Perşembe, Temmuz 09, 2026

TOKMAK HASAN (ÇELEBİ)

 

Hasan Abi; tanıdığım devir itibariyle benim gözümde Çeşme’nin yakışıklı, dinamik, çalışkan Manavıdır. Onu, 1970’li senelerin yaz aylarında her gün Çeşme Müstahsil Toptancı Halinde görürdüm, sayısı bidayette mahdut bilahare nahudut olan manav esnafına dâhil olduğu günden beri. Manav Salih başta olmak üzere Mantolu Davut ve Mehmet Ege bildiğim en eskileridir, efsane Çeşme Gazozları imalatından manavlığa hızlı geçiş yapan Somalı Mehmet ve Tokmak Hasan ise en yenileri… Horasan Ahmet Abimizde, seyyarlık ve kalıcılığa mezkûr meslek erbabı olarak katılmıştır bir vade sonra akıp giden kervana… Özellikle Horasan Ahmet büyüğümüz büyük çapta sebze üretimi faaliyeti yürütürdü hatta bu faaliyet çocukları ve torunları tarafından son günlere kadar devam ettirildi. Lakin turizm ve neticesi imar onları aştı maalesef… Yani anlaşılacağı üzere Çeşme’de manavlık kendi ürettiği sebze ve meyveyi satma saikleri ile başlamıştır, muhtemelen Canım Yurdumun birçok yerinde de böyle gelişmiştir. 1960’lı ve 1970’li seneler Çeşme’nin kendine yettiği seneler olarak yerini almıştır hatıralarımızda… Sonraları bugün Levent Balık sahibi Ahmet Gören Abimiz ve kardeşleri de Dalyan Köy eski yol köşesindeki yerde manavlık işine bir hayli büyük çaplı girmişlerdi ve büyük ölçüde Çeşme dışı kaynaklardan temin edilen mahsullerle. Diğer taraftan Ilıca ciddi manada yazlıkçıların bulunduğu bir mahaldir ve oranın unutulmaz manavı da Dursun Şantürk Abimizdir, manav Yavuz diye bir abinin de varlığını Mustafa Ertemiz’den dinlemiştim. Bu arada “mobil manavları” da unutmayalım, özellikle Ilıca Plaj Evlerinde eşeklerin iki yanına bağlanmış özel imalat büyük kasalar içerisinde her türlü sebze ve meyve tüketime arz olunurdu. Bir de muhtemelen “sanat güneşi” Zeki Müren’in devrin ses getiren “Bahçevan” filminden mülhem at arabalı manavlar da zuhur etmişlerdi. Görüldüğü üzere devrin önemli ve prestij mesleğidir. İşte bu ahvalde Tokmak Hasan Abimiz de bu uğraşı içinde ilerlemektedir. Özellikle yaz ayları, okul tatilleri döneminde babamın da ana faaliyeti gereği her gün Çeşme Müstahsil Toptancı Haline gider, satılan mahsullerin daralarını satın alan manavlardan geri toplamak için kesilen hesap fişlerini/faturalarını alır, bedellerini tahsil eder bilahare de daraları toplamaya başlardım. Bu sebeple neredeyse her gün Tokmak Hasan Abimizin de manavına yolum düşerdi. Kendisi devrin her Çeşmelisi gibi son derece ağırbaşlı, mütevazı, sakin ve etrafına güven veren, etrafını koruyup kollama vazifesi almışçasına dikkatli ve özenlidir. Belli ki dönemin sporculuğunun da kattığı sportmenlik ve centilmenlik de ziyadesiyle söz konusudur.     

Tokmak Hasan Abimiz; daha önceki yazılarımın birinde yazmaya çalıştığım Rasim Çelebi büyüğümüzün abisinin oğludur. Çelebi Sülalesi hem geniş bir sülaledir hem de neredeyse tüm tanıdıklarım soyadlarından mülhem birer “Çelebidirler”. Her birinde ziyadesiyle ağırbaşlılık ve mütevazılık mevcuttur. Hasan Abi katran karası, muhtemelen devamlı takviyeler kullanılarak ve bazı Çeşmelilerin deyimiyle “güvercin kanadı taranmış saçlarıyla”, ittihatçı bıyıklarıyla, daimi güler yüzüyle ve her daim bakımlı ve itinalı şık giyimli birisi olarak tanınır. Kendisinin bu özenini mesleğine istinat edenler olsa da herkesin ittifakla bahsettiği vaziyet ise her daim aynıyla vaki halleridir. Manav iken de aynıdır, lokantacı olarak da aynıdır, hep aynı kalmayı başaranlardan birisidir, hülasa…  

Hasan Abi; iyi de futbolcudur, devrin futbol oynama şartları ve “Tokmak” lakabı hangi sebeple kendisine verilir, kendi ağzından; “15 yaşında top oynamaya Çeşme Gençlikspor’da başladım. O zamanlar siboplu toplar vardı. Şişirir, sibobunu içine sokardık. Tam yuvarlak olmadığından top hâkimiyeti zordu. Birde yağmurda ıslandı mı gülle gibi olurdu. Futbol ayakkabılarımızda çiviliydi. Çiviler bir müddet sonra ayağımıza batmaya başlar, topa vuramazdık. Maç dediğin doksan dakika, şimdiki oyuncu değiştirme diye bir şeyde yok, sesimizi çıkarmaz canla başla mücadele ederdik. Çok iyi çıkardım toplara, ‘bak topa tokmak gibi vuruyor’ derlerdi. Orta sahada oynamama rağmen penaltıları hep bana çektirirlerdi. ‘Tokmak Hasan’ lakabı oradan gelmedir.” Evet, Hasan Abi forvet arkası oynar ve topa vurduğu zaman mahkemedeki hakimlerin tokmak vuruşunda çıkan benzer sese istinaden kazanılmış lakabı ile “Tokmak Hasan”, başta takım arkadaşları Fuat Albayrak, Arap Ekrem, Nuri Ertan, Boşnak Mustafa, Berber Mustafa, Baytar Süleyman, Kunduracı Nejat, Palaçaki İsmet, Yanık Hüseyin ve Atılay Derici olmak üzere çok sayıda Çeşmeli yıldız ile top koşturur.

Mezkûr devirde, futbol takımımız adı “Çeşme Gençlikspor”dur ve bu ad inanılmaz şekilde dillere pelesenk, zihinlere de derin iz olmuştur. Lakin Canım Yurdumda, 12 Eylül askeri darbesi yaşanıp, Turgut Özal iktidarından sonra, tek mühim detay para olunca ve bu kere de dillere bu pelesenk olmuştur, “kaynak” ve “kaynak nerede” gibi abuk subuk iddia ve sualler öne geçmiştir. Oysaki Çeşme Gençlikspor kendi yağı ve kaynakları ile sporun asli ve ulvi unsuru yaygın spor yapılması ile yerel kaynakların etkili değerlendirilmesi ilkesi uyarınca ilerlemektedir. “Kaynak, kaynak” diye devamlı terennüm arz eden, bilip, bilmediği de pek bilinmeyen bir grup zuhur etmiştir artık Canım Yurdumda… Velhasılı, Çeşme Gençlikspor, Çeşme Belediyespor’a tahvil olunmuş, kaynak ve siyaset kulübe transfer edilmiştir. Muktedirler pekâlâ biliyorlardı ki biat etmenin ya da ettirmenin yegâne yolu mali bağımlılık ve ulufe dağıtımının usul tayin edilmesidir. Şüphesiz bu malum stratejiye matuf kanunlar da yapıldı, mali yükümlülüklerin paylaşılmasına ya da yandaşınkileri külliyen karşılamaya, asgari ücretten bile mütekamilen vergi alınırken sporcunun muaf tutulması, spor malzeme ve sahalarının tesis ve tanzimine, sözde amatör sporun takviye ve tahkimine vs vs… Bugün gelinen nokta da maalesef yerel hiçbir sporcumuz takımda yer bulamamaktadır. Şüphesiz bu neticede sadece bu sayılanlar mıdır müessir amil diye baktığımızda, çok daha mühim amillerin varlığı görülmektedir… Öyle ya da böyle, netice de artık ne Çeşme Gençlikspor var, ne de Çeşmeli topçular… “Paramız var” futbolcu ithal ediyoruz ya daha ne olsun…

“Tokmak Hasan” vefatını müteakip artık adı “Çeşme Belediyespor” olan takımımız tarafından unutulmamış, bir maç öncesi seremoniye “’Tokmak Hasan’ seni unutmayacağız” pankartı ile çıkarak taçlandırılmıştır.

