Çarşamba, Haziran 17, 2026

100. YIL CUMHURİYET ALFABESİ VE HAYDAR ERGÜLEN

 

Başlıktaki kitabı okudum, süper bir dil ve tespitler özellikle de vakalar arası tesis edilen illiyet ve diyalektik takdire şayan benim açımdan. Yazar Haydar Ergülen, ilk defa kitabını okuyorum, sürekli okuduğum gazetede genellikle hafta sonları olmak kaydıyla uzunca bir süredir köşe yazıları da yazmış olmakla birlikte, kitaplarına rast gelmemişim demek ki ya da benim aklımda kalmamış. Ne yapacaksınız yaşlılık diyelim de durumumu kurtarmaya çalışayım… Sevgili dostum Bürçin Karagemicioğlu, benim adıma imzalatarak almış, bu keyifle okunan kitabı bana hediye etmek üzere… Yazarın, biyografisinden aynı “kuşağın yolcuları” olduğumuzu anlıyorum, ODTÜ’nün ODTÜ olduğu dönemde talebelik eylemiş… Evet, o devirde henüz sınav sorularını çalan “mezkûr acar ve çalar grup” ODTÜ’yü sulandıramamış idi, hatta hedeflerinde bile değildi. Ne vakit ki, emperyalizm ve yerli mümessilleri, hedef olarak “ılımlısı” olsun, yeter ki bizim mamalar düzgün ve dolgun olsun dediler, tüm diğer benzerleri gibi ODTÜ’de bilim yerine şimdi yazmaya gerek olmayan arayışlar öne geçti… Geçmiş olsun.   

Neyse, maksada marş… Değerli yazar, Cumhuriyetin 100 yılının alfabesi deyip, harf sırasıyla A’dan Z’ye öğrendiği, gördüğü, düşlediği cumhuriyeti tariflemek adına, yazmayı tercih ettiği başlıklar ile ziyadesiyle güzel bir kısmi ansiklopedik eser çıkarmış ortaya. Dil süper, teşhis ve tespitler süper, diyalektik süper, ifade tarz ve üslubu süper, hele deneme konularının tercihi tam isabet, adeta tercih edilen konular marifetiyle cumhuriyetin poligonları mütekâmilen atılmış, poligon birleşim marifetiyle de tekmili birden bizatihi kendisi…

“A” deyince şüphesiz Ankara ile başlıyor, isimleri ve kaynaklarını anlatıyor kendi meşrebince, bir tanesi de geçen sene Sibirya’da gördüğüm membaı Baykal Gölü Angara Nehri’nden mülhem… Mustafa Kemal Atatürk’ün de ziyadesiyle önemsediği bir içtihat… “Tanpınar’ın izinde beş şehir” adlı kitabın yazarı Alberto Manguel’den aktarıyor; “Ankara, birbirine rengârenk ipliklerin karmaşık sonsuzluğu ile bağlanmış olan, bir çağlar ve tarzlar düğümü. Aynı zamanda bilmecelerle dolu…” Alıntı tam yazarın nevi şahsına münhasır… Ankara’da Devlet Mahallesi var. Kemalizm’le sosyalizm arasında yaşanan bir “sol çocukluğun” sonra bir zamanda karşımıza ilk cümle olarak çıkacak özlemi var; ‘devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.’ Bu ‘ihtimal’ Ankara’da bir ‘olasılık’ olarak hep var oldu ve Komünist başkentlerin bürokratik hüznü Ankara’nın yüzüne vurdu. Doğrusu Komünist bir başkent olmak da Ankara’da iyi dururdu, Ankara da Orta Avrupa’da iyi dururdu.” diye tanımlama ve tarifleme ile devam eden yazar çok değişik temsiliyete haiz yazar ve şairlerden alıntılarla hoş bir potpori oluşturmuş başkent Ankara adına.

“B” de; İstanbul Ansiklopedi’sinde olmayıp da Rakı Ansiklopedi’sinde olan İstanbul Semti hangisidir diye sorarak başlıyor, el cevap “Bomonti”… “Bomonti halk bahçesi. Halkevleri’nin de bahçesi sayılır, işletmecileri farklı da olsa. Asmalımescit, nasıl ‘Cumhuriyet bohemi’nin yeriyse, Bomonti de Cumhuriyet’in birinci derece anlamlarından ‘asri’nin yeridir, ‘asri mekan’dır.” diye fevkalade özetlediği başlığın muhtevasını kitabın sonuna eklediği, kitabın adeta “kırmızı kurdeleli cümleler” faslından,  “Cunhuriyet’in 100 yılına 100 sevinçli cümle” bölümüne ise; “Cumhuriyet bir zamanlar Bomonti bahçelerine ailece bira içmenin sevincidir.” diyerek taçlandırmaktadır. Ve dama; maksada külliyen matuf cümle; “Cumhuriyet’in bayramlarının da kutlandığı Bomonti, bir bira fabrikası, rakı ve bira markası, bira bahçesi olmanın ötesinde bir anlam taşıdığı için, tıpkı Balıkpazarı’nda adı Cumhuriyet olan meyhane gibi, başka bir anlamla çarpışacaktır yıllar yıllar sonra; Eylül 2019’da Bomonti Bişra Fabrikaları külliye yapılması için Diyanet’e devredilecektir. Cumhuriyet’in kurumlarının yine Cumhuriyet’in kurduğu Diyanet eliyle onun yıkımında kullanılmasına kim ironi diyebilir? Danıştay’ın şimdilik durdurduğu bu ‘yıkım’la ‘iki ayyaş’ın kurduğu Cumhuriyet’de şimdilik yıkımdan kurtulmuş olur.”

