile ne yazık ki nostalji olsun diye yerleştirilen tahta sandalyelerden başlayıp, havanın soğukluğundan şikayetlenmeye kadar konforumuza aykırı gelen fizik şartlardan ötürü filmleri yeterince keyf alarak izleyememiştim. Demek ki, zaman, mekân ve teknik terakki…

Saturday, February 20, 2021

BAHTİYAR OL NAZIM

 Başlık; büyük usta, şair-i muazzama Nazım Hikmet’in eşi Vera Tulyakova Hikmet’in kitabının adı. Kitap kısa ömrün uzun hikayesini kaleme almaya yönelik. Nazım Hikmet öyle bir insan ki, oku oku bitmez, yaz yaz bitmez kabilinden adeta bir derya deniz misali. Konumuzun içine dalış ise, büyük şairin büyüklüğüne mütenasip tanımlamalarla ama genellikle de eşi Vera’nın ve kızı Stephani’nin anılarından oluşan koca hayatı, ki başlıkta adı verilen kitapta geniş biçimde toplanmış anılara dayalı, Arif Keskiner ve M. Melih Güneş “Nazım’ın evinde, Vera’nın Sofrasında” adını verdikleri kitaplarında muhteşem derlemişler; Nazım’ı seven, tanıyan, yazan, düşünen, anlatan kim varsa, onlarla görüşerek, konuşarak ve yazışarak, Aziz Nesin’den, Yaşar Kemal’e, kimler yok ki…

Nazım; O ki, “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan” diye tariflediği Yurdunun sınırlarını, kendisini her şeyi ile sınırlamaya, tam saha pres ile yok olmaya mahkûm etmeye çalışan, kefere takımına rağmen konulan tüm sınırları sınırsız aşan, dört nala gelişi dünyanın dört yanına yayılmışlığa dönüştüren ulu çınar…

Mezkûr kitaptan, çaresiz kalarak yurt dışına gitmeye çalışırken aldığı yardımın belgeleştiği bölüm…

MMG: Nazım hikmet’in Türkiye’den kaçmak zorunda kalmasıyla ilgili olarak pek bilinmeyen bir olayı Semiha Hanım’dan dinlemiştim, hafızamı ve bilgimi tazelemek için sizden de tekrar dinlemek istiyorum. Cahide Sonku’nun, Nazım’ın kaçması için haber vermesi meselesi… Nazım Hikmet hapisten çıktıktan sonra askere almaya çalışıyorlar ve annenizden bildiğim kadarıyla Nazım’a bunu haber veren Cahide Sonku.

ZB: Cahide Sonku’nun o zamanki kocası tütün kralı, söyleyeceğim adını, meşhur, onunla evli, İhsan Doruk’la. Park Otel’in karşısında Kunt Apartmanı’nda oturuyorlar. Menderes, Celal Bayar Park Otel’e geldikleri zaman orada kalıyorlar, bazı akşamlar eve geçiyorlar. İhsan Doruk o zamanlar Cahide ile evli ama bu ziyaretlerin hiçbirine Cahide katılmıyor. Katılmıyor, öyle bir dik duruşu var. Onların geleceği gecelerde Cahide çıkıp gidiyor. Fakat, tabii Darülbedayi’den falan, Nazım çok yakın dostu, Cahide onun şiirine, oyununa hayran. Unutulan Adam’da oynuyor.

O günlerin bir ertesi günü İhsan Doruk, Cahide’ye “Dün akşam sofrada konuşuldu, Nazım’ı tekrar askere göndermek istiyorlar, Zara’ya taş kırmaya” diyor. “Sen ona bildir” diyor. Bunun üzerine Cahide hemen “Benim acele bir senaryo yazdırmam lazım, Nazım Bey hemen bana gelsin” diye haber gönderiyor. O zaman Doruk Film var, çok meşhur. Cahide ertesi günü bütün hizmetçilere, aşçılara izin veriyor, perdeleri kapatıyor ve Nazım geliyor. “Nazım Bey hoş geldiniz. Ben sizden bir senaryo istemiştim, getirdiniz mi?” diyor. Tabii o zaman siz falan diye konuşuluyor. “Evet acele istemişsiniz, bir şeyler yazdım, getirdim” diyor. Hemen içine para koyuyor senaryonun, “Buyrun” diyor. “Derhal memleketi terk edin, kaçmanızda yarar var. Çünkü biz sofradan duyduk, İhsan Bey bana söyledi. Sizi askere alacaklar, oradan da Zara’ya taş ocaklarına göndereceklermiş” diyor. Hatta Nazım’ın Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’inde bu olay “bir tüccarın hanımı, sanatçı” diye geçer.