1984’ten beri  “Tokmak Hasan” adı ile maruf lokanta Hasan Abinin vefatından sonra çocukları Kamil ve Mustafa tarafından artan kalite, çeşitlilik ve servis süresiyle hizmete devam etmektedir. Muhtemelen Hasan Abimiz de bulunduğu yerden buradaki artan başarıyı büyük bir mutluluk ile görüp, yaratılan eserle gurur duymaktadır. Bu vesile ile artık aramızda olmayanları saygıyla yâd eder, yaşayanlara da sağlık ve mutluluk dolu daha nice seneler dilemekteyim.   

Cuma, Temmuz 03, 2026

İBRAHİM GÜRSOY NAM-I DİĞER SANLI

 

Maalesef, İbrahim Gürsoy’u da kaybettik… Artık Çeşme “Sanlı’sı” olmaksızın devam edecek yoluna maalesef bizlerde teker teker eksiliyoruz. Her kayıpta hele böyle benzer yaşlarda olunan kayıplarda, diğer insanları bilemem lakin ben de etkisi çok çok fazla oluyor. İbrahim, Baba Sahil Sıhhiye görevlisi Mustafa Abimiz, Anne Hidayet Ablamızın 3. evladı olarak, büyükleri İsmail ve Ali, küçüğü Serdar ile aynı sokakta büyüdüğümüz kocaman bir yaşam boyu birbirimize hep saygı ve sevgi ile baktığımız birisi olarak “hatıralarımızda hayatına devam” edecektir. Baba Mustafa Abimiz, bizim sokağın 2. üniformalı kişisi olup, lacivert takım elbisesi, kravatı ve ceketinin sağ göğsündeki kokartı ile fevkalade bir görüntü verir, verdiği görüntünün kendisinde yarattığı gururu da dışarıdan herkese hissettirirdi. Bizim sokağın en muhteşem evlerinden birinde oturmaktaydılar, iki katlı taş bina, güzel ve hatırda kalır pencere söveleri ve panjurları ile güzel ve geniş bir bahçe içerisindeydi. Şüphesiz ki şimdilerde yerinde yeller esiyor o güzelim evin, o da tıpkı diğer benzerleri gibi günün ekonomik koşullarının dayatması ve yaratılan imar rantına kaybetti, hatıralardaki yerini aldı… Mezkûr ev; “Bağarası’nın” nam-ı diğer Ovacık Yolunun, bahçe sahiplerinin ekonomik durumunu yansıtır 4 evinden biri olarak, yeni ihtiyaçlara binaen inşa edilmiş diğer evler arasında ayrıcalıklı durumunu hep korudu, korumacılığın “tukaka” edildiği Turgut Özal Türkiye’si artık bu eski yapılara katlanamazdı, katlanamadı netekim, tekmili birden yenilerine yer verdiler…  

Mustafa Abinin erken vefatı üstüne sıkıntı ve üzüntü yaşanmasın diye “Sahil Sıhhiye’de” eşi Hidayet Ablamıza bir vazife bulundu, nasıl bir vazife idi şimdi hatırlamıyorum… Hidayet Abla, inanılmaz çalışkan birisi olarak, idarede verilen görevi yerine getirip, tamamlayınca asıl vazife başına geçip 4 tane her biri ayrı havada çocuk yetiştirdi, evlendirdi, mürüvvet gördü… Hidayet Abla, iyi ve merhametli insan tarifinin hayat bulmuş halidir benim hatıralarımda. Bu yaşadıklarından ötürü, hayata serzeniş etmedi, küsmedi, yılmadı ve çok başarılı ve dengeli bir hayat sürdü. Yedirdi, giydirdi, ak pak gezdirdi, gecesini gündüzüne kattı Hidayet Abla… Tüm yaşananların tanığı oldu herkes Çeşme’de… Öğretim için her bir çocuğunu büyük bir özveri ile destekledi lakin günün genel ve yerel şartları bu arzunun gerçekleşmesine engel oldu maalesef… Akranımız sayıldığı için en yakından bildiğim İbrahim de çok başarılı olamasa bile çok çabaladı, çok didindi ve direndi günün manalı mezuniyetlerine ulaşmak için… O devirde okullu olmak, okula gitmek, orada kalmak, kalabilmek, oradan ilerlemek bugünkü kadar basit ve kolay değildi şüphesiz, ilkokul bitirme imtihanları, ortaokul bitirme imtihanları gibi bugün hiç hatırlanmayan bariyerler bulunmaktaydı… Peki; sadece sistem mi iyi ve kâmil insan yetiştirmek için münasip değildi, şüphesiz hayır, asıl sistemi yürüten işine gönül vermiş öğretmenler çoğunluk olmakla birlikte azınlıkta da çaresizlikten tercih edilen uğraş diye öğretmen kopyaları mevcuttur. Bunlar, “şimdi bunlara bulaşmayalım” edasındaki çoğunluğu etkisi altına almışlar görüntüsünü hep verirlerdi, asla ve kat’a öyle olmamakla beraber… İbrahim zaten son derece müşkül şartlarda deyim yerindeyse pamuk ipliğine bağlı şekilde okula devam ederken, yerli yersiz savunma yapamayacaklarını bildikleri öğrencileri deyim yerinde ise “eşek sudan gelene kadar dövme” konusunda mahir 3 kişiden biri olan “çapik” lakaplısına denk gelince pamuk ipliği koptu… İbrahim Okulu bıraktı…   

Hepimizin bir büyüğümüzden bakiye elbiseler de okula gittiğimiz devirde, İbrahim bu klasik görüntünün dışında değildi lakin hepimizden ziyadesiyle farklı olan yegâne detay kravatındaydı… Genellikle gevşek, tam sıkılmamış, boyu da olabildiğince kısa lakin bir o kadar da geniş kravat bağlardı. Herkesin normal uzunlukla ve sıkılıkta kravat bağlamasına rağmen onun tercihi buydu, artık rahat mı ederdi, kendine bir tarz mı oluşturmaktaydı, yoksa bir şeyleri protesto amacı mı ile yapardı, bilinmez?

