Çarşamba, Şubat 18, 2026

ÇEŞME’NİN KAYBOLAN TURİSTİK DEĞERLERİ, KARABİNA OTEL ve ÇEŞME’YE ULAŞIM

 

Esasen, Ilıca, yazılı kaynaklardan anladığımız üzere zaten yaklaşık 19. Yüzyıl ortalarından itibaren kaplıca, termal sular ve içmelerin şifa ve tedavi maksatlı kullanıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Çeşmeyi Sevenler Kurumu yayınlarından Mehmet Aldemir tarafından yazılmış 1945 tarihli “Çeşme ve Ilıcaları” adlı kitapta “yüz yıl evvelisine kadar burasını süsleyen tek bir bina dahi yoktu. Bir aralık 1832 yıllarına doğru (Şarl Teksiye)nin buraları gezerek 1862 de bir çok yazılar yazması ve (Küçük Asya) kitabında buralarının öneminden bahs etmesi ve romatizmaya tutulanlara bazı doktorların bu ılıcaları sağlık vermesi üzerine tek tuk konuklar gelmeye başlamış 1870 yılında sedye üzerinde vapurdan çıkarılan Mısırlı Tosun Paşanın birkaç ay sonra romatizmadan tamamen kurtularak sağlığını kazanması üzerine ılıcalarda çeşme ve cami yaptırmak gibi bazı hayırlı hareketlerde bulunması sebebile halkın günden güne çoğalan ilgisini artırmış ve bu olaylar sırasında uzak görüşlü merhum (Karabina Ali Efendi) büyük Türkiye Otelini yaptırmıştır. Ilıcaların inkişafında Karabinanın unutulmaz hizmeti vardır. Sırasile bir çok yeni binalar yapılmış ve ılıcalar bu günki oldukça mamur, görünüşünü almıştır. Ilıcaların bu gün belli başlı üç büyük oteli vardır. Bunlarda rasim palas, İstanbul ve Karabina Otelleridir.”

“Geçmişten Günümüz Çeşme Termal Suları” adlı eserinde Prof. Dr. İsmail Gezgin; termal sular üzerine dönemin en önemli kaynağı diyerek referans aldığı Yusuf Cemal’in “Çeşme Ilıcaları” adlı 1909 senesinde yayınlanan kitabından enteresan aktarımlarda bulunmaktadır. İnanılmaz detaylara haiz aktarımları buraya almak imkânsız, lakin ben ulaşım ile ilgili bölümünü aktarmak istiyorum ki bir sonraki paragrafta bahsedeceğim, yol yapımı bilahare de otel yapımının önemi ortaya layıkıyla çıksın. “İstanbul’dan direk olarak Çeşme ve Sakız’a uğrayan vapurlar olmasının yanı sıra İzmir’den de Çeşme’ye düzenli olarak vapur seferleri düzenlendiğini söyleyen Yusuf Cemal bazı şirketlerin de adını vermektedir. Nemçe, Pandeleon, Hacı Davud ve Bulgar Kumpanyaların vapurları, İzmir Çeşme arasında muntazam seferler düzenliyorlardı. Bu nedenle de Çeşme’ye ulaşım genellikle deniz yoluyla yapılmaktaydı. Bununla birlikte Çeşme’den Ilıcalara ulaşımı sağlayan arabalar çalışmaktaydı. Ayrıca yoğun olan yaz aylarında Nemçe ve Bulgar vapurları yolcuları direk olarak Ilıca’ya indiriyorlardı.”

Diğer taraftan; Prof. Dr. İsmail Gezgin’in yazdığı “Tarih Boyunca Çeşme” kitabında yazdığı üzere, “İzmir’de ikamet eden İngiliz ve Fransız iş adamlarının yanı sıra, Mısır’dan çok sayıda hastanın Alaçatı ve civarına geldikleri kayıtlardan görülmektedir. Sıcak su kaynaklarının ilgi görmeye başladığını gören bazı girişimciler de bulunmaktadır. Bunlar arasında Ali Karabina da vardı ve Ilıca’ya Karabina Oteli’ni inşa ettirmişti. Çeşme ve Ilıca’nın 19. Yy.da giderek artan popülaritesi üzerine Çeşme’yi İzmir’e bağlayan yeni yol yapımı gündeme gelmişti. Sultan Abdülhamit’in izniyle yapılan yol, bölgeye özellikle de yaz aylarında ilgiyi daha da arttırmıştı. Yol ihalesi Ali Karabina’ya verilmiş ve yolu yapan Karabina, Ilıca’ya bir de Karabina Otelini yaptırmıştı.”

Hani şimdilerde çeşme turizmine şu katkıları yaptık diyenlerin nazarı dikkatine takdimimdir, neymiş Çeşme zaten yenilerde değil yaklaşık 200 yıldır turizm konusunda iyi-kötü bir çaba içindedir.

Canım Yurdumun önemli gazeteci ve yazarlarından yaşar Aksoy ise, Karabina Otel için uzunca bir yazı yazar, bir bölümü; Karabina Ali Rıza Efendi, ünlü kaplıca kenti Karsbad’ı gezerken, oradaki termal oteller hayran oluyor ve Çeşme Ilıca’daki deniz dibindeki arsasını nasıl değerlendireceğini fark ediyor, kuracağı otelin plan ve projesini kendi çiziyor, Sakız’dan gelen Rum ustalarla çalışarak, ahşap donanımı Romanya’dan getirterek Karabina Oteli’ni kuruyor ve yaşatmaya başlıyor. O zamanlarda Urla’dan Çeşme’ye kadar sahil bandında tek otel yoktur. Böylece Ege’nin çeşitli kasabalarından şifa arayan insanlar, Levanten ve Musevi aileler akın halinde Karabina’nın odaları için rezervasyon yapma maksadıyla sıraya girerler.

1919 – 1922 Yunan işgalinde denizdeki bir yabancı gemiden atılan top ateşi ile büyük yara alan otel sonra yeniden onarılıyor. İşgal yıllarında Ali Rıza Efendi ikinci eşi Fatma Hanım ve kızı Azra (Çetinün) İtalyan gemisi ile Kuşadası’na intikal ediyor, ancak 48 yaşında kalp krizi sonucu vefat ediyor.

“Karabina”, İtalyancada “Jandarma ve de “tüfek” anlamına gelir. Bu isme sahip olan aile, babaları Ali Rıza Efendi’nin vefatından sonra otelcilik mesleğine devam ediyorlar. Karabina inşa edildikten sonra otelin yanındaki boş arsaya Rasim Bey tarafından Rasim Palas Oteli, daha sonra tam çapraz karşısına da Azap Ağa ahfadı Culum ailesince kurulan Yeni İstanbul Oteli inşa ediliyor.”

Prof. Dr. İsmail Gezgin’in yazdığı “Geçmişten Günümüze Çeşme Termal Suları” adlı kitabından diğer enteresan bir bölüm; “Yusuf Cemal’in kitabındaki en ilginç noktalardan birisi hiç kuşku yok ki, Çeşmeli Karabinazade Ali Efendi’nin sahibi olduğu Osmanlı Oteli’nde konaklama ve banyo ücretlerini gösteren bir tablonun verilmiş olmasıdır.

Çeyrek Mecidiye

Adet

6 ila 7 tek karyolalı oda, banyolu ve yemekli

3 yemeksiz olarak bir karyolalı oda, banyolu

2 yemeksiz olarak çift karyolalı, banyolu

 

Kuruş (mecidi yirmiüç buçuktan)

7 ila 9 mefruşatsız tek karyolalı banyolu

80-100 dört veya üç odalı, mutfaklı muntazam daire

35-40 üç odalı mutfaklı daire

25-30 iki odalı mutfaklı daire

35-45 dört odalı mutfaklı daire

20-25 iki odalı mutfaklı daire

25-30 üç odalı mutfaklı daire

Bunun dışında, iki-üç kuruş ücretle kiralanan ve birbirine bitişik odalar da vardır. Ağustosun on beşinden teşrinievvel sonuna kadar olan müddet zarfında ücretlerde yüzde yirmi ve otuz oranında tenzilat da yapılmaktadır.”