“N”de; “hiç düşünmeden Nazım (Hikmet) deyişim, yalnızca onu evrensel ve yüzyıllarca kalacak bir şair diye düşündüğümden, aynı dünya görüşünü, düşleri ve sosyalist bir toplum tasavvurunu paylaştığımdan değil; onun Cumhuriyet içindeki aykırılığıyla Cumhuriyet’in ilk yüzyılını temsil eden şair olması arasındaki unutulmaz mı demeli, can dayanmaz mı yoksa inanılmaz mı, her neyse, işte o ironi de geçerli bunda.” takdimi ile Nazım Hikmet yer alıyor.

“R”de ise, şüphesiz ki mühim bir “poligon atılıyor” Rakı… Ne diyor üstad; “Rakıyı bir cumhuriyet icadı gibi görmek göstermek de doğru değil! Bunu özellikle vurguluyorum, Osmanlıların nerdeyse bir şeriat imparatorluğu gibi sunulmasına karşın, rakının membaı cumhuriyet değil imparatorluktur! Üzgünüm!

Üzgün filan değilim tabii, niye olayım?

İslamcılar ve neo-Osmanlıcılar üzülsün üzülecekse! Çok uzaklara gitmeye gerek yok, Ahmet Mithat Efendi’yle onu ustası olarak bilen Ahmet Rasim’e bile bakmak yeter bu hususta! Osmanlı’da izinli çalışan gedikli meyhanelerin yanı sıra, ruhsatsız çalışan koltuk meyhanelerinin varlığı da bilinir. Sokak aralarında ayaküstü yudumluk içki satan ayaklı meyhaneler de bir bakıma “tek-tekçi” sayılır.” Daha önceleri okuduğum Reşad Ekrem Koçu’nun yazdığı “Eski İstanbul’da meyhaneler ve meyhane köçekleri” adlı kitapta, mezkûr meyhanelerin fevkalade tafsilatları ile anlatılmış olduğunu da hemen hatırlatayım.

Peki, poligonlar bunlardan mı ibaret, şüphesiz değil… Bu seçimler benim tercihim… Lakin değerli şair ve yazar Haydar Ergülen, Ankara ve İstanbul diye önemli şehirleri, Ulus ve Taksim diye meydanları, İslam ve Gavur diye dini karşılıkları ve karşıtlıkları, öz ve üvey diye sahiplikleri, Şef ve Parya, Ortadirek diye siyasi ve sosyal sınıf ve mevzileri ve daha da yaklaşık 90 adet poligonu atıp, poligonları birleştirerek, aklındaki, fikrindeki ve nihayetinde zikrindeki Cumhuriyet tespitini bize aktarmaktadır. Poligon atışları sadece tek düzlemde de değil elbette tarihsel derinlik de söz konusudur, geçen yüzyıl da var, bu yüzyıl da, hatta evveli ve ahiri de, akli, ilmi, edebi, harsi, hukuki, örfi, fikri, zikri ve ahlaki teferruatları da…

Kitabı okuduktan sonra; “bu cumhuriyet size ne yaptı be, sağından, solundan, altından, üstünden fütursuzca çekiştirip duruyorsunuz” diyesim geldi lakin mefhumu muhalifinden de bakınca “yahu burası da, şurası da, çok eksikmiş be” demekten de kendimi alamıyorum. 

Evet, A’dan Z’ye bir Cumhuriyet turu atmak isteyenler beklemeden mezkûr esere başvurabilirler. Öğrenme, bilgilenme, güncellenme ve tazelenme kefaletim var ve tamdır. Birkaç cümlede kitabın sonundaki”100 sevinçli cümleden” gelsin diyorum

2. cümle; “Birinci yüz yılında Cumhuriyetin varlığı bizi çok sevindirdi, üzdüğü de oldu, ama üzdüğünden çok sevindirdi. Şimdi ikinci yüz yılında sıra bizde, ne sırası mı, Cumhuriyet’i sevindirme sırası elbette!”

37. cümle; “Cumhuriyet, Cumhuriyet’in yanlışlarını, eksiklerini özgürce tartışma sevincidir.”

39. cümle; “Cumhuriyet, kızlı-oğlanlı köy çocuklarının onlara hem bilgi hem beceri kazandıran Köy Enstitülerinde yetişmesinin sevincidir.”