Kendisi çoğu Çeşmeli gibi yanlış hatırlamıyorsam Beşiktaşlı idi, lakabı da her ne sebeple hatırlamıyorum Beşiktaş’ın efsanevi futbolcusu “Sanlı” ya çıkmıştı lakin Beşiktaşlı Sanlı santrafor iken bizim Sanlı’mız kaleci oynardı. Çeşme Eski Hükümet Binasının arkasında top oynadığımız yaygın bilinen adı ile de Ali sami Yen’in olan taşlı topraklı zemininde kaleciliğini konuştururdu. Lakabı “Sanlı” olan İbrahim Gürsoy’un efsaneleştiği yerdi mezkur alan. Ali Sami Yen’in yan tarafındaki yüksek alan ve yıkıntılar ise seyirciler için adeta bir tribün vazifesi görürdü, inanın ki şimdiki statları hiç aratmayacak kalite ve tempoda tezahüratlar da yapılırdı bu maçlarda. Hele hele gençleri izlemeye gelen, izlediklerine eleştiri ve düzeltme girişiminde bulunan, zaman zaman da nasihat bağırışlarıyla Çeşmespor’da artık son dönem görevlerini yapan ya da futbol zevki için seyirci olan, aklımda kaldığı kadarı ile başta Çoşkun Kalkan, Nuri Ertan, Ekrem Çimen, Nuri Tarhan, Mehmet Korkmaz, Atalay Derici, Nejat Albayrak, Yıldıray Derici, İsmet Gökseloğlu başta olmak üzere büyüklerimizi hatırlamadan geçmeyeyim. Ve bu vesile ile artık aramızda olmayanları saygıyla anıp, hayatta olanlara da sağlıkla mutlulukla dolu nice seneler dileyeyim. Bu büyüklerimizin alkışlarının ve tezahüratlarının kıymeti isimlerinin önemi ile muadildir, emin olun. Bu maçlarda hatırladığım kadarıyla kendisini hiç sakınmadan gelen şutlara karşı cansiperane, o taşlı toprak sahada yerden yere atıp müthiş kurtarışlar gerçekleştiren İbrahim, en fazla alkış alan kişiydi… Yine hatırladığım bu beceri ve kabiliyet ve feda düzeyinde futbola vakfı önemli takımlara terfi etmesine yetmedi, yetemedi… Bir de elden tutan olmayınca…

Biraz tercih ettiği hayat tarzına münasip ve özensiz davranışların çok etkili olduğu kabul edilen yaşadığı talihsiz sağlık problemleri sebebiyle hayatının son dönemini tekerlekli arabaya bağlı bir vaziyette geçirmişti. Bu hali kendisini hiçbir şekilde hayattan koparamamıştır. Sürekli tekerlekli araba ile dolaştı durdu, insanlarla muhabbetler etti, hayata karşı hep dirençli davrandı…

Arkadaşım, komşum ve gayet düzeyli muhabbetim olan “nevi şahsına münhasır” hayat sürmüş birini kaybetmiş olmanın maalesef derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mustafa Abi ve Hidayet Ablamız ile dört evladından üçü artık aramızda değil, bu vesileyle başta aile büyüklerini ve kaybedilen evlatları saygıyla yâd eder geride kalan Serdar kardeşimize de sağlıklı uzun bir hayat diliyorum.

Perşembe, Haziran 25, 2026

TURAN TÜTÜNCÜOĞLU

Fırıncı Turan abimiz bizim mahallenin gösterişli ve karizmatik abilerinden bir diğeridir. Gösterişlidir, her daim pırıl pırıl boyalı siyah iskarpinleri ile kravatsız takım elbiselidir… Kravat takar mı idi ara sıra vallahi onu hatırlayamadım. Bazı vakitler o güzelim iskarpinlerin “fortuna” basardı onu hatırlıyorum… İddialı ve iddiacı bir abimizdi… Turan Abi, fazlaca farkına varılmaz olmakla birlikte inanılmaz çalışkan birisidir. Fırın, bahçe işleri ki bunlar günün neredeyse tamamını dolduracak ve zor faaliyetlerdir…

Fırın; sabah erkenden hazırlanacak ekmekler için akşamdan hazırlık yapılması gerekir, hamurlar hazırlanacak, mayalanmaya bırakılacak… Öyle canının istediği saat yapılacak işler değildir bunlar, hasta oldum, bugün canım çalışmak istemiyor tarzı bahane ve mazeret üretilemeyecek faaliyetlerin merkezidir fırıncılık… Sabah ekmek hazır değilse kısa sürede müşteri külliyen kaybedilir, sermaye kediye yüklenir maazallah. Şimdi kısaca, benim hatırladığım halleri ile işin yönetimsel zorluk ve meşakkatleri üstüne birkaç kelam etmek istiyorum. Sosyal hayatınızın bozulmasına ciddi sebep olan gece yarısını henüz geçmiş iken fırıncının mesaiye hamur hazırlamakla başlaması, uykusuzluk, üstüne her şeyin elle halledilmesine bağlı aşırı yorgunluk, başta ağır un çuvallarının taşınması ve hamur karılması gibi kas ve iskelet üstüne aşırı yük, nihayetinde de fırının yakılması, ısıtılması ve bu derece ziyadesiyle sıcak bir ortamda çalışılması ve hepsinden öte bu faaliyetin fasılasız ve tatilsiz ifa edilmesi… Ve de en kötüsü, genel manada fırınların küçük birer işletme olması ve özellikle devir itibariyle Çeşme’deki faaliyetin boyut ve kapsamı itibariyle tek kişilik bir iş olması, kolay üstesinden gelinir olmasa gerek… Sadece bir vade sonra gündüzleri, kısmen satış yapmak, kısmen fırının açık kalmasını temin ya da mahallelinin yemeklerinin fırında pişirilmesine nezaret etmek adına çocukluk arkadaşımız Latif Çelebi uzunca bir süre Turan Abinin fırınında bahse konu kapsamda çalışmıştı. Latif döneminde komşuların pişirilmek üzere fırına getirilen yemeklerinden küçük parçalar yürütmemiz bir başka hoş hatıra olarak hafızalarımızdadır.

Hayatımda ilk kez hamur makinesini Turan Abinin fırınında görmüştüm, şaşırmak kaçınılmaz idi şüphesiz. Ondan önce kocaman ahşaptan yapılmış dar uzun, bir uzun kenarı dik, diğer uzun kenarı yaklaşık 45 derece eğik bir hamur teknesi vardı. Hamur karanlar eğik kenardan yaparlardı işlerini. İlaveten annelerimizden hamur açma ve hazırlama faaliyetlerini görmüş olarak öyle hayretle izlemiştik ilk günler… Bir elektrik motoru marifetiyle, yatayda yerleşik hareketli bir dişli üzerinde kendi etrafında dönen görece büyük bir kazan içine uzanmış metal mamul parabolik kesitli bir kolun orta hızda ve kesintisiz kendi etrafında ve dikeyde pozisyon değiştirerek dönmesiyle hamuru karan bir basit lakin devrine göre bizim için tılsımlı bir düzenek… Hamur karmayı bazen hayranlıkla birkaç arkadaş birlikte izlediğimiz de olurdu… İzlerdik de ne olurdu, işte bu soruya cevabım yok…

Dönem peksimet üretimi dönemidir ayrıca satılamayan ekmek olursa behemehâl peksimet kesilir, israf nerdeyse sıfır… Bilindiği üzere, Peksimet, kuruyup bayatlayan ekmeğin düşen nem oranı ile doğru düzgün dilimlenerek ve dilimlerin en az iki kez fırınlanması marifetiyle elde edilen, aylar boyunca hatta yıllar boyunca bozulmadan saklanabilme ve yenebilme tazelik ve kalitesini koruyabilen dayanıklı bir kuru ekmek çeşididir. İmalat, ulaşım ve saklanabilme ekonomik ve teknik imkânlarının neredeyse olmadığı dönemlerin en önemli ve şatafatlı ekmeğidir. Gerçi bizim Çeşme’de peksimetin başkenti Bekir Abinin (Erte) fırınıdır lakin bayatlayan ekmeğin ekonomik değerinin devamı adına neredeyse tüm fırıncıların başvurduğu bir imalat çeşididir. Turan Abimiz de bu usule çok sık olmasa bile başvururdu… Biz de taze fırınlanmış peksimetlerden aşırtıp yemeyi çok severdik… Turan Abi görür de görmezden mi gelirdi, hakikaten görmez miydi, bilemedim… Görüp de ses çıkarmamış ise zaten bağışlamış manasında alırım da görmemiş ise de kendisi ile cennet te karşılaştığımda bağışlanmamı isteyeceğim… Turan Abi muhakkak cennettedir, aksi düşünülemez, bu kadar çalış, imalat ve yetiştirmenin duayeni ol, cennete gidememe şıkkı olamaz herhalde, benim ise muhakkak ki yerim orası… Uzunca bir vadedir, peksimetin yeni çeşitleri dükkânlarımızın vitrinlerini süslemektedir, susamlısı, fıstıklısı, tuzlusu, tuzsuzu, diyete münasip olanı, diye diye gayet uzun bir listede modernize halleri ile yerlerini almışlardır.