Yine aynı kitaptan İsmail Gezgin Hoca; “Çeşme Ilıcaları ile ilişkili Cumhuriyet dönemine ait ilk belge 30 Mayıs 1926 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararnamesidir. Buna göre, Çeşme Kasabasının Ilıcalar mevkiinde yer alan Ilıcalar ve Reisdere madensuyu membalarında, kaplıcalar ve oteller, deniz hamamları, plajlarında tesis yapmak ve işletmek amacıyla Merkezi İzmir olmak üzere 30 sene süre ile 50.000 Türk Lirası sermayeli ‘Çeşme Kaplıcaları Türk Anonim Şirketi’nin kurulmasına karar verilmiştir. Genelgenin altında Reis-i Cumhur ve bütün bakanların imzaları bulunmaktadır.”

Evet, kiralık odaların varlığından, öncü Karabina Otele, oradan benzerleri otellerin yapımına, termal sulardan plajlara, Ilıca Plajında “Hilal-i Ahmer’in” Ilıca Gazinosuna, artan ününe binaen plajın hemen yanına plaj evlerinin yapımına, oradan Çeşme için ayrı bir karakter binası “Turnan Çeşme Otele” oradan keşfedilen özelleştirmeler ile yıkımına kadar enteresan bir süreçtir. Bu süreç aynı zamanda Çeşme’nin turizm serüvenidir de…

Pazartesi, Şubat 16, 2026

KATOPANAGİA - ÇİFTLİKKÖY


 “Yıllardır acı çektirdin hasret bana

Ne zaman gideceğiz Çeşme’ye

Ve ordan Kato Panaya’ya

Bir sarışının bizi beklediği yere…

Yunanlı şair ve denizci Pandelis Horn yazmış bu yukarıdaki dizeleri. Muhatabı ise Maria Hristodulu imiş. Şöyle bir de not var, Kato Panaya kızları güzellikleri ve müziğe olan yetenekleri ile tanınıyordu. Çiftlikli Yunanlı Şair ve Denizci Pandelis Horn, Maria Hristodulu için yazmış ”

Böylesine güzel şeyler yazmış Çeşme’nin tanınmış gazetecisi ve yazarı Aydın Korkmaz… Şüphesiz Aydın’ın bir bildiği ve mesnet edindiği kaynaklar vardır, genel manada bilgiye müstenit yazar ve konuşur. Ben bilmiyor olsam da böyle bir denizci ve şair hemşerimiz varmış. Aydın, Çiftlik Köy için bir tanıtım yazısı kaleme almış ve orada bunları anlatıyor. Hemen hemen herkesin ittifakla bahsettiği mahsul ve mekânların yanında, “Ardıç Ağaçlarına” değiniyor. Evet, bugün artık Orman Bakanlığının bile endemik ağaç diye nitelediği bu ağaçlar çok değinilen ya da kollanıp gözlenen ağaçlar değildir. Kotarina taşları ile döşeli “Kilise Bahçesindeki kalıntıları” da hatırlatır bu yazısında. 35 seneden fazla bir süredir haftalık yayınladığı “Yeni Çeşme Gazetesinin” eki olarak verilen “Rehber 2010” adlı yayında bahsedilir tüm bunlar…


Evet, Katopanagia, farklı devirlerde, “Aşağı Çiftlik” ya da “Yeni Nahiye” ya da “Çiftlik-i Kebir” ya da “Çiftlik Köy” nihayetinde “Çiftlik Mahallesi” olarak adlandırılmıştır. Tüm adlarda bir şekilde “çiftlik” geçmekte olup, bunun da Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlamış ve son döneme kadar yörede bazı insanların tapularında “Melek Paşa vakfiyesi” şerhi de taşımasına neden olan, Melek Paşa’nın büyük arazilerinin olmasının neden olduğu bilinmektedir. 1995 senesinde Çeşme Belediyesinin düzenlediği “Uluslararası 1. Çeşme Tarih ve Kültürü Sempozyumuna”, Prof. Dr. Necmi Ülker tarafından sunulan “Aydın vilayet salnamelerine” istinaden, XIX. Yüzyılın sonlarında Çeşme Kazası” başlıklı bildiriden, 1313 H/1895-96 tarih ve sayılı Aydın Vilayeti Salnamesi’nden  “Çeşme’nin güneyinde, Alaçatı’nın batısında, kuzeyi Adalar Denizi, batısı Sakız Boğazı ile sınırlanmıştır. Köyü yoktur. Belediyesinin geliri 15.000 guruştur. Nahiye merkezinde gece aydınlanması için 15 fener vardır. Diğer adı Çiftlik-i kebir olan nahiye araba ile Çeşme’ye 4 mil, denizden 6 mil uzaklıkta ve batı tarafındadır. Nüfusu 1.691’i erkek, 1.562’i kadın olmak üzere, 3.253’dür.” şeklinde verilen bilgilerden, Çiftlik’te “Belediye” teşkilatının olduğu da anlaşılmaktadır. Çiftlik’in nasıl bir belediyecilik ile yönetilmiş olduğunun daha detaylı izlerini, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde de görmekteyiz.


Prof. Dr. Mübahat S. Kütükoğlu’nun kaleme aldığı çok değerli çalışma olan “XVI. Asırda Çeşme Kazasının sosyal ve iktisadi yapısı” adlı eserde Çeşme ve civarının tarihini, tarihi devamlılığını, sosyoekonomik yapısını, nüfusunu, idari yapısını, coğrafî konumunun kente olumlu olumsuz tesir ve katkılarını, ticari hayat ve faaliyetleri ile yakın coğrafya ilişkileri, kentteki tarım ve hayvancılık hakkında çok detaylı bilgiler vermektedir. Bu çok detaylı eserde Çiftlikköy ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır. Demek ki, farklı kaynaklardan edindiğimiz bilgiler yanında XVIII. Yüzyıldan itibaren Çiftlikköy’ün yörede bazı insanların tapularında “Melek Paşa vakfiyesi” şerhi taşıması hasebiyle de mezkûr tarihlerde yerleşime açılmış, tarımsal faaliyetlerin yürütülebilmesi için de başta Ege Adalarından olmak üzere ağırlıklı da gayrimüslim nüfusun ihtiyaca binaen yerleştirildiği anlaşılmaktadır. İşte ondan sonradır; Anneannem Hacer Karagöz’ün ifadesiyle Ege’nin Paris’i olarak tanınan Çiftlikköy 18. Yüzyıl sonrası canlanır, bilahare “belediye teşkilatına” sahip olacak aşamaya gelir.   

Çiftlikköy; devir itibariyle ve bugüne aktarılan izlerinin sağlıklı, adam gibi ve ahlaklı takibi neticesinde görülür ki; Çeşme merkez limanının askeri amaçlar için kullanılması nedeniyle Adalar Denizine açılan çok önemli bir limandır ve tam da bu nedenle daha 40 yıl öncesine kadar izleri dimdik ayakta bulunan, şimdilerde ise ancak ve ne yazık ki her yere kalkınma adına balıkçı barınağı yapma sevdalısı yönetimler tarafından balıkçı barınağı dolgularının altında kalmasına sebep olunan, muhteşem iskelesinin bir benzeri yakınlarda bulunmamaktadır. Yine kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla; “Gümrük Kompleksi” ki bugünlere arta kalan cüzü olan ve bugün artık kültürel ve eğitim faaliyetleri için kullanılan antrepo niteliğindeki binasıyla hayale değer bir durumdadır. Çeşme bölgesinin ticari bir limanı olması görüntüsü yanında mezkûr kayıtlardan anlayabildiğimiz kadarıyla da “Çiftlik” aynı zamanda yukarıda “Melek Paşa Çiftliği” olarak belirtildiği üzere sahip olduğu mikroklimatik özelliklerle de nicelik olarak olmasa bile nitelikli bir tarım bölgesi olup üzüm ve anason ön plana çıkmaktadır. Diğer taraftan belki de dikkatlerden kaçan bir başka ama önemli tarafı da, bazı evlerde halı dokumacılığının, iplikten bez, peşkir ve perde üretiminin de yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu ekonomik faaliyetlerin niteliğinin şehircilik ve imar faaliyetlerine birebir yansıdığına da tanıklık etmemizi sağlıyor bu kayıtlar, ağırlıklı taş olmakla birlikte Bağdadi denilen kompozit yapılarında bir hayli yüksek olması, Melek Paşanın buraya sadece bir Çiftlik gözüyle bakmadığının da bir göstergesi gibi durmaktadır sanki… Şimdilerde sokaklarda bir yürüyüş yapmanız halinde mezkur evlerin, cumbaları, balkonları, pencere ve kapılarının restorasyon bekleyen hallerinin imdat seslerine tanıklık etmenize vesile oluştururlar adeta…