Evet, tafsilatlı fazlası kitapta deyip değerli şair ve yazara da “aklına ve emeğine sağlık, kalemine kudret” diyelim…

Çarşamba, Haziran 10, 2026

ESKİ ÇEŞME VE ÇEŞMELİLER, KÜSKÜN ÇİÇEK

 

Ekim 1979 senesinde dönemin meşhur ve mühim sinema oyuncuları Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın başrollerini paylaştıkları bir film çekilir. Film, şöyledir, böyledir diyebilecek durumda değilim, film üzerine maalesef benim söyleyeceğim fazlaca bir şey yok, olamaz da… O günlerin film konuları, mekânları ve beğeni seviyesine çok münasip bir görüntüsü var sanki… Sevgi ikrar ve takdimleri de tam da o günlere münasip, nefret 5 dakikada büyük aşka dönüşüyor, dönüşebiliyor, “git buradan” repliği “gitme gel” haline ne kadar hızlı ve kolay dönüşebiliyor. Demek ki aşk böyle algılanıyormuş vatandaş nezdinde devir itibariyle… Şüphesiz ki bu yazı bir film tanıtım ya da reklamı değil, eleştirisi hiç olamaz zaten, böylesi bir şey benim ne bilgi, ne de ilgi alanıma girer lakin mekân ve sosyolojisi hariç… Filmin, benim için yegâne ilgi çekici tarafı Çeşme’de çevrilmiş olması, farklı noktalarda o devirde Çeşme nasılmış, Çeşmelilerin o devirdeki halleri nasılmış… Filme dâhil olan Çeşmelilerin filme katkıları ile rollerini nasıl yaptıklarıdır ilginç olan sadece.

Filmin ana mekânı arkadaşım Güngör Yamaner’in Tekke Mahallesindeki (eskiden böyle söylenirdi) evidir, müthiş Çeşme ve Limanı manzarası 1979 model olarak kayıt altına alınmıştır netekim. Bahçedeki zemini beton kaplı, 2 farklı seviyede yani iki kademeli taraça, oradaki masa ve orada çay kahve içtiğimiz günler hala dün gibi aklımda… Çoğunluğu teneke olan saksılardaki değişik değişik çiçekler… Güngör’ün evinin mutfağı da filmde müstesna yerini alıyor… Evin ve hayatın sade ve basit hali ne kadar da nostaljik olmuş. Lakin film çekimi bittikten sonra yani evin tahliyesinden sonra Güngör’ün serzeniş ve şikâyetleri çoktur, tazmin konusunda ve telafi konusunda söz verenler de artık ortalarda yoktur. Hülasa Güngör şikâyetleri ve serzenişleri ile baş başadır. Olsun, o şikâyetlere devam etsin, bizler açısından film nihayetinde, seti itibariyle, arkadaki fonu itibariyle 2. derece bir Çeşme belgeselidir adeta… Yıllar geçti bizler filmi neredeyse unutmaya başlamış idik ki, bir başka Çeşmesever sevgili Sabri Usta hatırlattı filmi, bilahare Ahmet Erküçük’ün Türkan Şoray ile olan fotoğrafını iletmesi vesilesiyle bir kez daha hatırladım, tekrar seyrettim, hatırlayamadıklarım tekrar bugüne geldi… Müthiş bir zamanda seyahat manasında…

Cüneyt Arkın’a, hasta olduğunu söyleyen doktor, bizim Ender Gönüllü abimiz, hani Çeşme’deki ilk eczane sahibi, sonradan o güzel abimizin ANAP’tan, kimlerin ikna etmesi ile güncel siyasetin içine çekilmesi, sonra siyaseten unutulması, vs başlıkları ile kendisini yazmaya çalıştığım abimiz. Cüneyt Arkın kadar yakışıklı hali perdeye yansıyor Ender Abimizin, görünen o ki eczacılıktaki başarısını güncel siyasette olduğu gibi, mezkûr film için rol yapmakta da aynı maharette kullanamıyor.  

Cüneyt Arkın, Çeşme Seyahat ile Çeşme’ye geliyor, Çeşme Ertan Otel’e geçiyor, çocukluk arkadaşlarımdan, Çeşme Gençlik Kulübü önemli oyuncularından Ömer Tütüncüoğlu ile resepsiyonda diyalogları yansıyor, hay Allah Ömer’in o yıllarını görüyor, “hani benim gençliğim” demekten kendimi alamıyorum. Çeşme Ertan Otel’in o resepsiyonunu çok iyi bilirim, çünkü ben de orada çalışmaya başladım ve 2 saat sonra anlamıştım ki bu iş ve bu mekân bana göre değil, derhal kimseye haber vermeden ayrılmıştım.  Lakin sonraları farklı maksatlarla çok kez ziyaret ettiğim bir yer idi, sonraları orada çalışan bir başka arkadaşım sebebiyle…

Film, ağırlıklı olarak o devirde Çeşme’nin mühim turistik mekânı, şimdiki İş Bankası dinlenme tesisleri, TURTES’in restoran ve lokalinde geçiyor, başrol oyuncularının diyaloglarında, kamere bir birinin arkasında kalan Kalem Burnu’nu (Altın Yunus), bir diğerinin arkasında kalan Ayayorgi tarafını fon yapıyor. Kiremitsiz ve betonsuz Kalem Burnu… Sadece Altın Yunus Oteli bembeyaz silueti ile rol kapıyor. Esasen hatırladığım kadarı ile de o vakitler Kalem Burnu komple “tarihi sit alanı”… Lakin işte orasından çekiştir, burasından çekiştir, yasaların, yönetmeliklerin, gelinen nokta, beton yığını alanlar, sonra da şikâyet et… Bu mevzuda söylenecek çok laf var da, vakti ve mekânı değil…

