Saffet Bey; çok iyi tanıdığımız lakin yaşımız icabı devrinde “Sahil Restoranda” servis alamamıştık… Çeşme Meydanın en müstahkem mevkiinde ziyadesiyle muvaffak bir mekân olarak tarihe geçmiş olup, oraya kattığı müthiş vasıf ile de Saffet Bey tarihe geçmiştir. Şüphesiz kendinden evvel orada restorancılık yapanların temellendirdiğini daha da yukarılara çekmiştir. Dönemin ruhuna mütenasip muamele ve mukabele tabii tatbikatıdır, umuma münhasıran bilatefrik, muhterem bir beyefendidir Saffet Bey. Herkesin mezkûr mekânı bir hatırlama vesilesi mevcuttur şüphesiz lakin benim ziyadesiyle hatırladığım ve takdir ettiğim detay Ramazan Ayında pencerelerin sıkı sıkıya tamamen kapatılmış olmasıdır içerideki faaliyetler aynı şekilde devam ederken. Esasen pencereler Ramazan Ayı dışında da, alttan yukarıya doğru yarısı kalıcı perdeler marifetiyle kapalı bulunmaktadır ve yemek yiyen insanların dışarıdan görülmesi de “olan var, olmayan var” düsturu mucibince münasip değildir. Sonraları mezkûr ay içinde faaliyetleri azaltmanın ya da durdurmanın başka yolları da zuhur etmiştir. Önce tadilat bilahare de külliyen tatil babından… Hani şimdilerde ziyadesiyle burun kıvrılan “o eski dönem” var ya, emin olun gayet mutedil ve müsamaha menbasıdır ve en mühimi de başta Saffet Bey ile akranları bu işin mucit ve mümessili olmuşlardır. Kimse kimsenin tavuğunun kaç yumurta doğurduğu ile ilgili değildir, ilgili ise dahi, içtimai sebeplerle telaffuzu ayıplanırdı. Sonraları muhalif ve muarızlarına müsamahası olmayan âdemoğulları da zuhur etti birden, “ekmeklerden” sonra onlar da bozuldu maalesef…
Evet, Sahil Restoran devri içinde Çeşme’nin prestij mekanıdır adeta ve bu övgü ve tanınmışlık çok büyük ölçüde de müstecire aittir. Devir itibari ile daha “kültür balıkçılığı” icat olunmamış, sadece yerel mahsuller yemeklerde kullanılmaktadır. Mesela meşhur “Çeşme Kavunu” henüz kimyasal gübre ile tanışmamış, kavun sulamak gibi lezzeti maalesef bozan çiftçilik usulleri bilinmemektedir… Mesela Çeşmenin meşhur “kelle peyniri” kolaylıkla bulunabilir ve erişilebilirdi. Şimdi bazıları bunları yazıyor olmanın birer nostaljik aranma olduğunu düşünebilir lakin o günlerin mahsullerinin tadını bilenler bu anlatımdan meram ve muradımı çok iyi anlayabilirler… Ne enteresandır ki, yerel mahsul yerel ihtiyaçları karşıladığı gibi bir miktar da İzmir hale gönderilirdi o günlerin Çeşmesinde. Şimdilerde maalesef tüm sebze, meyve ve sair mahsuller diğer merkezlerden ithal edilmektedir. Hâlihazırda sabır ve inatla yerel mahsul yetiştiricileri yok mu şüphesiz var. Bunların bir miktarını Çeşme Otogarı arkasındaki üretici halinden küçüle küçüle geriye kalan mekânda taliplilerine ulaştırmaya çabalayan Mustafa Ertemiz’i de bu manada saygıyla hatırlamamız şarttır. Sadece hatırlama mı, şüphesiz hayır, yerel ürünleri satın alarak müstahsilleri de çabalarından ötürü ödüllendirmek ve devam etmeleri açısından da cesaretlendirmek gerekir.
Evet,
mezkûr fizik ortamda, mezkûr yerel mahsullerle yapılabileceğin en iyisini harmanlayarak
hazırlayan Saffet Bey ve Yener’i minnet ve saygı ile anar geride kalanlara başta
da Rasim olmak üzere sağlıklı ve uzun ömür diliyorum. Unutulmaz servis görevlisi
Rıdvan ile Canavar lakaplı abilerimizi hatırlamadan yazıyı sonlandırmamalıyım. Ve
maalesef artık mezkur mekan yok lakin daha ulvi bir misyon yüklenip müzeye
terfi etmiştir.