Karşıda Sakız Adasının yüksek dağları, keraat vakti dediğimiz güneşin kavuşmasına mızrak boyu kaldığında, inanılmaz bir şekilde mor renge bürünür, Çiftlikköyün akşamını yavaş yavaş erguvandan eflatun’a dönüştürür, Herodot’un Ege Denizi üstüne şarabın rengi Ege ve renklerin dansı tanımlamalarını adeta günümüze taşıyarak, denizin şarkılarını balık restoranların içine getirir… Mezkûr renkli akşamları denizin şarkıları ile yaşamanın ayrıcalığını tadanların bu anının tutkuya dönüştüğü yerdir işte burası… Günün ortasındaki deniz lacivertinin akşamüstü eflatuna dönüşmesinin keşfedilmesi insanoğlunun kendisine en büyük ikramı olacaktır ki, bunun yegâne mekânı da Çiftlikköy’dür dersek fazla abartmış olmayız herhalde… Gün batımı rengi diye bir renk bilmeyenler açısından Çiftlikköy kaçınılmaz ve kaçırılmaz bir destinasyondur… Akşamüzeri keraat vaktinde denizi işgal eden “şarap renginin tanığı olun Çiftlik’te” demenin bir reklâm olduğunu bilmeme rağmen yazıyorum ve yazacağımda, çünkü çok şükür ki böyle… Bu yazdıklarımı sadece bir güzelleme diye nitelendirenler olacaktır şüphesiz ki, ancak, inanıyorum ve biliyorum ki bu güzelliklerden nasiplenenlerin, kesinlikle hemfikir olacağı bir yaklaşımdır tüm bu kelamlar.

Peki; bu kadar güzelliklerin içinde yazımın başındaki Pandelis Horn şiirinde tasviri verilen güzel sevgililer ve onların müzik icraları abartılı olabilir mi? Zinhar… Pandelis’in de bildiklerine saygı…

 

Cuma, Şubat 13, 2026

ÇEŞME’NİN KAYBOLAN TURİSTİK DEĞERLERİ, BALİN OTEL V.B.

 

Ilıca, turistik merkez olma halini yenilerde edinmiş değildir, bilindiği üzere payitaht İstanbul, İzmir ve Ege Adalarında, özellikle 19. Yüzyıl içerisinde “kaplıca tedavisi” maksatlı önemli bir destinasyondur. Ilıca’da maksada matuf çok çeşitli nicelik ve nitelik evsafa haiz oteller bulunmaktadır. Karabina, Rasim Palas, İstanbul Oteli, Ilıca Oteli gibi geçmişi daha da eskilere dayalı oteller yanında sonradan tamamen deniz turizmine matuf ve artık 1960’lı yılların sonlarından itibaren yenileri de inşa edilmeye başlamıştır. Kayıtlardan öğrendiğimiz kadarıyla yaklaşık 50 odalı olan “Balin Otel” 1967 yılında faaliyete geçer ve uzun yıllar Çeşme turizmine katkıda bulunur. 1980’li yılların ortalarına doğru da yıkılır yerine yenisi yapılır. Lakin artık o başka bir oteldir, detaylar çok farklıdır, vs. vs… Esasen o otel de artık günün icap ve ihtiyaçlarına münasip değildir, yenisinin durumu elbette farklı olacaktır.

03 Ağustos 2019 tarihinde “Tufan Kaptan” başlıklı bir yazı yazmış orada da Balin Otelden bahsetmiş idim. Yazı aynen şöyleydi; Dönemin en meşhur otellerinden biri de şimdiki Ilıca Plajının Şifne yolu köşesindeki Balin Otel ve diskosu idi. Bir defasında çalıştığımız Otelden tanıştığımız kız arkadaşlar ile bu diskoya gidişimiz, gençliğimizin ilk süslü ve şatafatlı macerasının hatıralarını oluşturmaktadır. Hani, şimdilerdeki tecrübe ile bakılsa muhtemelen fazlaca ilkel bulunabilir bir disko olmakla birlikte, yeri, atmosferi ve servisi ile devrin önemli eğlence mekânlarından birisiydi. İttifak ile kabul edildiği üzere dünyanın sayılı plajlarından “Ilıca Plajı” bitişiğinde olunca, gerek soluk almak için dışarıya çıkanlara verdiği manzara gerekse de gecenin ilerleyen saatlerinde ayakkabıları çıkarıp sevgili ile muhteşem kumda ele ele tutuşarak romantik yürüyüşler yapanların sayısının çokluğu da insanı kıpır kıpır ederdi.

Balin Otel ve diğer tüm oteller gibi mutfak ihtiyaçlarını dönemin Çeşme Üretici Hal’inden temin ederlerdi. Çeşme Üretici halinin sabah satışlarında, otellerin satın alma yetkilileri mutlaka yerlerini alırlardı. Balin, Motes, Turtes, Vekamp, Ardıç Otel yöneticileri Çeşme’de yetişen müthiş lezzetleri müşterilerine ulaştırırlardı. Devir itibariyle, hiç de azımsanmayacak miktarda yetiştirilen meyve ve sebze yine tamamen yerli tüketimde karşılık bulurdu. Kervansaray’ın karşısında bulunan kapalı alanı dolar ilaveten de tüm o kocaman meydan yerli üreticinin yetiştirip satışa sunduğu mahsuller ide dolar taşardı. Bir önceki akşamdan başlayan mahsul taşınmaları sabaha kadar devam eder, sıra ile sayılır ve tartılır kayda alınır, korumak için de itina ile örtülürdü. Sabahın erken saatlerinde mezat başlar, birkaç manav ve mezkûr otel satın alma görevlileri hazır bulunur, ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Bu detayları ve daha fazlasını devir itibariyle önemli bir küçük müstahsil olan babamın işlerinden ve bu işlerin bana düşen kısmından ziyadesiyle detaylı hatırlamaktayım.

Ilıca; önemli bir turistik merkez idi. O kadar ki sinema ve restoran gibi eğlence mekânları Çeşme merkeze göre daha fazladır. Yazlık sinemalar dağılınca mis gibi kokular yayan sandviç ve kumru büfelerinin önünde bir yığılma olurdu. Ağustos 20’ye gelince İzmir Fuarının ve hemen akabinde de okulların açılması, bu manadaki turizmin bitişi olur, yerini artık “Ilıca, kaplıca ve içmeler” ile temin edilen sağlık turizmi alırdı. Manisa’dan, Aydın’dan başta olmak üzere değişik yerlerden tarımsal hasatların bitmesini müteakip, başta romatizma, siyatik gibi eklem ve kas hastalıklarına çare arayanlar olmak üzere yeni tatilci profili sahne alırdı.

Peki, Ilıcalar bu önem ya da namını nereden ve nasıl alıyor, Çeşmeyi Sevenler Kurumu yayınlarından Mehmet Aldemir tarafından yazılmış 1945 tarihli “Çeşme ve Ilıcaları” adlı kitapta “yüz yıl evvelisine kadar burasını süsleyen tek bir bina dahi yoktu. Bir aralık 1832 yıllarına doğru (Şarl Teksiye)nin buraları gezerek 1862 de bir çok yazılar yazması ve (Küçük Asya) kitabında buralarının öneminden bahs etmesi ve romatizmaya tutulanlara bazı doktorların bu ılıcaları sağlık vermesi üzerine tek tuk konuklar gelmeye başlamış 1870 yılında sedye üzerinde vapurdan çıkarılan Mısırlı Tosun Paşanın birkaç ay sonra romatizmadan tamamen kurtularak sağlığını kazanması üzerine ılıcalarda çeşme ve cami yaptırmak gibi bazı hayırlı hareketlerde bulunması sebebile halkın günden güne çoğalan ilgisini artırmış ve bu olaylar sırasında uzak görüşlü merhum (Karabina Ali Efendi) büyük Türkiye Otelini yaptırmıştır. Ilıcaların inkişafında Karabinanın unutulmaz hizmeti vardır. Sırasile bir çok yeni binalar yapılmış ve ılıcalar bu günki oldukça mamur, görünüşünü almıştır. Ilıcaların bu gün belli başlı üç büyük oteli vardır. Bunlarda Rasim Palas, İstanbul ve Karabina Otelleridir.”