Turan Abi aynı zamanda sert mizaçlı birisidir, Çeşme’de yeni yeni zuhur eden siyasetin çoklu ve standart dışı davranış ve gayri hukuki pozisyon almalarda da taraf olmaktadır. Bu baptan ciddi “efelikler” de söz konusudur. Lakin bunları bu kadarıyla hatırlayarak geçmek evladır… Sadece sert hayatın kendisini ne derece sert hale getirdiğini hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Adeta gözünü budaktan esirgemeyen abimiz, çifte su verilmiş çelik gibidir, gözü karadır, korkusuzdur… Haksızlık söz konusu ise, nasıl bir otoriteye karşı olduğunun bir ehemmiyeti yoktur, siyasi ve ekonomik büyüklük onu yıldıramamıştır…

Ekmeklerin daha bakkallar marifetiyle satıldığı sistem icat edilmemiştir, herkes ekmeğini fırınlardan almaktaydı… Her ailenin tercih ettiği bir fırın vardı lakin benim hatırladığım babam çok dengeli davranırdı, farklı fırınlardan ekmek satın alırdı, bazen Sakıp Abi, bazen Seydiahmet, bazen Bekir Erte. Ben, satın alma görevi bana verilmiş ise her daim Turan Abinin fırınını tercih ederdim. Turan Abinin fırından taze ekmek çıkışı anında, bazen yarım, bazen çeyrek ekmek kestirir, içine de hemen yakındaki bakkallardan bütçemize münasip ne ise gayri az helva ya da az peynir yerleştirilir, maç arası ya da oyun arası yerdik, nasıl bir keyif idi o şimdi anlatamam… Anlatsam da şimdi keyif alınan şeyler çok farklı olduğu için bunun tam tadı çıkmaz hülasa layığı ile anlaşılmaz…

Bahçe işleri başta enginar olmak üzere tüm sebzeleri kapsardı sonraları büyükbaş hayvan yetiştiriciliğine de başladı, koca bir hayatı tüm diğer akranları gibi durmadan çalışarak geçirdi. Bu işler sadece bilenler tarafından bilinir, ne menem meşakkatli işlerdir, üretimi zordur pazarlaması zordur…

Evet; bizim o devirde Hamam Sokağı dediğimiz sokağın ana yola cepheli bir köşesinde Turan Abinin, diğer köşesinde Seydiahmet Abinin fırını bulunmasına ve genellikle insanların evlerinde kendi imkânlarıyla ekmek ve börek işlerini kotarması münasebetiyle piyasadaki müşteri azlığı sebebiyle aralarında niza, kıskançlık ve fuzuli rekabet izine rast gelinmemiştir.   

Bu vesileyle, artık aramızda bulunmayan başta Turan Tütüncüoğlu abimiz olmak üzere tüm diğer büyüklerimizi saygıyla yâd ediyorum, hayatta olanlara da sağlık ve mutluluk diliyorum…

  

Çarşamba, Haziran 17, 2026

100. YIL CUMHURİYET ALFABESİ VE HAYDAR ERGÜLEN

 

Başlıktaki kitabı okudum, süper bir dil ve tespitler özellikle de vakalar arası tesis edilen illiyet ve diyalektik takdire şayan benim açımdan. Yazar Haydar Ergülen, ilk defa kitabını okuyorum, sürekli okuduğum gazetede genellikle hafta sonları olmak kaydıyla uzunca bir süredir köşe yazıları da yazmış olmakla birlikte, kitaplarına rast gelmemişim demek ki ya da benim aklımda kalmamış. Ne yapacaksınız yaşlılık diyelim de durumumu kurtarmaya çalışayım… Sevgili dostum Bürçin Karagemicioğlu, benim adıma imzalatarak almış, bu keyifle okunan kitabı bana hediye etmek üzere… Yazarın, biyografisinden aynı “kuşağın yolcuları” olduğumuzu anlıyorum, ODTÜ’nün ODTÜ olduğu dönemde talebelik eylemiş… Evet, o devirde henüz sınav sorularını çalan “mezkûr acar ve çalar grup” ODTÜ’yü sulandıramamış idi, hatta hedeflerinde bile değildi. Ne vakit ki, emperyalizm ve yerli mümessilleri, hedef olarak “ılımlısı” olsun, yeter ki bizim mamalar düzgün ve dolgun olsun dediler, tüm diğer benzerleri gibi ODTÜ’de bilim yerine şimdi yazmaya gerek olmayan arayışlar öne geçti… Geçmiş olsun.   

Neyse, maksada marş… Değerli yazar, Cumhuriyetin 100 yılının alfabesi deyip, harf sırasıyla A’dan Z’ye öğrendiği, gördüğü, düşlediği cumhuriyeti tariflemek adına, yazmayı tercih ettiği başlıklar ile ziyadesiyle güzel bir kısmi ansiklopedik eser çıkarmış ortaya. Dil süper, teşhis ve tespitler süper, diyalektik süper, ifade tarz ve üslubu süper, hele deneme konularının tercihi tam isabet, adeta tercih edilen konular marifetiyle cumhuriyetin poligonları mütekâmilen atılmış, poligon birleşim marifetiyle de tekmili birden bizatihi kendisi…

“A” deyince şüphesiz Ankara ile başlıyor, isimleri ve kaynaklarını anlatıyor kendi meşrebince, bir tanesi de geçen sene Sibirya’da gördüğüm membaı Baykal Gölü Angara Nehri’nden mülhem… Mustafa Kemal Atatürk’ün de ziyadesiyle önemsediği bir içtihat… “Tanpınar’ın izinde beş şehir” adlı kitabın yazarı Alberto Manguel’den aktarıyor; “Ankara, birbirine rengârenk ipliklerin karmaşık sonsuzluğu ile bağlanmış olan, bir çağlar ve tarzlar düğümü. Aynı zamanda bilmecelerle dolu…” Alıntı tam yazarın nevi şahsına münhasır… Ankara’da Devlet Mahallesi var. Kemalizm’le sosyalizm arasında yaşanan bir “sol çocukluğun” sonra bir zamanda karşımıza ilk cümle olarak çıkacak özlemi var; ‘devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.’ Bu ‘ihtimal’ Ankara’da bir ‘olasılık’ olarak hep var oldu ve Komünist başkentlerin bürokratik hüznü Ankara’nın yüzüne vurdu. Doğrusu Komünist bir başkent olmak da Ankara’da iyi dururdu, Ankara da Orta Avrupa’da iyi dururdu.” diye tanımlama ve tarifleme ile devam eden yazar çok değişik temsiliyete haiz yazar ve şairlerden alıntılarla hoş bir potpori oluşturmuş başkent Ankara adına.

“B” de; İstanbul Ansiklopedi’sinde olmayıp da Rakı Ansiklopedi’sinde olan İstanbul Semti hangisidir diye sorarak başlıyor, el cevap “Bomonti”… “Bomonti halk bahçesi. Halkevleri’nin de bahçesi sayılır, işletmecileri farklı da olsa. Asmalımescit, nasıl ‘Cumhuriyet bohemi’nin yeriyse, Bomonti de Cumhuriyet’in birinci derece anlamlarından ‘asri’nin yeridir, ‘asri mekan’dır.” diye fevkalade özetlediği başlığın muhtevasını kitabın sonuna eklediği, kitabın adeta “kırmızı kurdeleli cümleler” faslından,  “Cunhuriyet’in 100 yılına 100 sevinçli cümle” bölümüne ise; “Cumhuriyet bir zamanlar Bomonti bahçelerine ailece bira içmenin sevincidir.” diyerek taçlandırmaktadır. Ve dama; maksada külliyen matuf cümle; “Cumhuriyet’in bayramlarının da kutlandığı Bomonti, bir bira fabrikası, rakı ve bira markası, bira bahçesi olmanın ötesinde bir anlam taşıdığı için, tıpkı Balıkpazarı’nda adı Cumhuriyet olan meyhane gibi, başka bir anlamla çarpışacaktır yıllar yıllar sonra; Eylül 2019’da Bomonti Bişra Fabrikaları külliye yapılması için Diyanet’e devredilecektir. Cumhuriyet’in kurumlarının yine Cumhuriyet’in kurduğu Diyanet eliyle onun yıkımında kullanılmasına kim ironi diyebilir? Danıştay’ın şimdilik durdurduğu bu ‘yıkım’la ‘iki ayyaş’ın kurduğu Cumhuriyet’de şimdilik yıkımdan kurtulmuş olur.”