Film, Çeşme’nin neredeyse her bölümünü, yeterli detayda “film seti” yapıyor, Çeşme Emniyet Müdürlüğü, o vakitteki haliyle Gümrük Müdürlüğü ile paylaştığı bina, oranın önü şimdiki “seyir terası”, oranın tertemiz görüntüsü, ticaretin ve para kazanmanın arkasına sığınmamış bozulmamış vaziyet, oradan Çeşme Sahilinin sakinliği ve sadeliği, Çeşme Kalesinin görüntüsü, Kale Yokuşunun ve hemen arkasında bugün restore edilmiş olan eski Çeşme Evleri… Şimdiki, Jandarma ve Askerlik Şubesi arasında çocukluk arkadaşlarıma ait kahvehane, bir diğer arkadaşımız Berber Kenan Kadayıfçı, Çeşmeli otobüs şoförlerinden Muyni lakaplı Mustafa Karabulut, bir başka doktor rolünde Sıhhiyeci İbrahim sırasıyla rol ve sahne alıyorlar… Ziyadesiyle keyifli… 

Çeşme’nin Meydanı bir ara Çeşme Seyahat ve otobüslerinin kalkış ve varış noktası olarak filmde dolayısıyla arşivdeki yerini alıyor. Otobüs Acentasının eski yazıhanelerinden biri olan, şimdi büyük bir reklam panosu ile kapatılmış yerdeki, 3 ya da 4 basamak merdiven ile çıkılan mekânı da tekrar hatırlıyoruz. Kalenin önünde yönünü denize çevirmiş vaziyette park edip, yolcularını aldıktan sonra halen orada duran ağacının etrafından dönerek Çarşı içine yönelen otobüsleri görüyoruz… Hele de 2 yönlü taşıt trafiğinin olduğu Çarşı hatırlatması ise unutulmaz ve muhteşemdir. Çeşme Meydanı ortasındaki Aydın Korkmaz’ların çalıştırdığı çay bahçesi, şimdi yerinde ve unvanında yeller esen Tütüncüler Bankası, o vakitlerin Akdeniz Oteli şimdi boş olan tarihi bina, Çarşının şimdikine göre daha geniş duran ya da görünen hali, hele hele de girişin tam solunda sıra sıra dizilmiş ayakkabı boyacılarının olduğu köşe klasik görüntüyü vermeye en azından filmde devam etmektedir.  

Doktor rolündeki Türkan Şoray’ın vatandaşlarla Çiftlik Köyünde Tarihi Gümrük Binası önünde muhabbetine, yansıyan Çiftlik Köyünden tanıdıklarım sahne alıyor bir ara… Zafer Aktaş’ı görüyorum, Bekçi Recep’in oğlu Sabit Bozkurt’u, Bekâr Ahmet’i görüyorum… Gözden kaçırdığım dost ve tanıdıklarım beni affetsin. Her biri bundan yaklaşık 47 yıl önceki halleri ile bugüne geliyorlar, hafızamızı tazeliyoruz, içten içten mutlu oluyoruz bundan ve bu içten gelişi dışa vurup paylaşıyoruz… Binanın önündeki meydanın adını şimdi “Şehit Mehmet Meydanı” gibi hatırlıyorum, değilse de behemehâl böyle bir ad verilmelidir. Orada aynı adla mermerden yapılmış bir de anıt bulunmaktadır, hazır nasıl olsa. Bu adlandırmaya kimsenin de itiraz edeceğini zannetmiyorum…

Perşembe, Haziran 04, 2026

AHMET ERKÜÇÜK, ÇEŞME’NİN BİR BAŞKA DEĞERLİ VE RENKLİ SİMASI

 

“Değerli arkadaşım, rahmetlileri yazıyorsunuz yaşayanları’da yazar mısınız? Teşekkürler Sevgiler, son söz sizin…” diye yazılmış bir notla karşılaştım, Ahmet Erküçük Abimizin verdiği zarfı açınca… Düşündüm, doğru lakin benim de mazeretim var… Eskiden tanıdığım ve Çeşme’ye karakter kazandırdığına inandığım büyüklerimin bir şekilde ailesi ve yakınları dışında az hatırlandığını ya da unutulmaya yüz tuttuğunu görüyordum, maksat unutulmasınlar diye başlayıp, hatıralarım olanları günümüze dilim döndüğünce, aklım yettiğince getireyim dedim, ilaveten benim gözümden Çeşme’nin ve Çeşmelilerin o günü ve bugünü kıyaslaması olsun istedim lakin daha da mühimi kaydedilen mesafenin kaç arpa boyu olduğu kıyaslaması ortaya çıksın istedim.