Bu nasıl bir kin, bu nasıl tükenmez bir nefret, koskoca “başbakan” geliyor çok yeni salınmış bir mahkûmun muhalefetinden muzdarip olduğu beyanla ve maalesef zapt edilemez bir saldırgan üslupla, karşısındakini yok etme arzusu ile donanmış bir vaziyette… Üstüne üstlük, artık TKP ile ilişkisinin olmadığı bilinir iken, aleni bir mücadele faaliyeti de yok iken neden yok edilmek istenir. Üstelikte yine yakın geçmişte yaşanmış bir Sabahattin Ali olayı varken bu kini büyüklerden korkmamak işi çok hafife almak demektir. Anlaşılan o ki, suçu olmasa bile artık ve maalesef temsiliyetine binaen yok edilme kararı verilmiştir yüksek makamlarda. Başta benzerlerine, takipçilerine ve sevenlerine olmak üzere 7 sülalesine gösterilecektir muhalifliğin sonuçları yani ibreti alem için… Ve de maalesef bundan da muhalifler ders alacak zanneder bu zavallılar… Anlaşılır değil, aslında çok anlaşılır da lafın gelişi öyle denmesi gerekiyor. Çünkü “demokrat” görünümlü mezkûr hükümet öyle ince ve kurnazca ama tatlı su kurnazı denilen cinsten bir kurnazlıkla olacak, ki inanılmaz izler bırakarak provokasyonlar düzenleyip muhalifleri zan altında bırakmaya çalışıyor her daim… 6-7 Eylül olayları örneğin, her türlü melaneti planla, düzenle ve yönet, sonra mart ayı olmamasına rağmen bağır dur… Bununla da yetinme olayların sorumluluğunu muhaliflere yükleyecek, ifade almalar, polis fezlekeleri düzenlemeler, sıkıyönetim kararları oluştur… Güç ellerinde ya, her türlü rezaleti ve melaneti yapıp da gizleyebileceklerini zannedenlerden olmayı başarıyorlar lakin sadece devr-i iktidarlarında… Ama unutuyorlar ki her ne olursa olsun gerçeklerin mutlaka ortaya döküleceği bir gün ve ortam doğacaktır. Bunları muhalifler mi söylüyor yok tam da o gün birlikte hareket eden muvafık kuvvet ve muhteremlerin ifadeleri var sonradan, hem de polis soruşturmalarında ve mahkemelerde olmayan cinsinden… Dokunulamaz General Sabri Yirmibeşoğlu verdiği bir röportajda, “6- 7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi” diyerek kullandığı ifadeleri hiçbir baskı altında olmadan hür iradesi ile vermemiş mi idi… Hal-i pürmelalimiz budur hülasa…

“Vatandaşlıktan çıkarılacak, dileneceksiniz” başlıklı yazımda aktarmış idim herkesin yere göğe sığdıramadığı “demokrat” kaportalı hükümetin Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu’nun Nazım Hikmet’in eşi Münevver Hanıma hangi koşullarda “Senin gibilerin kafalarını ezeceğiz! Hiçbir pasaport alamazsın! Hiçbir yere gidemezsin!” dediğini…  

Rezalet mi desem şaheser mi, vallahi bilemedim… Enteresan taraf ise “Tek Başına Baş Edilmez ve Yıkılmaz Koskoca Muhalefet” gibi gördükleri bir Ulu Çınar, ona yaşatacakları üstünden tüm muhalefete parmak sallama… Sus, sesini çıkarma, itiraz etme iklimi yaratma çabaları… Peki yaratılabildi mi? Zinhar, neden çünkü anlatılan bu masalların hayatta bir karşılığı olmadı hiç… Olamazdı da… Öyle öykünmeye çalıştığın ABD’nin yaptığı gibi, millici ve memleketsever “Mc Carthy”cilik yaparak bir “kızıl panik” yaratıp işten sıyrılmak kolay olmuyor. Diğer taraftan kolay olmuyor da ne oluyor, vallahi kocaman bir hiç… Yapan yaptığı ile kalıyor ve yapılanlar yapanın yanına kâr kalıyor… Muhalifler de tenkil edilmişlikleri ile tarihte baş rol alıyorlar… Peki, şimdi bakılsa ve ölçülse onların deyimi ile “vatan haini” Nazım Hikmet mi, yoksa ABD marifeti bir darbe ile iktidardan indirilip kendisi de “vatan haini” ilan edilen Samet Ağaoğlu’mu daha çok tanınıyor, daha çok seviliyor… Muhtemelen her 2 soruda da tartışmasız ve kahir ekseriyetle Nazım Hikmet önde çıkar bana göre, lakin “Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan” memleketini terk etmekle nihayetleniyor tüm bu fasıl…  

İşte Nazım, “al gözüm seyreyle” bir şair arkasında memleketin %50 sinin oy desteği olan koskoca başbakanı ne kadar rahatsız ediyor… Ve yemeden içmeden, faniliğine bakmadan elinden geleni de ardına koymuyor… Peki bu dünya ona kalıyor mu? Nerde… Kime kalmış ki, ona kalsın…