“N”de; “hiç düşünmeden Nazım (Hikmet) deyişim, yalnızca onu evrensel ve yüzyıllarca kalacak bir şair diye düşündüğümden, aynı dünya görüşünü, düşleri ve sosyalist bir toplum tasavvurunu paylaştığımdan değil; onun Cumhuriyet içindeki aykırılığıyla Cumhuriyet’in ilk yüzyılını temsil eden şair olması arasındaki unutulmaz mı demeli, can dayanmaz mı yoksa inanılmaz mı, her neyse, işte o ironi de geçerli bunda.” takdimi ile Nazım Hikmet yer alıyor.

“R”de ise, şüphesiz ki mühim bir “poligon atılıyor” Rakı… Ne diyor üstad; “Rakıyı bir cumhuriyet icadı gibi görmek göstermek de doğru değil! Bunu özellikle vurguluyorum, Osmanlıların nerdeyse bir şeriat imparatorluğu gibi sunulmasına karşın, rakının membaı cumhuriyet değil imparatorluktur! Üzgünüm!

Üzgün filan değilim tabii, niye olayım?

İslamcılar ve neo-Osmanlıcılar üzülsün üzülecekse! Çok uzaklara gitmeye gerek yok, Ahmet Mithat Efendi’yle onu ustası olarak bilen Ahmet Rasim’e bile bakmak yeter bu hususta! Osmanlı’da izinli çalışan gedikli meyhanelerin yanı sıra, ruhsatsız çalışan koltuk meyhanelerinin varlığı da bilinir. Sokak aralarında ayaküstü yudumluk içki satan ayaklı meyhaneler de bir bakıma “tek-tekçi” sayılır.” Daha önceleri okuduğum Reşad Ekrem Koçu’nun yazdığı “Eski İstanbul’da meyhaneler ve meyhane köçekleri” adlı kitapta, mezkûr meyhanelerin fevkalade tafsilatları ile anlatılmış olduğunu da hemen hatırlatayım.

Peki, poligonlar bunlardan mı ibaret, şüphesiz değil… Bu seçimler benim tercihim… Lakin değerli şair ve yazar Haydar Ergülen, Ankara ve İstanbul diye önemli şehirleri, Ulus ve Taksim diye meydanları, İslam ve Gavur diye dini karşılıkları ve karşıtlıkları, öz ve üvey diye sahiplikleri, Şef ve Parya, Ortadirek diye siyasi ve sosyal sınıf ve mevzileri ve daha da yaklaşık 90 adet poligonu atıp, poligonları birleştirerek, aklındaki, fikrindeki ve nihayetinde zikrindeki Cumhuriyet tespitini bize aktarmaktadır. Poligon atışları sadece tek düzlemde de değil elbette tarihsel derinlik de söz konusudur, geçen yüzyıl da var, bu yüzyıl da, hatta evveli ve ahiri de, akli, ilmi, edebi, harsi, hukuki, örfi, fikri, zikri ve ahlaki teferruatları da…

Kitabı okuduktan sonra; “bu cumhuriyet size ne yaptı be, sağından, solundan, altından, üstünden fütursuzca çekiştirip duruyorsunuz” diyesim geldi lakin mefhumu muhalifinden de bakınca “yahu burası da, şurası da, çok eksikmiş be” demekten de kendimi alamıyorum. 

Evet, A’dan Z’ye bir Cumhuriyet turu atmak isteyenler beklemeden mezkûr esere başvurabilirler. Öğrenme, bilgilenme, güncellenme ve tazelenme kefaletim var ve tamdır. Birkaç cümlede kitabın sonundaki”100 sevinçli cümleden” gelsin diyorum

2. cümle; “Birinci yüz yılında Cumhuriyetin varlığı bizi çok sevindirdi, üzdüğü de oldu, ama üzdüğünden çok sevindirdi. Şimdi ikinci yüz yılında sıra bizde, ne sırası mı, Cumhuriyet’i sevindirme sırası elbette!”

37. cümle; “Cumhuriyet, Cumhuriyet’in yanlışlarını, eksiklerini özgürce tartışma sevincidir.”

39. cümle; “Cumhuriyet, kızlı-oğlanlı köy çocuklarının onlara hem bilgi hem beceri kazandıran Köy Enstitülerinde yetişmesinin sevincidir.”

Evet, tafsilatlı fazlası kitapta deyip değerli şair ve yazara da “aklına ve emeğine sağlık, kalemine kudret” diyelim…

Çarşamba, Haziran 10, 2026

ESKİ ÇEŞME VE ÇEŞMELİLER, KÜSKÜN ÇİÇEK

 

Ekim 1979 senesinde dönemin meşhur ve mühim sinema oyuncuları Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın başrollerini paylaştıkları bir film çekilir. Film, şöyledir, böyledir diyebilecek durumda değilim, film üzerine maalesef benim söyleyeceğim fazlaca bir şey yok, olamaz da… O günlerin film konuları, mekânları ve beğeni seviyesine çok münasip bir görüntüsü var sanki… Sevgi ikrar ve takdimleri de tam da o günlere münasip, nefret 5 dakikada büyük aşka dönüşüyor, dönüşebiliyor, “git buradan” repliği “gitme gel” haline ne kadar hızlı ve kolay dönüşebiliyor. Demek ki aşk böyle algılanıyormuş vatandaş nezdinde devir itibariyle… Şüphesiz ki bu yazı bir film tanıtım ya da reklamı değil, eleştirisi hiç olamaz zaten, böylesi bir şey benim ne bilgi, ne de ilgi alanıma girer lakin mekân ve sosyolojisi hariç… Filmin, benim için yegâne ilgi çekici tarafı Çeşme’de çevrilmiş olması, farklı noktalarda o devirde Çeşme nasılmış, Çeşmelilerin o devirdeki halleri nasılmış… Filme dâhil olan Çeşmelilerin filme katkıları ile rollerini nasıl yaptıklarıdır ilginç olan sadece.

Filmin ana mekânı arkadaşım Güngör Yamaner’in Tekke Mahallesindeki (eskiden böyle söylenirdi) evidir, müthiş Çeşme ve Limanı manzarası 1979 model olarak kayıt altına alınmıştır netekim. Bahçedeki zemini beton kaplı, 2 farklı seviyede yani iki kademeli taraça, oradaki masa ve orada çay kahve içtiğimiz günler hala dün gibi aklımda… Çoğunluğu teneke olan saksılardaki değişik değişik çiçekler… Güngör’ün evinin mutfağı da filmde müstesna yerini alıyor… Evin ve hayatın sade ve basit hali ne kadar da nostaljik olmuş. Lakin film çekimi bittikten sonra yani evin tahliyesinden sonra Güngör’ün serzeniş ve şikâyetleri çoktur, tazmin konusunda ve telafi konusunda söz verenler de artık ortalarda yoktur. Hülasa Güngör şikâyetleri ve serzenişleri ile baş başadır. Olsun, o şikâyetlere devam etsin, bizler açısından film nihayetinde, seti itibariyle, arkadaki fonu itibariyle 2. derece bir Çeşme belgeselidir adeta… Yıllar geçti bizler filmi neredeyse unutmaya başlamış idik ki, bir başka Çeşmesever sevgili Sabri Usta hatırlattı filmi, bilahare Ahmet Erküçük’ün Türkan Şoray ile olan fotoğrafını iletmesi vesilesiyle bir kez daha hatırladım, tekrar seyrettim, hatırlayamadıklarım tekrar bugüne geldi… Müthiş bir zamanda seyahat manasında…

Cüneyt Arkın’a, hasta olduğunu söyleyen doktor, bizim Ender Gönüllü abimiz, hani Çeşme’deki ilk eczane sahibi, sonradan o güzel abimizin ANAP’tan, kimlerin ikna etmesi ile güncel siyasetin içine çekilmesi, sonra siyaseten unutulması, vs başlıkları ile kendisini yazmaya çalıştığım abimiz. Cüneyt Arkın kadar yakışıklı hali perdeye yansıyor Ender Abimizin, görünen o ki eczacılıktaki başarısını güncel siyasette olduğu gibi, mezkûr film için rol yapmakta da aynı maharette kullanamıyor.  