Evet, bir dönem benimde çalıştığım bir başka otel vardı, “Ankara Otel”. Talep ve misafir çok olunca başta Ilıca Kordon’daki bir sürü ziyadesiyle büyük ev ya da konak derhal otel ve pansiyona tahvil edilmiştir. Ankara Otel de bunlardan birisidir lakin termal sulardan sınırsız bir kullanım hakkı vardı. Hatırladığım, Belediyenin kontrol ettiği kaynaklardan bir dağıtım şebekesi marifetiyle otellere de dağıtılırdı. Lakin bu oteller talep ve misafir beklentileri manasında bugünkü otel algılarımızın çok gerisindedir…

Balin Oteli bilahare Turizm Bankası tarafından devlet gücü ve kabiliyeti ile yapılan “Çeşme Turban Otel” takip etmiş ve bu artık bu işlerin vites arttırılıp beynelmilel seviyede hizmet vermeye başlanmasının önemli adımıdır. Çeşme Turban Otel bana göre sigortalı çalışmanın öğrenildiği çok çok önemli bir kuruluş olmuştur. Çeşme’de sigortalı çalışma hayatı ve bağlı emeklilik hayatı kamu personeli haricinde neredeyse her çalışanın imrenerek baktığı bir durumdur gayri. Çalışma rejiminin getirdiği, günlük çalışma, fazla mesai, ikramiye, servis hakkı, iaşe desteği vb. gibi nimetlerden çok sayıda Çeşmeli sitayişle söz ederlerdi o devirde… O devirlerde emeklilik prim ve kesintilerinin devlet-i âlimiz açısından gelir kaynağı olarak henüz tarif edilmediğini düşünüyorum. Yapılan kesinti ve ödentiler emekli sandığı ve sosyal sigorta emeklileri için özel ve bağımsız şekillerde değerlendirildiği için emekliler de görece konforlu bir hayata sahip olabiliyorlardı.

Evet, Çeşme ve Ilıca turistik değerleri olarak görülen otellerin tesis edilme fikrinin oluşması “Termal Su, Kaplıca, içmeler” ile gündeme gelmiştir. Eş zamanlı ulaşım, otelcilik ve ilgili servislerin gelişimi de enteresan bir seyir izlemiştir. Okuduğum yayınlardan kendimce önemli ve enteresan bulduğum bölümleri ve konuları paylaşmaya devam edeceğim. Bu baptan olmak kaydıyla konaklardan devşirme otellerden 5 yıldızlı kapsamlı otellere geçiş sürecinin ortalarında yer alan Balin Otel artık yok ama hatıraları da yok oluyor maalesef…

Cuma, Şubat 06, 2026

HASİP KOCAKARA, BİR DÖNEMİN BAŞKA MÜMESSİLİ

Hasip Kocakara büyüğümüz, babam ile olan arkadaşlığı üzerine ziyadesiyle yakın tanıdığım birisidir. Şoför esnafı arasında benim tanıdığım en saygın insanlardan birisidir, deyim yerinde ise tam bir beyefendidir. Babacandır, duygusaldır, sevecendir, kollayıcı ve koruyucudur, hemen tüm benzer akranları gibi… Davudi sesi, kalın bıyıkları ve yaptığı işi iyi bilen edasıyla da Hasip Abimiz haklı olarak ziyadesiyle saygın bir durumdadır Çeşme’mizde… Tüm kurum ve kurallarıyla sürücü bir büyüğümüz, kurallara katıksız riayetin adeta timsali idi, benim gözümde. Bana trafikte araç kullanmanın ciddi bir iş olduğunu, kendi hatalı durumundan ziyade karşıdakinin hatalarını tahmin ve fark edebilme zamanlama ve kabiliyeti gerektirdiğini her seferinde tekrarlardı.

Şoförlük şimdiki gibi kolay edinilen meslek değildir, Hasip Abimizin devrinde, hele ehliyet sahibi olabilmek adeta deveye hendek atlatmak gibi bir şeydir. Zaten otobüsler de öyle şimdikiler gibi senkromeç dişlileri ile destekli şanzımana sahip değil, “kara şanzıman” denilen ara gazı ayarı ile vites artıran ya da eksilten bir sisteme sahiptir ara gazı ayarı doğru olmazsa şanzımandan acayip sesler gelirdi. Diğer tüm kabiliyetler yanında bu şanzıman ile vites değişikliği bile başlı başına farklılık gerektiren bir kabiliyettir.  

O devirde Çeşme İzmir arası otobüs ve dolmuş taşımacılığı şimdiki gibi bir kooperatif organizasyonu dâhilinde yapılmamaktadır. Çok az sayıda taşıyıcı belki de sözlü bir centilmenlik anlaşması çerçevesinde lakin gayet uyumlu şekilde götürülen bir işleyişe haiz idi, bildiğim. Kalenin Belediye tarafındaki kulenin dibinden hareket eden otobüsler, eski adı “Hurmalı Caddesi” yeni adı ise 27 Mayıs darbesinden mülhem “İnkılap Caddesi” yani şimdiki Çarşı içinden geçerek Ilıca ve Alaçatı içerisinden devamla İzmir’e giderlerdi. Bu seferlerde kimseyi yolda bırakmamak bir kaide ise de kimsede durak kabul yerde bekleyeyim gibi bir davranış içinde olmazdı. Canı nerede isterse orada beklerdi mezkûr yolcular. Çarşı içinin eski “Arnavut Kaldırımı” kaplama hali kimi rahatsız etti ise sökülüp yerine de günün modern kaplama malzemesi asfalta dönüştürüldü, bilemiyorum. Siz bir düşünün daha asfaltın Canım Yurdumda “satıh kaplama” evresinde olduğunu, yandı gülüm keten helva… Cabbar ve cevval yerel yönetim hemen mevcut duruma müteallik tahlil neticesi yolun kuru havalarda “Arozöz ile sulanması usulünü” icat edip, vaziyeti kurtarma cihetine gitmiş idi. İşte böyle bir Çarşı içi olunca, Çeşme İzmir seyahatinin 2 saatinin 30 dakikası burada tüketilirdi. Lakin şikâyetçi de ziyadesiyle az olurdu hatırladığım. Otobüsler çok yavaş ilerler, hemen her yolcu hemen her yerde durarak alınır, terziye, fırıncıya, aşevlerine de fazlaca toz toprak gitmez idi… Bilmeyenler için hemen söyleyeyim, “satıh kaplama” asfalt emülsiyonunun kaplama yapılacak yola traktör arkasındaki ilkel distribütör sayılacak bir su tankerinden püskürtülmesini takiben üzerine mıcır yani kırma taş serilir araçlar üzerinden geçtikçe ve havalar ısındıkça mıcır asfalt emülsiyon halveti gerçekleşir. Lakin mıcır ocaktan geldiği gibi serildiğinden o tozlu hali ile her araç geçişinde yakınında bulunanları canından bezdirirdi. Neyse bu mevzuu kısa keseyim. Çeşme İzmir Konak ki o zamanlar “Tarla” diye adlandırılırdı, önemli duraktır. Belediye taşıtları için en önemli merkez ve aktarma nokrası olmakla birlikte, İzmir’in batısı ile güneyindeki yerleşim yerlerinin tüm araçlarının son durak ve ilk durak vazifesini görürdü. Tarla’dan önce de “İzmir Fuarı 9 Eylül” kapısının hemen karşısında şimdilerde kocaman bir çukur olarak imarın hangi rantından hangi kurumun ne kadar fayda temin edeceği tartışmaları içinde bekleşen yerde bir İzmir Merkez Garajı vardı… Tam şimdi hatırlamıyorum hangi otobüsler hangi saatlerde oraya giderdi, nasıl bir işletme rejimi vardı lakin oraya diğer şehirlere bağlantılı yolculuk yapanların gittiğini hatırlıyorum. Hatta bir keresinde Anneannemin rehberliğinde Manisa Kırkağaç Bakır nahiyesine gidecektik, garajda “Bakır’a” gideceğiz deyince bizi otobüs çığırtkanları apar topar İstanbul Bakırköy otobüsüne bindirmişlerdi de son anda anneannemi ikaz edip bu yanlıştan dönmüştük. O garaj yıkıldı, şüphesiz yetersiz ve merkezde kalmış olması gibi sebeplerle değişikliğe ihtiyaç vardı. Burası yıkılmadan korunup bir başka faaliyet için kullanılabilir ve şehrin karakter binası olarak korunabilirdi. Yönetenlerle bu konuda da aynı duygu ve düşünceleri paylaşmamışız demek ki…