Ahmet Erküçük Abimizin zarfında neler neler vardı. Kendi el yazısıyla hayatını özetlemiş, benim açımdan bilinmeyenler az olmakla birlikte detaylarda hiç bilmediğim şeyler de var. Kendisi eskilerde gerçekleştirilmiş “Çeşme Müzik Festivali” haberlerinin verildiği gazete kupürleri, Çeşmeliler başta olmak üzere bazı ziyadesiyle meşhur ve sevilen sinema oyuncuları ile çekilmiş fotoğraflar, aile fotoğrafları, benim şahsen hiç bilmediğim yönü ise yazmış olduğu şiirleri, meşhur ve mühim muhteremlere yazdığı şiirlere gelen yazılı cevaplar, çeşit çeşit…

Yazdığı şiirlerden birisini daha öne aldım, şiirin edebi değeri nedir ben bilemem, uzmanlık alanıma girmez, siyaseten yapılan tariflere de fazlaca katılamam siyasi değerlendirmelerime münasip düşmez, lakin yazıldığı kişi ve ıslak imzalı cevabı görünce ister istemez öne geçiyor. Şiirin adanarak yazıldığı kişi Bülent Ecevit olunca… Ahmet Abinin bana verdiği dokümanlardan, çok muhtemelen bir takdim tehir hatası ile şiirin altında Ekim 1984 tarihi yazılmaktadır, oysa Bülent Ecevit’in kendisine yazdığı teşekkür mektubunda Haziran 1975 yazmaktadır. Şiirin tarihinin Ekim 1974 olması çok muhtemeldir, eğer şiiri sonradan temize çekerken ya da elle çoğaltırken bir yazım hatası olmamış ise… Şüphesiz ki Bülent Ecevit’ten beklentilerin zirve yaptığı dönemde yazılmış bir şiir, umutlar büyük lakin unutulan taraf ise Bülent Beyin hiç oralı olmayacağına dair rahle-i tedrisatı yani fikri ve zikri… Dolayısıyla kendisinin, küçük azınlık dışında kimsenin beklentisini yerine getirmeden görevini tamamladığı da tüm Canım yurdum tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Mezkûr şiirin yazılması da muhtemelen Bülent Ecevit’in Çeşme ziyareti sırasında sergilediği “Halkçı Ecevit” profiline matuf olsa gerek… Mavi gömleği sırtında, ayakkabılar elinde Ilıca Plajında sıradan bir insan gibi yürüdüğü vakit verdiği izlenim çizilen profile ve yurttaşın beklentilerine de ziyadesiyle mütenasiptir.

Şiirin başlığı “Umudumuz Ecevit”, şiirden ilk kıta;

Umudumuz Ecevit Gençliğin sevgilisisin,

Geç milletin başına derdimiz dile gelsin,

Bu ortamda sadece sende bize güvensin,

Başbakan dediğimiz inan ki yine sensin,

Diye başlayıp ilerleyen bir şiir, içerisinde bulunulan umutsuzluğun içinde yaratılan umut olmanın tekrarından ibaret… Lakin Bülent Ecevit gerçekten kendisinden umulan şeyleri gerçekleştirebildi mi? Maalesef. Bence daha da kötüsü oldu, umutlanamaz hale gelen bir yurttaş kitlesi yaratıldı. Evet, fazlaca güncel politikaya girmek istemiyorum lakin kaçınılmaz oluyor dokunmak inceden…

Şiirler bu kadar mı? Değil şüphesiz… Gazeteci yazar diğer büyüğümüz Yaşar Aksoy, mühim muhtarımız Rasim Özgül ve tabiidir ki eşi hanımefendiye de yazılmış şiirler var… Anlıyorum ki yazmaya da devam ediyor Ahmet Abimiz.

1979 senesinde Çeşme’de “Küskün Çiçek” adında bir film çekilir, bu filmi izledim, neredeyse bütün detayları da hatırlıyorum. Ertan Otel ve resepsiyonda bir başka arkadaşım Ömer Tütüncüoğlu, bir diğer arkadaşım Berber Kenan Kadayıfçı, Doktor rolünde Ender Gönüllü Abimizin, bir başka doktor rolünde Sıhhıyeci İbrahim Abimizin de rol aldığı film için Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın Çeşme’ye gelirler. Ahmet Abi durur mu, her ikisine de birer şiir yazar, gönderir. Onlar da Ahmet Abinin bu nazik davranışının karşılığında o vakitler Çeşme’de önemli turistik tesis olan TURTES’de misafir ederler ve günün hatırına buluşma fotoğrafla ölümsüz kılınır.

Ahmet Abi, Çeşme Gençlik Kulübünün 1970’li yıllarda önemli golcülerinden Mehmet Erküçük’ün abisidir, “Rensenbrink” lakabını kendisine helal ettiğimiz Hasan Erküçük’ün de abisidir. Hem Mehmet hem de Hasan iyi arkadaşlarımdır. Ne yazık ki Mehmet geçtiğimiz yıllarda kaybettik. Hasan ise zaman zaman ayaküstü dahi olsa mutlaka muhabbet ettiğimiz birisidir. Lakabı ise “snakeman lakaplı Rensenbrink’ten” aynı dönemde ve benzer mevkide top oynayan Johan Cruyff’lu müthiş Hollanda Milli Takımının meşhur ve müthiş sol kanat oyuncusundan gelmektedir, o da uzun saçları ile özellikle dripling anlarında aslan yelesi gibi saçlarını sallamasından mütevellit bir benzetmeydi. Hasan, sakatlıklar ve fizik sıkıntılar sebebiyle sürekliliği olamayan futbolcularımızdandı maalesef.  