Cüneyt Arkın, Çeşme Seyahat ile Çeşme’ye geliyor, Çeşme Ertan Otel’e geçiyor, çocukluk arkadaşlarımdan, Çeşme Gençlik Kulübü önemli oyuncularından Ömer Tütüncüoğlu ile resepsiyonda diyalogları yansıyor, hay Allah Ömer’in o yıllarını görüyor, “hani benim gençliğim” demekten kendimi alamıyorum. Çeşme Ertan Otel’in o resepsiyonunu çok iyi bilirim, çünkü ben de orada çalışmaya başladım ve 2 saat sonra anlamıştım ki bu iş ve bu mekân bana göre değil, derhal kimseye haber vermeden ayrılmıştım.  Lakin sonraları farklı maksatlarla çok kez ziyaret ettiğim bir yer idi, sonraları orada çalışan bir başka arkadaşım sebebiyle…

Film, ağırlıklı olarak o devirde Çeşme’nin mühim turistik mekânı, şimdiki İş Bankası dinlenme tesisleri, TURTES’in restoran ve lokalinde geçiyor, başrol oyuncularının diyaloglarında, kamere bir birinin arkasında kalan Kalem Burnu’nu (Altın Yunus), bir diğerinin arkasında kalan Ayayorgi tarafını fon yapıyor. Kiremitsiz ve betonsuz Kalem Burnu… Sadece Altın Yunus Oteli bembeyaz silueti ile rol kapıyor. Esasen hatırladığım kadarı ile de o vakitler Kalem Burnu komple “tarihi sit alanı”… Lakin işte orasından çekiştir, burasından çekiştir, yasaların, yönetmeliklerin, gelinen nokta, beton yığını alanlar, sonra da şikâyet et… Bu mevzuda söylenecek çok laf var da, vakti ve mekânı değil…

Film, Çeşme’nin neredeyse her bölümünü, yeterli detayda “film seti” yapıyor, Çeşme Emniyet Müdürlüğü, o vakitteki haliyle Gümrük Müdürlüğü ile paylaştığı bina, oranın önü şimdiki “seyir terası”, oranın tertemiz görüntüsü, ticaretin ve para kazanmanın arkasına sığınmamış bozulmamış vaziyet, oradan Çeşme Sahilinin sakinliği ve sadeliği, Çeşme Kalesinin görüntüsü, Kale Yokuşunun ve hemen arkasında bugün restore edilmiş olan eski Çeşme Evleri… Şimdiki, Jandarma ve Askerlik Şubesi arasında çocukluk arkadaşlarıma ait kahvehane, bir diğer arkadaşımız Berber Kenan Kadayıfçı, Çeşmeli otobüs şoförlerinden Muyni lakaplı Mustafa Karabulut, bir başka doktor rolünde Sıhhiyeci İbrahim sırasıyla rol ve sahne alıyorlar… Ziyadesiyle keyifli… 

Çeşme’nin Meydanı bir ara Çeşme Seyahat ve otobüslerinin kalkış ve varış noktası olarak filmde dolayısıyla arşivdeki yerini alıyor. Otobüs Acentasının eski yazıhanelerinden biri olan, şimdi büyük bir reklam panosu ile kapatılmış yerdeki, 3 ya da 4 basamak merdiven ile çıkılan mekânı da tekrar hatırlıyoruz. Kalenin önünde yönünü denize çevirmiş vaziyette park edip, yolcularını aldıktan sonra halen orada duran ağacının etrafından dönerek Çarşı içine yönelen otobüsleri görüyoruz… Hele de 2 yönlü taşıt trafiğinin olduğu Çarşı hatırlatması ise unutulmaz ve muhteşemdir. Çeşme Meydanı ortasındaki Aydın Korkmaz’ların çalıştırdığı çay bahçesi, şimdi yerinde ve unvanında yeller esen Tütüncüler Bankası, o vakitlerin Akdeniz Oteli şimdi boş olan tarihi bina, Çarşının şimdikine göre daha geniş duran ya da görünen hali, hele hele de girişin tam solunda sıra sıra dizilmiş ayakkabı boyacılarının olduğu köşe klasik görüntüyü vermeye en azından filmde devam etmektedir.  

Doktor rolündeki Türkan Şoray’ın vatandaşlarla Çiftlik Köyünde Tarihi Gümrük Binası önünde muhabbetine, yansıyan Çiftlik Köyünden tanıdıklarım sahne alıyor bir ara… Zafer Aktaş’ı görüyorum, Bekçi Recep’in oğlu Sabit Bozkurt’u, Bekâr Ahmet’i görüyorum… Gözden kaçırdığım dost ve tanıdıklarım beni affetsin. Her biri bundan yaklaşık 47 yıl önceki halleri ile bugüne geliyorlar, hafızamızı tazeliyoruz, içten içten mutlu oluyoruz bundan ve bu içten gelişi dışa vurup paylaşıyoruz… Binanın önündeki meydanın adını şimdi “Şehit Mehmet Meydanı” gibi hatırlıyorum, değilse de behemehâl böyle bir ad verilmelidir. Orada aynı adla mermerden yapılmış bir de anıt bulunmaktadır, hazır nasıl olsa. Bu adlandırmaya kimsenin de itiraz edeceğini zannetmiyorum…

Perşembe, Haziran 04, 2026

AHMET ERKÜÇÜK, ÇEŞME’NİN BİR BAŞKA DEĞERLİ VE RENKLİ SİMASI

 

“Değerli arkadaşım, rahmetlileri yazıyorsunuz yaşayanları’da yazar mısınız? Teşekkürler Sevgiler, son söz sizin…” diye yazılmış bir notla karşılaştım, Ahmet Erküçük Abimizin verdiği zarfı açınca… Düşündüm, doğru lakin benim de mazeretim var… Eskiden tanıdığım ve Çeşme’ye karakter kazandırdığına inandığım büyüklerimin bir şekilde ailesi ve yakınları dışında az hatırlandığını ya da unutulmaya yüz tuttuğunu görüyordum, maksat unutulmasınlar diye başlayıp, hatıralarım olanları günümüze dilim döndüğünce, aklım yettiğince getireyim dedim, ilaveten benim gözümden Çeşme’nin ve Çeşmelilerin o günü ve bugünü kıyaslaması olsun istedim lakin daha da mühimi kaydedilen mesafenin kaç arpa boyu olduğu kıyaslaması ortaya çıksın istedim.