Hasip Abi Mercedes marka Kırmızı Beyaz otobüsü ile bu yolculukların sağlıklı ve konforlu geçmesi için elinden ne gelirse yapardı. Bildiğim Yusuf Salman ile ortak olduğu ve bu sebeple otobüsün önünde soyadlarının kısa ifadeleri ile bir şeyler yazılmış olduğudur. Genel tanımı ise “Çeşme İzmir Jet”tir bu güzel otobüsün. Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim üzere otobüsün arkasından köşelerde bulunan 2 adet merdiven ile otobüsün üzerine çıkılabildiği ve gerekli yüklerin istiflendiği bir alan vardır. Yine hatırladığım kadarı ile otobüs bileti diye bir şey yoktu ya da çok yeni kullanılmaya başlamıştı, vergi vaziyeti de “götürü vergi” ve bu konu ile ilgili “devletin vergi de vergi” diye kıvranmadığı bir dönem olunca, kayıt sadece seyrüsefer düzeni sebebiyle tutulurdu. Çok az otobüs olmasına rağmen Belediyenin hemen altında tek odalı bir yazıhane de hatırladığım “karpin” diye adlandırılan bir belgenin üstüne koltuk numarasının yanına yolcunun adı yazılır, kayıt tamamlanırdı. Sonradan icat oldu, vatandaşlık numaraları ile kayıt altına alım işleri, sözde işlemler azaltılıyordu ya, yaşasın hürriyet…

İzmir yolculuğu sırasında benim yola odaklanmış meraklı bakışlarımı görünce her defasında motor üstüne oturmaya davet edişini dün gibi hatırlıyorum. Rutin sorular, okul durumu, ileride ne olacaksın gibi bizleri konuşturup, kendi hafızamızı şartlamaya müteallik vaziyetler. İlaveten de, İzmir’e giderken babam ile Hasip Abi arasındaki muhabbete bir adam olarak katılmam, bende olması gereken çocukluk eğiliminin hangi sebeple olmadığının adeta bir ispatı celilesidir. Hasip Abi otobüsçülüğün meşakkatli meşgalesinden bitap olduğu kanaatiyle bir vade sonra görece kolay taksiciliğe geçer… Orada da örnek işletmeci olmayı sürdürür… Bilahare tüm bu işleri şimdilerde “Çeşme Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası” başkanlığı yapan arkadaşım Hakkı Kocakara’ya devreder… Artık oda organizasyonundan da anlaşılacağı üzere mezkûr faaliyetler çok gelişmiştir.

Görme yetisini büyük ölçüde kaybetmesi sonrasında genellikle oğlu Hakkı ile yürüyüşlerinde “merhaba Hasip Abi” dediğimde beni sesimden tanıyıp, genel ahval, ne yapıp yapmadığım lakin özellikle de babam üstüne konuşmalarımız hala aklımdadır. Evet, bu güzel insanlar artık maalesef yok, o güzelim atlara binip gidenler kervanına onlar da katılmış. Onların yokluğu hakikaten çok hissediliyor. Bu vesile ile başta Hasip Abi olmak üzere tüm aramızda olmayan büyüklerimizi saygı ile anıyorum. Nurlarda olsunlar…



Perşembe, Ocak 29, 2026

SAFFET BEY ve MAHDUMU YENER (DİNÇALP)

 

Çeşme’mizin çınarlarından biri de “Saffet Bey’dir”, oğulları Yener ve Rasim de öyledir. Restorancılıkta ilklerden biridir, Saffet Bey, tıpkı anne tarafım gibi Selanik muhaciridir. Belki de bu yüzden dayım Yaşar Karagöz müdavimi idi Saffet Beye ait Sahil Restoranın… Geçen yüzyılın başında balıkçıların, kasapların ve kesimevinin bulunduğu söylenen “pandofilya” iken sonrasında hikâyedeki restoran şimdilerde ise Çeşme Kent Belleği Müzesi olarak kullanılan bir binadır söz konusu olan… Mezkûr bina ile ilgili 8 Şubat 2024 tarihinde neler yazmışım;Binanın geçmişi ve geleceği üzerine çok şey yazıldı çizildi… Mezkûr bina ile ilgili en eski bilgiler, geçen yüzyılın başlarında bir kesimhane, kasap, manav ve balıkçılar ile bir meyhaneden oluşan bir yapı olduğu yönünde olup, bilahare restoran, adliye, bakkal ve feribot yazıhanesi gibi çok değişik amaçlarla kullanıldığı şeklindedir. Kullanım konusunda hemen her Çeşmelinin binanın konumu, mülkiyeti dairesinde kıymetli anıları vardır. Mesela, restoran olma konusunda ben hatırlamıyorum lakin eldeki fotoğrafların bize hatırlattığı hali ile “Beyaz Martı Gazinosu Cengiz Korkmaz ve Kardeşleri” adı ile bir işletme var lakin sonrası “Sahil Restoran” adı altında Saffet Beyin (Dinçalp) unutulmaz ve çok iyi bildiğim ve çok hatıramızın olduğu işletmesi… Önceleri Çeşme Adliyesi olarak hizmet veren sonra “Fehmi’nin Kahvesi” diye bilinen Fehmi Karababa’nın kahvehanesi… Hiç değişmezmiş gibi bildiğim lakin değiştiğini de bildiğim “Raşit Özçakır’ın” bakkaliyesi… Arada Sakız Adası Feribotu olarak bildiğimiz “Aleko’nun Yazıhanesi”… Fehmi’nin kahvede birkaç gün garsonluk, uzun süre müdavimlik, Saffet Beyin orada oturup “balık-rakı” yapabilmenin ayrıcalığı, Saffet Beyin asla unutulmaz servis görevlisi Rıdvan, sonradan ekibe katılan değişik ve unutulmaz sesi ile “Canavar” lakaplı servis görevlisi, yan taraftaki Adliye Bölümüne, çocukları arkadaşım ve bir Çeşme fenomeni Rasim Çelebi ile diğer çocukluk arkadaşlarım Emin ve Mehmet Yüce’nin savcı babaları İbrahim Yüce, Feribot yazıhanesinde kapalı olduğu akşam saatlerinde, önünde köftecilik yaptığımız günlerde içilen rakılar ve şen şakrak muhabbetler üzerine binlerce hatıra… Hele “Fehmi’nin Kahvenin” köşesine sonradan adeta bir şeylerin tebarüzü manasında iliştirilen, dönemin iktidar partisi “Adalet Partisi” ilçe merkezine istiskal ile bakışımız, hep hatıramdadır… Bunlar üstüne hatıralarımı ayrı ayrı yazmak istiyorum ya, bakalım…”

