Bu seneki buluşmanın süresinin artması katılımcıların birbirleriyle daha çok mevzuyu, daha detaylı paylaşmasına zemin hazırlamış, bunlar içinde okuldan hatırlamalar olduğu kadar meslek hayatı içindeki enteresan vakalar, yeni yerler üstüne öneriler ve görüşler, edebiyat, sanat, spor ve olmazsa olmazımız politika, her vakittekinden daha fazla ve daha rafine, daha sabırlı ve daha uhulet ve suhuletle mevzû-ı bahis olmuştur. Çok da düzeyli ve öğretici muhabbetlerin müze ve çevre gezileri ile taçlandırılması ise muhteşem olmuştur. Topluca Tarsus gezisi; Makam semtindeki Danyal Peygamber Kabri ve Makam-ı Şerif Câmi ile başlamış, Kubat Paşa Medresesi, Tarsus Tarihi Saat Kulesi, Tarsus Ulu Cami, Kırkkaşık Bedesteni, St. Paul Kilisesi ve Anıt Müzesi, Sadık Paşa Konağı, Misak-ı Milli İlkokulu, Tarsus Amerikan Koleji, Buğday Pazarı, Antik Yol (İskender Yolu) ziyaretleri ile hitama ermiştir, zira aşırı sıcak katılımcı gençlerin erken yorgunluklarına sebep olmuştur. Lakin bu kadar görsel katkının üstüne Tarsus Şelale’de yenilen meşhur Tarsus Limon dondurması inanılmaz keyifli olmuştur. Katılımcılarla burada; Gaziantep Amerikan Kız Lisesi (1859), Amerikan Robert Lisesi (1863), Maraş Amerikan Kız Lisesi (1865), Talas Amerikan Koleji (1871), Antep Amerikan Koleji (1874), Üsküdar Amerikan Lisesi 1876, Bursa Amerikan Kız Koleji (1876), İzmir Amerikan Koleji (1878), Sivas Amerikan Koleji (1880), Merzifon Amerikan Koleji (1886), Tarsus Amerikan Koleji (1888) gibi Amerikalı Misyonerler tarafından kurulan okulları bir kez daha hatırlayarak, özellikle 1950 sonrası Canım Yurdumda görünür olup, iktisadi ve siyasi rol almasının tarihsel kökenleri üstüne muhabbet ettik… Ahhh Osmanlı, ahhh Amerika ahhh… Sonra 1970’lerde dönemin Dışişleri Bakanının “Amerika altımızı oymuş” şikâyetlerini ve şaşkınlığını biz de şaşkınlıkla seyredeceğiz… Hem cansiperane Amerikancı ol sonra da şikâyet et… Galiba “timsah gözyaşları” dedikleri budur… Galiba mezkûr kolejlerin önemli bir bölümü faaliyetlerine son vermişler, belki de lüzum kalmamıştır… Nasıl olsa her yer Amerikan muhipleri ile doldu da taştı…
50. sene-i devriyenin bu faslına damga vuran artık aramızda olmayan “Küçük Dev Adam Osman Aksoy” ve “Dadaş Ekrem Aydın” arkadaşlarımızın hatıratı oldu. Özellikle Osman Aksoy’un gizli kalmış şairliğinin tezahürü kitabının dağıtımı yapıldı, meğerse adam müthiş bir “Şairmiş”… Sağlığında bastırmış olduğu şiir kitabını, oğlu ve meslektaşımız Gürkan Aksoy her birimize güzel anılar oluşturmak üzere “Gala Yemeğine” kuzeni vasıtasıyla gönderip dağıttırmak gibi müthiş bir şeye imza attı… Osman’ın şairliği üstüne kısacık da olsa muhabbetler yapıldı lakin eve dönüp kitaba bakınca anladık ki ciddi bir şair ile bunun farkında olmadan arkadaşlık etmişiz. Yokluğunda bile bu kadar rol almak güzel ve manalı olsa gerek…