Ahmet Abi; Çeşme Futbolunun duayen isimlerinden “Terzi Emin” büyüğümüzün yanında terzi çıraklığı ile başlar iş hayatına, sonraları kendi dükkanını da açar, bilahare de devlet memurluğunu tercih eder Sağlık Bakanlığı bünyesine katılır. Terzilik dönemini iyi hatırlıyorum, hatta şimdi bulamadığım bir fotoğraf hatırlıyorum, farklı farklı dükkânlarda çalışan terzi çırak ya da kalfalarının bir dikiş yarışması fotoğrafa yansımış idi, o fotoğrafta da Ahmet Abi yerini almıştır. Sağlık Bakanlığına geçmiş olduğunu da Üniversiteden arkadaşım Tıp Doktoru Gani Demircioğlu’nun Çeşme Sağlık Ocağına geçici görevle geldiği bir dönemde ekip olarak çekilen fotoğrafından öğrendim… Terzi Emin Çeşme’de Beşiktaşlılığı ile tanınan birisidir, muhtemelen o sebeple Ahmet Abi’de Beşiktaşlıdır.

 

 

Çarşamba, Mayıs 27, 2026

GÜNGÖR TAYLAN, DAİMA ÜRETİMİN İÇİNDE

 

Mütevazılığın, mülayimliğin, muhteremliğin ve bir eski futbolcu olarak da sportmenliğin bu kadar toptan ve kolay yakışabileceği bir insandır, Güngör Abi… Güngör abimiz tarımsal üretimin her daim ne kadar çok mühim olduğunun altını çizdi. Bu mühim addetme kendisini tarımsal faaliyetlerin ve üretmenin daima merkezine yerleştirmiştir. Fırıncılık, enginar üreticiliğinden tavuk yetiştiriciliğine uzanan bir geniş yelpazede sonuna kadar gitti… Hiçbir zaman yeter demedi, gücü ve imkânları çerçevesinde hep üretimin içinde kaldı… Bundan 35 – 40 yıl önceleri başlamış idi, böyle giderse “gıda krizi” gelir demeye...

Mustafa, Hulki, Güngör ve Levent Abiler Çeşmespor formasını terletmiş futbolcu kardeşlerdir. Güngör Abi santrhaf oynamış ve inanılmaz başarılı olmuş birisi olarak hep hatırlanmaktadır ve hatırlanacaktır. Ben ancak Levent Abinin oyunculuğuna denk gelebildim. Futboldaki sportmenliklerini her birisi sosyal hayatlarına, sindirilmiş olarak aktarmışlardır. Güngör Abi ile birlikte oynamış eski belediye başkanlarından Nuri Ertan abimize sorduk futbolculuk dönemini ve başarılarını, müthiş başarılı idi diye sitayişle bahsetti ilaveten diğer kardeşlerinin de çok başarılı olduğunu teyit etti.

Güngör Abi Çeşme’nin en eski fırıncılarındandır aynı zamanda, babası da fırıncı imiş, ben kesin hatırlamamakla beraber şu andaki 2008 sokak girişinde hemen sağdan ikinci dükkân olduğu bilgisi var bende, bir şekilde nasılını bilmeden… Yine de ne yaparsam yapayım başka detaylar şekillenmiyor şu anda hafızamda… Yine bir başka büyüğümüz “Kürt Mehmet” Lakaplı Mehmet Kumbasar’dan aktaran Mustafa Ertemiz’den dinlediğim bir hikâye var fırıncılığına yönelik, bir akşam arkadaşları ile “felekten bir gece çalarlar”, sihirli su fazla kaçar anlaşılan, ertesi gün için ekmek hamuru hazırlanamaz, henüz hamur makineleri yaygınlaşmamış, Çeşme’ye ise hiç gelmemiş, hamur elle hazırlanıyor tabiatıyla yetişmez ekmek hazırlığı, uzun yıllar takılma mevzuu olduğunu da biliyoruz…   

Yine saygıyla analım, Hafız Ahmet’in Cemal Abimiz, herkese babaannelerinin adıyla seslenirdi, Çeşme küçük, herkes birbirini deyim yerindeyse yedi sülalesinden biliyor… Aktarılan o ki, Cemal Abi Güngör Abiye de “Ziynet” diye seslenirmiş. Hay Cemal Abi, bu yanı ile çok keyif alıyorum bunları hatırlamaktan…

Güngör Abi için en net hatıralar, bize komşu gelip, enginar tarımı ve tavukçuluk yaptığı günlere denk düşer… Güngör Abi benim ziyadesiyle detaylı bildiğim, Üretici Hali Yöneticisi Mustafa Ertemiz’in de teyit ettiği biçimiyle hep üretimin içinde sabır, uğraşı ve sevgi ile kalmıştır. Müthiş çalışkandır, zannedilmesin ki bu çalışkanlık sadece ihtiyaca binaendir, onun için aslolan tüm bunları inanç ve sevgi dolu vaziyette yapabilmektir. İşte tekmili birden tüm bu sıfatları layıkıyla kurum ve kurallarıyla hak edendir, Güngör Abi… Zorunlu haller haricinde hep çalıştı, çok çalıştı hem de yılmadan, küsmeden, pişman olmadan büyük bir inançla, sevgiyle ve fedakârlıkla. Önceliği inanç ve fikirlerinin tahakkuku bilahare de medar-ı maişet şüphesiz… Sevgi ve inanç görüntüsünün altını çiziyorum ziyadesiyle çünkü Çeşme’de bulunduğum her vakit kendisiyle her görüştüğümde yüzündeki memnuniyet, kanaat ve hazzetme hislerinden anladığım bu idi…