Saffet Bey; çok iyi tanıdığımız lakin yaşımız icabı devrinde “Sahil Restoranda” servis alamamıştık… Çeşme Meydanın en müstahkem mevkiinde ziyadesiyle muvaffak bir mekân olarak tarihe geçmiş olup, oraya kattığı müthiş vasıf ile de Saffet Bey tarihe geçmiştir. Şüphesiz kendinden evvel orada restorancılık yapanların temellendirdiğini daha da yukarılara çekmiştir. Dönemin ruhuna mütenasip muamele ve mukabele tabii tatbikatıdır, umuma münhasıran bilatefrik, muhterem bir beyefendidir Saffet Bey. Herkesin mezkûr mekânı bir hatırlama vesilesi mevcuttur şüphesiz lakin benim ziyadesiyle hatırladığım ve takdir ettiğim detay Ramazan Ayında pencerelerin sıkı sıkıya tamamen kapatılmış olmasıdır içerideki faaliyetler aynı şekilde devam ederken. Esasen pencereler Ramazan Ayı dışında da, alttan yukarıya doğru yarısı kalıcı perdeler marifetiyle kapalı bulunmaktadır ve yemek yiyen insanların dışarıdan görülmesi de “olan var, olmayan var” düsturu mucibince münasip değildir. Sonraları mezkûr ay içinde faaliyetleri azaltmanın ya da durdurmanın başka yolları da zuhur etmiştir. Önce tadilat bilahare de külliyen tatil babından… Hani şimdilerde ziyadesiyle burun kıvrılan “o eski dönem” var ya, emin olun gayet mutedil ve müsamaha menbasıdır ve en mühimi de başta Saffet Bey ile akranları bu işin mucit ve mümessili olmuşlardır. Kimse kimsenin tavuğunun kaç yumurta doğurduğu ile ilgili değildir, ilgili ise dahi, içtimai sebeplerle telaffuzu ayıplanırdı. Sonraları muhalif ve muarızlarına müsamahası olmayan âdemoğulları da zuhur etti birden, “ekmeklerden” sonra onlar da bozuldu maalesef…

Benim gözümden, hatıratımın en görkemli bölümü ise, görece büyüyüp delikanlılığımızda Saffet Beyin değerli ve saygıdeğer oğlu Yener devrinde sık sık gidip eğleştiğimiz bir mekân olmasıdır. “Oy mercanlar mercanlar, kırmızı gözlü mercanlar” türküsünün hayatımdaki önemi birden artmış idi, “katatiden” yakaladığımız mercanların bir kısmı ile yediğimiz içtiğimizin hesabını kapadığımız ve Yener Dinçalp’ın buna her daim seve seve katlanması ile… Sistem; yakaladığımız balıkların Çeşme’nin meşhur “Sahil Restoran” adı ile maruf Dinçalp kardeşlerin çalıştırdığı şimdiki “Kent Belleği Müzesi” olan yerdeki restorana, teslimi ile başlar… Başta Yener olmak üzere tüm personel adaletli bir şekilde verilecek servis karşılığı miktarı kendilerine ayırır, geriye kalan bize hazırlanır, meze takviyesi ve malum tılsımlı suyun ikramı ile sofralar taçlanırdı… Malum ya tılsımlı su şişede durduğu gibi durmaz, Sahil Restoranda hem de Çeşme’nin Sahilinde olunca bol oksijen ve malum tılsımlı su içini kıpır kıpır yapar insanın… Balıkların lezzeti ile salataların yerli ürünlerle tavan yapmış lezzeti, kıpır kıpırı, şakır şakır terennüme dönüştürürdü… Özellikle artık yazlıkçıların çekildiği, yabancıların tercihinin azaldığı dönemlerde deyim yerinde ise biz bize kalan bizler daha serbest kalıp türküler ve şarkılarla geceyi süslerdik. Hele o günkü menüde “döküntüden” yakalanmış “patlak göz mercanlar” var ise tartışmasız türkü “oy mercanlar mercanlar, kırmızı gözlü mercanlar” olurdu… Benzer hatıralar, Çeşmeli tüm akranlarım, büyüklerim ve küçüklerimle bulunmakta olup, olanı da fotoğraflar üstünden, itina ile tazelemeler yaparak ve bazen de diğer arkadaşlarla hasbıhal ederek paylaşmaktayım.

Evet, Sahil Restoran devri içinde Çeşme’nin prestij mekanıdır adeta ve bu övgü ve tanınmışlık çok büyük ölçüde de müstecire aittir.  Devir itibari ile daha “kültür balıkçılığı” icat olunmamış, sadece yerel mahsuller yemeklerde kullanılmaktadır. Mesela meşhur “Çeşme Kavunu” henüz kimyasal gübre ile tanışmamış, kavun sulamak gibi lezzeti maalesef bozan çiftçilik usulleri bilinmemektedir… Mesela Çeşmenin meşhur “kelle peyniri” kolaylıkla bulunabilir ve erişilebilirdi. Şimdi bazıları bunları yazıyor olmanın birer nostaljik aranma olduğunu düşünebilir lakin o günlerin mahsullerinin tadını bilenler bu anlatımdan meram ve muradımı çok iyi anlayabilirler… Ne enteresandır ki, yerel mahsul yerel ihtiyaçları karşıladığı gibi bir miktar da İzmir hale gönderilirdi o günlerin Çeşmesinde. Şimdilerde maalesef tüm sebze, meyve ve sair mahsuller diğer merkezlerden ithal edilmektedir. Hâlihazırda sabır ve inatla yerel mahsul yetiştiricileri yok mu şüphesiz var. Bunların bir miktarını Çeşme Otogarı arkasındaki üretici halinden küçüle küçüle geriye kalan mekânda taliplilerine ulaştırmaya çabalayan Mustafa Ertemiz’i de bu manada saygıyla hatırlamamız şarttır. Sadece hatırlama mı, şüphesiz hayır, yerel ürünleri satın alarak müstahsilleri de çabalarından ötürü ödüllendirmek ve devam etmeleri açısından da cesaretlendirmek gerekir.

Evet, mezkûr fizik ortamda, mezkûr yerel mahsullerle yapılabileceğin en iyisini harmanlayarak hazırlayan Saffet Bey ve Yener’i minnet ve saygı ile anar geride kalanlara başta da Rasim olmak üzere sağlıklı ve uzun ömür diliyorum. Unutulmaz servis görevlisi Rıdvan ile Canavar lakaplı abilerimizi hatırlamadan yazıyı sonlandırmamalıyım. Ve maalesef artık mezkur mekan yok lakin daha ulvi bir misyon yüklenip müzeye terfi etmiştir.  

Salı, Ocak 20, 2026

FAİK ABİ’DEN GERİYE KALANLAR

Faik Abi artık aramızda yok maalesef. Kendisi ile 09.Eylül. 2020 tarihinde Yeni Çeşme Gazetesinde yayınlanmak üzere uzun bir söyleşi yapmış idim. Hani bu sebeple de üçüncü şahıslarla mahkemelik olduk demiştim ya. O söyleşiden bir bölümü üstüne tekrar yazmak istiyorum. 12 Eylül darbe tatbikatçısı Kenan Evren’in Ege Ordu Komutanlığı dönemine rast gelen birlikteliklerinden ve darbe tatbikatçısının emeklilik serüveni ile ilgili Faik Abinin hatıralarından bahisle.

Mezkûr söyleşinin ilgili bölümü aşağıdaki gibi olup inanılıp inanılmaması da okuyucuya kalmıştır.

RMÇ- Faik Abi; emekli olmana geçmeden önce seninle daha önce bana anlattığın, Kenan Evren’in emeklilik ve sonraki yükselişi konusundaki bilgileri tekrarlar mısın?

FT- Bizim oradaki gazinoya her akşam gelir çayını içerdi, bizim komutanımız idi, emeklilik işlemlerini başlatmış hatta emekliliğini geçireceği Karşıyaka’da evini hazırlamış, bize de ayrılık konuşmalarını yapmış, hatta “çocuklar bayramda seyranda beni aramayı unutmayın” dedi ancak iktidar ve muhalefet Kara Kuvvetleri Komutanı olarak önerdikleri isimlerde çok aykırı düşünce Cumhurbaşkanı aday olarak düşünülenler derhal emekli edilip, ayrılık hazırlıklarını tamamlamış Kenan Evren atanmıştır.

RMÇ- Yani diyorsun ki; bizim mahallede Kenan Evren için söylenen, NATO’nun gizli ordularının komutanı idi, Pentagon tarafından darbe konusunda ileriye matuf hazırlanmıştır bilgisi doğru değil yani sana göre

FT- Öyle ya da böyle bilemem, ben sana gerçekleri anlatıyorum.

RMÇ- Tesadüfe bak Abi, Cemal Gürsel de, emekli oluyor İzmir’e taşınıyor derken bir darbe hop darbe liderliğine.

FT- İkisi aynı şey değil. İhtilal liderliği oluşumu benzese de aynı değildir.