Uzunca bir vadedir, kurulmuş olan “whatsapp grubumuzda” her sabah tüm arkadaşlara Cem Karaca’dan devşirdiğim spot ile “günaydın gençler ve daima genç kalanlar” diyerek, bugün de uyandık, bugün de aranızdayım manasında sesleniyorum… Merhaba yeni güne, merhaba tüm arkadaşlara deme tazelenmesi ve güncellenmesinin tılsımına inanıyorum… Bunu da bu manada önemsiyorum… Uzun senelere dayalı arkadaşlıkların belli dönemlerde bir araya gelerek güncellenmesi, arkadaşların nüfus kâğıtlarının eskimesine rağmen hafıza ve hatıraların tazeliğini korumasının yegâne yoludur bana göre… Mezkûr kâğıtlar eskidikçe buluşmaların vasatı sosyalleşmeler, âdemoğlunun en mühim ve derin psikolojik hatta fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayan ve de destekleyen ünitelere dönüşürler bence… Psikolojik dayanıklılık ve performans arttırıcı bu destekler, ortak hatıralar ve hasretler vasıtasıyla, hayatın bu derin manasını bir taraftan zenginleştirirken diğer taraftan tazelenme ve güncellenmeyi hızlandırmakta bana göre… İşte bu hatıraların ve hasretlerin bizden her daim paylaşılmasına müteallik bir fırsat beklediği o kadar aşikâr ki, ben işte tam bunu yaşıyorum. Sadece mezkûr dönem arkadaşlarımla olan buluşmalarla sınırlı değil elbette bu güncellenme, yine çok uzun senelere dayalı okul arkadaşlarımla da aynı duygularla bir araya geliyoruz… Tazelenme ve güncellenme yolu bazen tesadüflere dayalı kısacık anlar olur, bazen de planlı görece uzun buluşmalara ve tanışmaların ilk günlerine kadar uzanır. Benim Üniversite dönem arkadaşlarım uzunca bir süredir, bu kabil planlı buluşmaları senelik ve düzenli becerebilmiş durumdalar, buluşmaların her türlü zorluğuna rağmen başta Hamdi Satır olmak üzere bu işe gönül veren, katkı sunan herkesi alkışlarla kutluyorum, alkışım alasınız…
Peki, arkadaş görmek, onlarla kana kana muhabbet etmek, tartışmasız çok güzel vallahi en azından ruh dinginliği ve zenginliği babında… Bu buluşmaların, en dinamik günlerinizin geçtiği, adeta her taşında, her ağacında hatıra kabilinden bir şeylerin, hattı zatında çok şeylerin yaşandığı mekânlar ise, duygusallıklar daha da vites arttırıyor… Bizim de, buluşmalarımız aynen böyle oluyor, meslek sahibi olmaya hazırlandığımız mezkûr günlerde, aynı zamanda kişilik sahibi olma ve dahi dünya görüşü edinme mülkiyetine, hatıraların canlanması marifetiyle dönüp dönüp, ahlamak, vahlamak, sevinmek, gülmek babında… Adana’da 5 gün dolu dolu, eskiyi yâd ederken, güzelim yeni kebaplar, lezzetine doyulmaz yeni ciğerler yenilerek, Büyük Saat, Küçük Saat, Çakmak Caddesi, Kazancılar, Taş Köprü, Tepebağ, Kayalıbağ, Vilayet başta olmak üzere önemli yerler gezilerek, geçirildi… Gerçi ben Adana’yı hiçbir zaman unutmadım, her fırsatı değerlendirdim, oradaki arkadaşları ve mekânları görmek için. Benim için Adana her daim özel ve güzel olmuştur. Şikâyet ve sızlanmalarım Adanalılar kadar olmamıştır hiç bir zaman… Evet, Adana öğrenciliğimizde de “Dünyanın en büyük köyü” idi, maalesef şimdilerde de… Siz bakmayın Adana’yı yönetenlerin iddialarının büyüklüğüne, değişen bir şey yok… Bana sorulursa da, zaten Adana böyle daha güzel… Her şeyi değiştireceğim iddiası, ciddi manada şehrin karakterinin de bağlantılı değişime uğrayacağını hesap edemeyen bir yönetici grubuna denk geldi insanlık, galiba bu da bazılarına göre şans bazılarına göre de şanssızlık…