Ahmet Erküçük Abimizin zarfında neler neler vardı. Kendi el yazısıyla hayatını özetlemiş, benim açımdan bilinmeyenler az olmakla birlikte detaylarda hiç bilmediğim şeyler de var. Kendisi eskilerde gerçekleştirilmiş “Çeşme Müzik Festivali” haberlerinin verildiği gazete kupürleri, Çeşmeliler başta olmak üzere bazı ziyadesiyle meşhur ve sevilen sinema oyuncuları ile çekilmiş fotoğraflar, aile fotoğrafları, benim şahsen hiç bilmediğim yönü ise yazmış olduğu şiirleri, meşhur ve mühim muhteremlere yazdığı şiirlere gelen yazılı cevaplar, çeşit çeşit…

Yazdığı şiirlerden birisini daha öne aldım, şiirin edebi değeri nedir ben bilemem, uzmanlık alanıma girmez, siyaseten yapılan tariflere de fazlaca katılamam siyasi değerlendirmelerime münasip düşmez, lakin yazıldığı kişi ve ıslak imzalı cevabı görünce ister istemez öne geçiyor. Şiirin adanarak yazıldığı kişi Bülent Ecevit olunca… Ahmet Abinin bana verdiği dokümanlardan, çok muhtemelen bir takdim tehir hatası ile şiirin altında Ekim 1984 tarihi yazılmaktadır, oysa Bülent Ecevit’in kendisine yazdığı teşekkür mektubunda Haziran 1975 yazmaktadır. Şiirin tarihinin Ekim 1974 olması çok muhtemeldir, eğer şiiri sonradan temize çekerken ya da elle çoğaltırken bir yazım hatası olmamış ise… Şüphesiz ki Bülent Ecevit’ten beklentilerin zirve yaptığı dönemde yazılmış bir şiir, umutlar büyük lakin unutulan taraf ise Bülent Beyin hiç oralı olmayacağına dair rahle-i tedrisatı yani fikri ve zikri… Dolayısıyla kendisinin, küçük azınlık dışında kimsenin beklentisini yerine getirmeden görevini tamamladığı da tüm Canım yurdum tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Mezkûr şiirin yazılması da muhtemelen Bülent Ecevit’in Çeşme ziyareti sırasında sergilediği “Halkçı Ecevit” profiline matuf olsa gerek… Mavi gömleği sırtında, ayakkabılar elinde Ilıca Plajında sıradan bir insan gibi yürüdüğü vakit verdiği izlenim çizilen profile ve yurttaşın beklentilerine de ziyadesiyle mütenasiptir.

Şiirin başlığı “Umudumuz Ecevit”, şiirden ilk kıta;

Umudumuz Ecevit Gençliğin sevgilisisin,

Geç milletin başına derdimiz dile gelsin,

Bu ortamda sadece sende bize güvensin,

Başbakan dediğimiz inan ki yine sensin,

Diye başlayıp ilerleyen bir şiir, içerisinde bulunulan umutsuzluğun içinde yaratılan umut olmanın tekrarından ibaret… Lakin Bülent Ecevit gerçekten kendisinden umulan şeyleri gerçekleştirebildi mi? Maalesef. Bence daha da kötüsü oldu, umutlanamaz hale gelen bir yurttaş kitlesi yaratıldı. Evet, fazlaca güncel politikaya girmek istemiyorum lakin kaçınılmaz oluyor dokunmak inceden…

Şiirler bu kadar mı? Değil şüphesiz… Gazeteci yazar diğer büyüğümüz Yaşar Aksoy, mühim muhtarımız Rasim Özgül ve tabiidir ki eşi hanımefendiye de yazılmış şiirler var… Anlıyorum ki yazmaya da devam ediyor Ahmet Abimiz.

1979 senesinde Çeşme’de “Küskün Çiçek” adında bir film çekilir, bu filmi izledim, neredeyse bütün detayları da hatırlıyorum. Ertan Otel ve resepsiyonda bir başka arkadaşım Ömer Tütüncüoğlu, bir diğer arkadaşım Berber Kenan Kadayıfçı, Doktor rolünde Ender Gönüllü Abimizin, bir başka doktor rolünde Sıhhıyeci İbrahim Abimizin de rol aldığı film için Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın Çeşme’ye gelirler. Ahmet Abi durur mu, her ikisine de birer şiir yazar, gönderir. Onlar da Ahmet Abinin bu nazik davranışının karşılığında o vakitler Çeşme’de önemli turistik tesis olan TURTES’de misafir ederler ve günün hatırına buluşma fotoğrafla ölümsüz kılınır.

Ahmet Abi, Çeşme Gençlik Kulübünün 1970’li yıllarda önemli golcülerinden Mehmet Erküçük’ün abisidir, “Rensenbrink” lakabını kendisine helal ettiğimiz Hasan Erküçük’ün de abisidir. Hem Mehmet hem de Hasan iyi arkadaşlarımdır. Ne yazık ki Mehmet geçtiğimiz yıllarda kaybettik. Hasan ise zaman zaman ayaküstü dahi olsa mutlaka muhabbet ettiğimiz birisidir. Lakabı ise “snakeman lakaplı Rensenbrink’ten” aynı dönemde ve benzer mevkide top oynayan Johan Cruyff’lu müthiş Hollanda Milli Takımının meşhur ve müthiş sol kanat oyuncusundan gelmektedir, o da uzun saçları ile özellikle dripling anlarında aslan yelesi gibi saçlarını sallamasından mütevellit bir benzetmeydi. Hasan, sakatlıklar ve fizik sıkıntılar sebebiyle sürekliliği olamayan futbolcularımızdandı maalesef.  

Ahmet Abi; Çeşme Futbolunun duayen isimlerinden “Terzi Emin” büyüğümüzün yanında terzi çıraklığı ile başlar iş hayatına, sonraları kendi dükkanını da açar, bilahare de devlet memurluğunu tercih eder Sağlık Bakanlığı bünyesine katılır. Terzilik dönemini iyi hatırlıyorum, hatta şimdi bulamadığım bir fotoğraf hatırlıyorum, farklı farklı dükkânlarda çalışan terzi çırak ya da kalfalarının bir dikiş yarışması fotoğrafa yansımış idi, o fotoğrafta da Ahmet Abi yerini almıştır. Sağlık Bakanlığına geçmiş olduğunu da Üniversiteden arkadaşım Tıp Doktoru Gani Demircioğlu’nun Çeşme Sağlık Ocağına geçici görevle geldiği bir dönemde ekip olarak çekilen fotoğrafından öğrendim… Terzi Emin Çeşme’de Beşiktaşlılığı ile tanınan birisidir, muhtemelen o sebeple Ahmet Abi’de Beşiktaşlıdır.

 

 

Çarşamba, Mayıs 27, 2026

GÜNGÖR TAYLAN, DAİMA ÜRETİMİN İÇİNDE

 

Mütevazılığın, mülayimliğin, muhteremliğin ve bir eski futbolcu olarak da sportmenliğin bu kadar toptan ve kolay yakışabileceği bir insandır, Güngör Abi… Güngör abimiz tarımsal üretimin her daim ne kadar çok mühim olduğunun altını çizdi. Bu mühim addetme kendisini tarımsal faaliyetlerin ve üretmenin daima merkezine yerleştirmiştir. Fırıncılık, enginar üreticiliğinden tavuk yetiştiriciliğine uzanan bir geniş yelpazede sonuna kadar gitti… Hiçbir zaman yeter demedi, gücü ve imkânları çerçevesinde hep üretimin içinde kaldı… Bundan 35 – 40 yıl önceleri başlamış idi, böyle giderse “gıda krizi” gelir demeye...

Mustafa, Hulki, Güngör ve Levent Abiler Çeşmespor formasını terletmiş futbolcu kardeşlerdir. Güngör Abi santrhaf oynamış ve inanılmaz başarılı olmuş birisi olarak hep hatırlanmaktadır ve hatırlanacaktır. Ben ancak Levent Abinin oyunculuğuna denk gelebildim. Futboldaki sportmenliklerini her birisi sosyal hayatlarına, sindirilmiş olarak aktarmışlardır. Güngör Abi ile birlikte oynamış eski belediye başkanlarından Nuri Ertan abimize sorduk futbolculuk dönemini ve başarılarını, müthiş başarılı idi diye sitayişle bahsetti ilaveten diğer kardeşlerinin de çok başarılı olduğunu teyit etti.