Şimdi Faik Abi’nin bu anlatımlarından, tüm bu gelişmelerin tamamen tesadüfler çerçevesinde olduğu anlaşılmaktadır, gerçekte öyle midir? Benim kanaatime göre, dönemin Türkiye’sinin ki yeşil kuşak projesinin en mühim görevlerinin deruhte edildiği coğrafya olduğu ayan beyan ortadadır ve ne yazık ki burada bu kadar mühim vazifeler öyle tesadüfler neticesinde tevdi edilmemelidir kişilere, edilemez de zaten… Türkiye siyasetinin en mühim kişilerinden sayılabilecek, Emniyet Müdürlükleri, Kaymakamlıklar, Valilikler ve de özellikle çok uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı vazifelerinde bulunmuş İhsan Sabri Çağlayangil’e kulak verirseniz, konu biraz daha anlaşılabilir hale gelir. Ne diyor eski Bakan; “CIA altımızı oymuş, haberimiz olmamış!”… Bakan Bey bununla da kalmıyor, 12 Mart ve 12 Eylül’ün aynı mahfillerde planlandığını iddia ediyor. Yani öyle tesadüfler mühim müessirler değildir.

Yeterince kaynak karıştırılınca, görülüyor ki mezkûr zatın NATO’nun gizli orduları komutanlığı fazlaca da sır değildir. Muhtemelen vazife yaptığı Kore Savaşı döneminde başlıyor temaslar şüphesiz varsa öyle bir şeyler… Lakin gelişmelere de bakılınca, tarifler “cuk oturuyor” gibi. Kendi anılarında bahsettiği Süleyman Demirel’in talebi olan bu ekibi kullanalım iddiası, yalan değilse, kolay talep edilebilir bir şey değildir. Nereden alınıyor bu cesaret de, bunları sokak faaliyetlerinde kullanalım diyor, değil mi? Öncesinde ise bir önceki Başvekil’in aktardıkları, malum zatın kabullenişleri Süleyman Demirel’in taleplerine mesnet oluşturmakta mıdır acaba? Bilemem lakin akla son derece münasip…

Hay Allah, “darbe yapma ihtimali olan Kara Kuvvetleri Komutanı emekli ediliyor”, yerine atanacak komutan konusunda siyasiler anlaşamıyor, yerine emeklilik dilekçesi vermiş, evine çekilmiş, pijamalarını giymiş muhterem tek çare kaldığı için emekliliği kabul edilmeyip muhterem üzerinde ittifak oluşuyor. Bu izah size nasıl görünüyor bilemem lakin bana ziyadesiyle basit geliyor. Aaa gerçi alıcısı oldu mu, maalesef ziyadesiyle bol oldu… Tıpkı, 27 Mayıs darbesi üzerine emekli paşa Cemal Gürsel’in tek çare görülerek darbe başkanlığına daveti hikâyesi gibi…

Tüm bu olanların tesadüf olmadığının, olamayacağının kanıtı gibi duran diğer bir çalışma var. Daniele Ganser adlı İsviçreli araştırmacı “NATO’nun gizli orduları” diye bir kitap yazıyor. ABD’nin ortaklarım diye adlandırdığı tüm ülkelerde kendi himmet, hikmet ve hiddet tayinine matuf organizasyonları görünce, bir yanıyla ürperiyorsun diğer yanı ile hiçbir şeyin tesadüf olma ihtimalinin olamayacağını görüyorsun. Auxiliary Units (İngiltere), Gladio (İtalya ve diğer birçok ülke),  Seferberlik Tetkik kurulu sonradan da Özel Harp Dairesi (Türkiye),  GAL (İspanya), I&O (Hollanda), Lochos Oreinon Katadromon, LOK ya da Koyun postu (Yunanistan), OWSGV (Avusturya), Plan Bleu, La Rose des Vents, Arc-en-ciel (Fransa), ROC (Norveç), SDRA8, STC/Mob (Belçika), Bund Deutscher Jugend - Technischer Dienst, TD BJD (Almanya), Nihtilä-Haahti plan (Finlandiya), Projekt-26, P-26 (İsviçre) gibi isimler altında mezkûr ülkelerde organize olmuşlar ve yaptıkları her operasyondan sonra buhar olduklarını anlıyoruz, Daniel Ganser’in “NATO'nun gizli orduları - Batı Avrupa'da gladio operasyonları ve terör” adlı kitabından tüm bunlar. Daniel Ganser isimli İsviçreli araştırmacı akademisyen; mezkûr yapılanmaların ülke ülke şemasını çıkararak, bizzat resmi evraklarına, ilgili kurumlarla yazışmalarına, mahkeme kayıtlarına ve de çeşitli tanıklıklara dayanılarak yazdığı konunun çok mühim yayınlarından biri sayılabilecek kitabını okuyunca ve konu biraz daha şekilleniyor toplum gözünde ve hafızasında…

12 Eylül faşist askeri darbesinin tatbikatçısı konumundaki Kenan Evren’in bilinen en mühim “Stay-behind” komutanlarından biri olduğu iddiası hiçbir zaman reddedilmemiş olup sanki gizli gizli de bu unvanın keyfi çıkarılmıştır her zaman… Diğer taraftan Stay-behind örgütlenmesinin lideri konumundaki neredeyse herkesin yasal görevlerde bulunması vukuatı adiyeden bir durum oluşturmuştur adeta… Bu karanlık yapılanmaların görevi sona ermiştir iddialarının aksine, güncellenen ve yenilenen NATO konseptine uygun olarak; küreselleşme, ekonomik ve siyasi kriz, piyasa ekonomisi ve özelleştirmenin yaygınlaşma seviyesine paralel yeni savaş yöntemlerine terfi edilmiş ve olaylara ya da gelişmelere dayalı bilgiyi, haberi “asimetrik psikolojik savaş” kuralları mucibince kirleterek, saptırarak, önemsizleştirerek devam edilmekte olup emperyalizmin ezilen dünyadaki hâkimiyetine toplumların katlanmalarının veya rıza göstermelerinin temini cihetine gidilmiş hatta oluşturulan “yeni soğuk savaş” konsepti kapsamıyla da temin ve garanti altına alınmıştır.

Şimdi Kenan Evren’in darbecibaşılığa uzanan serüvenine artık ya Faik Abinin anlattıkları çerçevesinde, evet tesadüfler böylesi bir dayatmaya sebep olmuştur diyeceğiz ya da tüm diğer şartları göz önünde bulundurup ne tesadüfü Allahaşkına bu tam tamına planlı programlı bir kalkışmadır diyeceğiz. Herkesin keyfine kalmış bir değerlendirme olacak…


Çarşamba, Ocak 14, 2026

ADANMAK YALÇIN GRANİT

 


Basketbol dünyasının değerlendirmesine göre dünyanın en önemli antrenörlerinden kabul edilen Svetislav Pesiç’in masalımsı anlatımı ile başlıyor büyük bir keyifle okuduğum kitap. Yenilmez Armada diye uzun yıllara damga vuran Galatasaray Basketbol takımının kaptanlığını ve antrenörlüğünü yapmış ve en mühimi Türkiye Basketbol dünyasına en belirgin ve kalıcı katkılarda bulunmuş Yalçın Granit için oğlu Ali Granit tarafından kaleme alınmış. Müthiş sürükleyici ve hafıza tazeleyici bir kitap, bu kitabı kazandıranlara teşekkürler… Pesiç’in masalımsı anlatımı dedim ya; “babam beni Belgrad’da bir basketbol maçına götürdü. Bu maçın sonunda bir adam faul çizgisinden gözleri bir bantla kapatılmış olarak faul atışları yaptı ve on atışın onunu da sayıya çevirdi. Bu gösteri çok hoşuma gitti ve basketbola ilgi duymaya başladım. Daha sonradan öğrendim ki oynayan takımlardan biri Avrupa turnesine gelen Galatasaray ve gözü kapalı şekilde faul atan kişi de Yalçın Granit’miş.” İşte kitap böyle bir basketbolcuyu merkeze alarak Türkiye ve Dünya Basketbolunun bir dönemini belgesel tadında okuyucuya sunuyor.