Güngör Abi, hatırlamadığım bir tarihte şu anda halen mülkiyetlerinde olan tarlayı satın alır ve artık komşumuzdur. Şu anda, Musalla Mahallesinde imar tatbikatları neticesi oluşturulan park, spor sahası bölgesindeki alanın tam merkezine gelecek arazide enginar tarımı yapmaya başlar. Mezkûr tarla o vakitlerde çok miktarda ve sık yağan yağmurlarla hep su altındadır, bazı senelerde taa haziran ortalarına kadar kurbağa seslerinin işitildiği bir kısmi sulak alandır.  İşte bu şartlarda Güngör Abi orada iddialı olacak şekilde enginar tarımı yaptı. O vakitlerde sahip olduğu yeşil renkli volkwagen marka panelvan minibüsü uzun seneler boyunca tarımsal faaliyetleri maksadına matuf kullandı. Mezkûr araç adeta kendisi ile özdeşleşti. Maksat daha hızlı ve daha uzağa da servis yapılabilir hale gelmekti, onu da başardı. Yumurta taşıdı, enginar taşıdı, yerel tüketim noktalarına ve İzmir’e hale ya da büyük manavlara… Bir vade sonra tavukçuluk da yapmaya karar verir yaklaşık 5.000 tavukluk kümesler ve besi yerleri inşa eder. Dedim ya, onun kitabında durmak yok, üretmek üretmek lakin en mühim ve kutsal üretimin tarımsal üretim olması inancıyla… Vefatından yaklaşık 10 yıl önce, bir önceki fikrini revize ederek “bu dünya ve özelde ülkemiz maalesef gıda kıtlığına artık çok yakın” diye bir tespit tayini ile ne kadar fazla tarım yatırımı yapmamız lazım geldiğinin altını ziyadesiyle çizdi durdu anlayacağınız. Bugünkü gıda üretimi, dağıtımı ve fiyatlandırılmalarına bakarak Güngör Abimizin ne kadar isabetli faaliyetler içinde olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Düşünsenize, Rusya’nın buğday sevkiyatını durdurması halinde Avrupa’nın yüz yüze kaldığı meseleleri… Makarnasever İtalyanların yaşadığı ve yansıttığı krizi hatırlayalım… Bu manada günler ağırlaştıkça Güngör Abinin bu kelamının mana ve ehemmiyeti daha da sık kullanılır hale gelecektir lakin hayatımıza faydası ne kadar olacaktır, onu da hep beraber yaşayarak göreceğiz…   

Ve sonra olanlar oldu, çok önemli mikroklima şartlarına haiz Çeşme Çevre Yolu içindeki verimli, az lakin kadim toprakları imar tarumar etti. Çeşme artık geleceğini turizme bağlamış ve adamıştır. Varsa yoksa turizm, o da sadece vatandaşın cebindeki parasının yer ya da el değiştirmesine matuf, aaa vatandaş da başka bir şey bekliyor mu? Zinhar, biliyor mu? Zinhar…

Güngör Abi, üretecek tabii ki, hemen çevre yolu dışına ricat… Yeni bahçede daha şümullüdür faaliyet… Artık, 20.000 m2 ye dikilmiş, limon ağacı bahçesi vardır, hem de her biri eşsiz Çeşme limonudur. Çeşme limonu bazıları burun kıvırsa da kalın kabuğundan ötürü, aroması ve lezzeti açısından benzerlerine tur bindirir. Tamamı deyim yerindeyse sıfırdan dikilmiş, yetiştirilmiştir. Eşi Şenay Ablanın tüm talep ve baskısına rağmen 5.000 adet yerine, 20.000 adetlik tavuk kümesleri inşa edilir… Esasen gelinen nokta itibariyle böylesi bir yatırıma da şahsi ihtiyacı yoktur, lakin inancı odur ki memleketin gıda güvenliği açısından ihtiyacı çoktur… Gerçi gelinen nokta itibariyle de Çevre yolu içinde imar tatbikatından kaç, bu kadar yatırım yap, sonra imar tatbikatı “Akarca İmar Planı” diye diye seni orada da yakalasın… Demek ki Çeşme’de imardan kaçış yok, sen kaçıyorsun lakin o seni kovalıyor ve tabii ki yakalıyor… Dedik ya, Çeşme Turizm Turizm diye diye Çeşme ikinci ev stoku olacak, inanmayanlara sabırla izlemesi tavsiye olunur… Arsa ve inşaat faaliyetlerinden aracılar ve yapıcılar ekonomik kazancı sırtlayıp gidecekler, biz yerliler de öylesine kalıp duracağız…    

Son nefesine kadar ayakta kaldı ve üretimin içinde oldu, üretmek uğruna ailesini bile aksattığı konusunda Şenay Ablanın tatlı serzenişlerine muhatap oldu lakin yılmadı, Güngör Abi. Bu vesile adı geçen aramızda olmayan büyüklerimizi saygıyla yad ediyorum, Şenay Abla ve çocukları Ali ve Tevfik’e de sağlıkla mutlulukla nice uzun seneler diliyorum.