Güngör Abi Çeşme’nin en eski fırıncılarındandır aynı zamanda, babası da fırıncı imiş, ben kesin hatırlamamakla beraber şu andaki 2008 sokak girişinde hemen sağdan ikinci dükkân olduğu bilgisi var bende, bir şekilde nasılını bilmeden… Yine de ne yaparsam yapayım başka detaylar şekillenmiyor şu anda hafızamda… Yine bir başka büyüğümüz “Kürt Mehmet” Lakaplı Mehmet Kumbasar’dan aktaran Mustafa Ertemiz’den dinlediğim bir hikâye var fırıncılığına yönelik, bir akşam arkadaşları ile “felekten bir gece çalarlar”, sihirli su fazla kaçar anlaşılan, ertesi gün için ekmek hamuru hazırlanamaz, henüz hamur makineleri yaygınlaşmamış, Çeşme’ye ise hiç gelmemiş, hamur elle hazırlanıyor tabiatıyla yetişmez ekmek hazırlığı, uzun yıllar takılma mevzuu olduğunu da biliyoruz…   

Yine saygıyla analım, Hafız Ahmet’in Cemal Abimiz, herkese babaannelerinin adıyla seslenirdi, Çeşme küçük, herkes birbirini deyim yerindeyse yedi sülalesinden biliyor… Aktarılan o ki, Cemal Abi Güngör Abiye de “Ziynet” diye seslenirmiş. Hay Cemal Abi, bu yanı ile çok keyif alıyorum bunları hatırlamaktan…

Güngör Abi için en net hatıralar, bize komşu gelip, enginar tarımı ve tavukçuluk yaptığı günlere denk düşer… Güngör Abi benim ziyadesiyle detaylı bildiğim, Üretici Hali Yöneticisi Mustafa Ertemiz’in de teyit ettiği biçimiyle hep üretimin içinde sabır, uğraşı ve sevgi ile kalmıştır. Müthiş çalışkandır, zannedilmesin ki bu çalışkanlık sadece ihtiyaca binaendir, onun için aslolan tüm bunları inanç ve sevgi dolu vaziyette yapabilmektir. İşte tekmili birden tüm bu sıfatları layıkıyla kurum ve kurallarıyla hak edendir, Güngör Abi… Zorunlu haller haricinde hep çalıştı, çok çalıştı hem de yılmadan, küsmeden, pişman olmadan büyük bir inançla, sevgiyle ve fedakârlıkla. Önceliği inanç ve fikirlerinin tahakkuku bilahare de medar-ı maişet şüphesiz… Sevgi ve inanç görüntüsünün altını çiziyorum ziyadesiyle çünkü Çeşme’de bulunduğum her vakit kendisiyle her görüştüğümde yüzündeki memnuniyet, kanaat ve hazzetme hislerinden anladığım bu idi…

Güngör Abi, hatırlamadığım bir tarihte şu anda halen mülkiyetlerinde olan tarlayı satın alır ve artık komşumuzdur. Şu anda, Musalla Mahallesinde imar tatbikatları neticesi oluşturulan park, spor sahası bölgesindeki alanın tam merkezine gelecek arazide enginar tarımı yapmaya başlar. Mezkûr tarla o vakitlerde çok miktarda ve sık yağan yağmurlarla hep su altındadır, bazı senelerde taa haziran ortalarına kadar kurbağa seslerinin işitildiği bir kısmi sulak alandır.  İşte bu şartlarda Güngör Abi orada iddialı olacak şekilde enginar tarımı yaptı. O vakitlerde sahip olduğu yeşil renkli volkwagen marka panelvan minibüsü uzun seneler boyunca tarımsal faaliyetleri maksadına matuf kullandı. Mezkûr araç adeta kendisi ile özdeşleşti. Maksat daha hızlı ve daha uzağa da servis yapılabilir hale gelmekti, onu da başardı. Yumurta taşıdı, enginar taşıdı, yerel tüketim noktalarına ve İzmir’e hale ya da büyük manavlara… Bir vade sonra tavukçuluk da yapmaya karar verir yaklaşık 5.000 tavukluk kümesler ve besi yerleri inşa eder. Dedim ya, onun kitabında durmak yok, üretmek üretmek lakin en mühim ve kutsal üretimin tarımsal üretim olması inancıyla… Vefatından yaklaşık 10 yıl önce, bir önceki fikrini revize ederek “bu dünya ve özelde ülkemiz maalesef gıda kıtlığına artık çok yakın” diye bir tespit tayini ile ne kadar fazla tarım yatırımı yapmamız lazım geldiğinin altını ziyadesiyle çizdi durdu anlayacağınız. Bugünkü gıda üretimi, dağıtımı ve fiyatlandırılmalarına bakarak Güngör Abimizin ne kadar isabetli faaliyetler içinde olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Düşünsenize, Rusya’nın buğday sevkiyatını durdurması halinde Avrupa’nın yüz yüze kaldığı meseleleri… Makarnasever İtalyanların yaşadığı ve yansıttığı krizi hatırlayalım… Bu manada günler ağırlaştıkça Güngör Abinin bu kelamının mana ve ehemmiyeti daha da sık kullanılır hale gelecektir lakin hayatımıza faydası ne kadar olacaktır, onu da hep beraber yaşayarak göreceğiz…   

Ve sonra olanlar oldu, çok önemli mikroklima şartlarına haiz Çeşme Çevre Yolu içindeki verimli, az lakin kadim toprakları imar tarumar etti. Çeşme artık geleceğini turizme bağlamış ve adamıştır. Varsa yoksa turizm, o da sadece vatandaşın cebindeki parasının yer ya da el değiştirmesine matuf, aaa vatandaş da başka bir şey bekliyor mu? Zinhar, biliyor mu? Zinhar…

Güngör Abi, üretecek tabii ki, hemen çevre yolu dışına ricat… Yeni bahçede daha şümullüdür faaliyet… Artık, 20.000 m2 ye dikilmiş, limon ağacı bahçesi vardır, hem de her biri eşsiz Çeşme limonudur. Çeşme limonu bazıları burun kıvırsa da kalın kabuğundan ötürü, aroması ve lezzeti açısından benzerlerine tur bindirir. Tamamı deyim yerindeyse sıfırdan dikilmiş, yetiştirilmiştir. Eşi Şenay Ablanın tüm talep ve baskısına rağmen 5.000 adet yerine, 20.000 adetlik tavuk kümesleri inşa edilir… Esasen gelinen nokta itibariyle böylesi bir yatırıma da şahsi ihtiyacı yoktur, lakin inancı odur ki memleketin gıda güvenliği açısından ihtiyacı çoktur… Gerçi gelinen nokta itibariyle de Çevre yolu içinde imar tatbikatından kaç, bu kadar yatırım yap, sonra imar tatbikatı “Akarca İmar Planı” diye diye seni orada da yakalasın… Demek ki Çeşme’de imardan kaçış yok, sen kaçıyorsun lakin o seni kovalıyor ve tabii ki yakalıyor… Dedik ya, Çeşme Turizm Turizm diye diye Çeşme ikinci ev stoku olacak, inanmayanlara sabırla izlemesi tavsiye olunur… Arsa ve inşaat faaliyetlerinden aracılar ve yapıcılar ekonomik kazancı sırtlayıp gidecekler, biz yerliler de öylesine kalıp duracağız…    

Son nefesine kadar ayakta kaldı ve üretimin içinde oldu, üretmek uğruna ailesini bile aksattığı konusunda Şenay Ablanın tatlı serzenişlerine muhatap oldu lakin yılmadı, Güngör Abi. Bu vesile adı geçen aramızda olmayan büyüklerimizi saygıyla yad ediyorum, Şenay Abla ve çocukları Ali ve Tevfik’e de sağlıkla mutlulukla nice uzun seneler diliyorum.