Benim en büyük yeteneklerimden biri şutlarımdı, o günlerde yapılan faul yarışmalarını da ekseriyetle ben kazanıyordum diye anlatıyor Yalçın Granit. “fakat bir gün karşıma bir salon görevlisi çıktı ve bu gidişata son verdi. Antremanlarda seken topları toplayıp bana geri veren o adam, meğerse ben gittikten sonra aynı ciddiyetle kendi başına serbest atış çalışırmış. Yarışmada bir baktım ki benden çok atıyor. Bu, şut meselesinin yetenekten çok tekrarla ilgili olduğunun kanıtıdır. Salondan en son çıkan o olduğu, en çok o çalıştığı için yarışmayı da o kazanıyordu. Basketbol hayatımızı onu yenemeden noktaladık!” Çalışmanın, çok çalışmanın ne kadar önemli bir detay olduğunun kendi yeteneklerinin geçilmesi üstünden hiç çekinmeden anlatabiliyor…

“Turgut Atakol’un Abdi İpekçi Spor Salonu’nda asılı fotoğrafının altına “Türk Basketbolunu büyüten adam” yazmak gerekir. Türkiye’de basketbola en çok fayda sağlayan odur. Fenerbahçe’ye tarihimizde ilk kez mağlup olduktan sonra Turgut Ağabeyin yanına gittim ve “ Yenilmez Armada’yı niye bu hale getirdin? Türkiye’nin yegâne uzunu Altan bize gelmeye dünden razıydı, Samim zaten senin hayranındı. “ikisini de takımda tutabilirdin.” dedim Cevap olarak, “tek bir sebebi var Yalçın, Türkiye’de basketbolu büyütmek istiyorsak Fenerbahçe’nin ortaya çıkmasından başka çaremiz yoktu,” dedi. Turgut Ağabey’in Türk sporuna yaptığı en büyük katkı budur.” şeklinde aktardığı hatıra ise herkesin kulağına küpe olacak cinstendir. Hele, varlıklarının yegâne temeli diye düşündükleri gerginlik ve çatışma ortamlarını hazırlayan bugünkü çapsız yöneticilere bakınca, sporun temel bileşeni barış ve dostluk gerçeğine ne kadar da ihtiyaç var diye düşünmeden edemiyor insan… Şu muhteşem misal sporda yarışma ruhunun gelinen nokta itibariyle nasıl da adım adım yok edildiğini anlatıyor insana, sonuçta seçilen kişiler Ali Şen, Ali Tanrıyar, Ömer Çavuşoğlu ve binlerce benzeri olunca da sürpriz yaşanmadığına kanaat ediyoruz. Gerçi bugünkülerin geçmiştekilerin kötü kopyası olarak zuhur ettiklerini anlatacak hikâyeler de yok değil… Daha önce yazdığım, 1943 ve 1951 Fenerbahçe ve Beşiktaş şaibeli maçları yanında burada da benzer bir hatırata rastlıyoruz. “Molayı alanın Koç Samim Göreç değil, idareciler olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. Koçlarının ve oyuncularının muhalefetine rağmen, Fenerbahçe idarecileri takımı sahadan çekme kararı alıyordu. Böylelikle Fenerbahçe’nin hükmen mağlubiyeti neticesinde üçlü averaj ortadan kalkacak, Galatasaray ile Modaspor arasındaki ikili averaja bakılacak ve Modaspor şampiyonluğunu ilan edecekti.” Neymiş, demek ki, ünlü futbolcu Harry Kewell’ın dediği “Türkiye'de futbol, Galatasaray'a karşı oynanan bir oyundur” iddiasına genişlik kazandırılmış hem de seneler önceden, basketbol için de geçerli hale getirilmiş… Şimdi bunun üstüne çok kelam edilecektir lakin “ayinesi iştir, lafa bakılmaz”… Yani ve özetle “resultante importante.”

Türkiye Basketbol tarihine bir dönem altın harflerle geçirilmiş oyuncu Hüseyin Alp için ayakkabı temini konusundaki hatıra ise muhteşem bana göre, imkânsızlıklar içinde imkân tahkimi nasıl olurmuş adına… “Yalçın Granit, yeni öğrencisinin ayakkabılarındaki tuhaflığı hemen fark etmişti. 55 numara ayaklarına ayakkabı bulamayan Hüseyin, çareyi eline geçen en büyük ayakkabının topuk kısmını kesmekte bulmuştu. Granit, menajerini yanına çağırdı. Hüseyin’in ayağını bir kartonun üzerine yerleştirdiler, bir kalıp profili çıkardılar ve kartonu alıp Kapalıçarşı’ya gittiler. Venüs Fabrikasına özel bir sipariş verildi. ‘o zamanlar ayakkabılarımız yerliydi,’ diyor Hüsnü Akın, ‘en kalitelisini de Venüs yapardı. O 55 numara ayakkabılar, ahşaptan yapılma kalıbıyla birlikte hala klüp müzesinde duruyor’”

İşte böyle aktarıyor, hatıraları olanlar…

Mehmet Baturalp, Ali Uras, Turgut Atakol, Sadi Gülçelik, Osman Solakoğlu, Ergin Ataman, Aydın Örs, Hüseyin Alp, Özhan Canaydın, Aydan Siyavuş, Efe Aydan, Tamer Oyguç, Orhun Ene, Mehmet Altıoklar, Harun Erdenay, Levent Topsakal, Koray Mincinozlu, Nihat İziç, Turgay Demirel, Hüsamettin Topuzoğlu, Necip Kapanlı, Mirsat Türkcan, Zaza Endenladze, Erman Kunter, Bodiraga, Daniloviç, Juan Antonio San Epifanio başta olmak üzere yüzlerce yerli ve yabancı, büyük zevkle izlediğim Oyuncu, İdareci, Hakem, Antrenör katkıları ve izleri ile de mest olduğum bir kitap oldu şiddetle öneririm.

Hatıralarda, Canım Yurdumun karabasanı Kenan Evren’in, 1985 senesinde düzenlenen ilk Basketbol Cumhurbaşkanlığı Kupasındaki sahada yerini alışını ve kazanan Galatasaray’a bir Fenerbahçeli olarak “birazda elleri titreyerek” kupa verişini, hem efsane oyuncu Mehmet Altıoklar, hem Fenerbahçe Başkanı Fikret Arıcan, hem de Galatasaray Yöneticisi Cemal Noyan aktarımlarıyla bulunmaktadır. Hatıralarda bir başka bir şey daha var ki Galatasaray adına bir rezalettir, Cemal Nalga skandalı… Bilenler bilir, tekrar aktarmaya gerek yok…

Kendisini defalarca canlı seyretme keyfini yaşadığım bir basketbolcunun da izini görünce, inanılmaz şeyler hatırladım. Paul Dawkins, benim canlı izlediğim ender önemli oyunculardan birisidir, kafasını iki yana sallayarak dripling ile hücum etmesi, özellikle de aniden durup geriye doğru hızla çekilip sıçrayarak potaya şut atması hala aklımdadır. Hele Karşıyaka Basketbol takımı ile yapılan bir finalde İzmir’de Atatürk Kapalı Salonunda izlediğim maçta harikalar yaratmıştı. Müthiş keyif veren bir oyuncuydu… Vefatını duyunca hüzünlenmiştim… Nurlarda olsun…

Gazeteci Yiğiter Uluğ bir dönemin en etkili ve önemli basketbolcularından biri olan Dawkins için; “Solaktı ve ilk bakışta insana çok garip gelen bir stili vardı. Şuta kalkarken sol ayağı, diğerinin hep biraz önünde olurdu. Mesafe tanımadan top kullanabiliyordu.  Avrupa basketbolunda henüz üçlük yoktu, 1984 Olimpiyatı sonrasında gelecekti. Bu yüzden ilk üç sezonunda pek çok basketi üç yerine iki sayı olarak geçti kayıtlara… Yumuşacık bileği, bol fake’li oyunu ve inanılmaz skor kapasitesiyle İstanbul’da kısa sürede özel seyirci edinen bu 1.95’lik forvet, aslında geldiği yerde de bir efsaneydi.”

Gislaved, Venüs, Converse marka ayakkabılardan Nike’a uzanan kocaman bir serüvenin, toprak sahadan parke sahaya yönelimi, hücumda ve savunmada zaman sınırlamasının olmadığı vakitlerden son derece kısıtlı saniyelerle değerlendirilen oyun süreçlerine… Bizler için ciddi ve son derece kaliteli anlatımlarla basketbol tarihi adeta…