Salı, Mayıs 19, 2026

ÇELEBİ TAYLAN


Benim hatırladığım, Çelebi Abimiz Çeşme’mizin ilk at arabası ile nakliye yapanlarındandır. Kağnıdan geliştirilmiş hali ile kocaman iki tekerlekli bir at arabasıdır söz konusu olan… Çelebi Abi, güçlü, kuvvetli, iri yapılı, pala bıyıklı lakin tüm bunlarla birlikte özellikle akşam saatlerinde son derece güleç yüzlü birisidir, adeta gülme mimiği yüzüne yapışmıştır. Artık bu mutluluktan mıdır yoksa her akşam aldığı tılsımlı suyun yüzüne yansıması mıdır, ben hiç anlayamadım. Oysaki gündüzleri yapılan iş ve işin zorluklarından ötürü olsa gerek son derece ciddi görünen bir yüze sahiptir o kadar ki asabi bile denilebilecek görüntüdedir. Yaş ilerledikçe bir taraftan günün yorgunluğunun şiddeti diğer taraftan da vücudun tepkisi yüzüne vurmaktaydı demek ki. Artık yavaştan beynin talimat edip söyletmeye çalıştığı kelimelerin dil tarafından aynı hız ve kalite ile çıkmadığı dönem de gelip çatmıştır. Çelebi Abinin Çelebiliği de tılsımlı suya karşı mukavemetini de kaybetmekte idi… Hayat işte…

Çelebi abinin ataları baba tarafından Konya-Karaman tarafına kadar dayanır, anne tarafı ise Balkanlar’a. Eşi ise annemin köylüsü, Benal Abla, son derece mütevazı ve ziyadesiyle çalışkan biri olarak hep hatırlanacaktır. Kardeşi “İmamcık Ali” amcakızı Mukaddes Abla ile evlidir. Mahallenin küçüklüğü, akrabalık ve arkadaşlık sebebiyle olabildiğince sık görüşülürdü ailece de. İmamcık Ali’nin aykırılıkları ve hoyratlığı bazen ziyaretlerin bile kısa tutulmasına sebep olurdu. Deyim yerinde ise, hakkından sadece nurlarda olsun “Cicim Leyla Kabasakal” gelirdi. Enteresan anılar… Çelebi Abinin amca çocuklarından İhsan Taylan Abimiz de aynı devasa binanın ters tarafından girişi olan yerde yaşarlardı. Mezkûr devasa bina “Kaymakam Evi” adı ile maruf olup şimdi yerinde yeller esmektedir. Çelebi Abinin çocukları Ali ve Kamil hala ziyadesiyle samimi görüştüğümüz insanlar olup, inşaat malzemelerinin satışı ve nakliyesi konusunda son vadeye kadar devam ettiler. Artık onlarda daha büyüklerle rekabet etme mevzuunda dara düşmüşler ve işi bırakmışlardır.

At arabası tek beygirlik, kağnı ile Roma imparatorluğu savaş arabalarından mülhem hibrit tarz görünümlü idi hatırladığım. İlaveten iki olabildiğince büyük teker üstüne oturtulmuş kasanın bazı yükleri boşaltım kolaylığı teminine matuf eklenen bir mafsal marifetiyle bugünkü damper benzeri bir tesisat eklenerek indirme ve istifleme süresinden tasarruf cihetine gidilmiş. İki teker aksının üstüne olabildiğince denge temin etmek sebebiyle “çelik yaylar” ve onun da üzerine monte kasa bazasının iki yanından beygirin koşum takımlarına sabitleme adına 2 adet kol uzanırdı, işte bu kolların kasa dışında, beygirin koşulduğu tarafta kalan noktasına iki kolu ana gövdeye sabitlemek amacıyla yerleştirilmiş bir demir saplama vardır. Bu saplama demir nakliye vaktinde kasayı ve kolları birbirine sabitlerken, boşaltma anında saplama çıkarılarak kasa ana gövde üstünde basit bir ittirme tatbik edilerek yaklaşık 45 derece yatırılmak suretiyle malzeme boşaltılırdı. Kasanın yüksekliği 50-60 cm olmasına rağmen ihtiyaç halinde yükseltilmek üzere ilave edilebilir yan kapakları da bulunurdu. Şüphesiz bu kapaklar ağırlık bakımından az, hacim bakımından fazla olan malzemelerin nakliyesi esnasında devreye girerdi. Aksi takdirde istiap haddi aşılır beygirin çekebileceğinden fazlası sebebiyle problemler yaşanır.

Çelebi Abi, çok az inşaatın yapıldığı dönemde en önemli beton malzemesi olan kum ve çakıl tedarikçisidir. Genellikle; bugün artık “Fener Plajı” diye bilinen yerden kum ve çakıl olabildiğince hızlı temin edilir, yüklenir ve ihtiyaç noktasına ulaştırılır. Direk denizden temin edilen malzeme nedense o günlerin konuşulan konusu değildir… Âdemoğlu henüz malzemenin yıkanması gereğini icat etmemişti. Ya muhtemel olumsuzlukları göz ardı ediliyordu, ya problem oluşmuyordu, ya betonda pas payları tüm kuralları ile gerçekleştiriliyordu, ya da demir ve çimento daha kaliteli idi, ya da tekmili birden, ya da hiçbiri… Galiba “önce ekmeklerin bozulmasını” müteakip, sonra demir, çimento ve daha sonra da işçilikler çok bozuldu… Hatırlıyorum böylesi bir malzeme manzumesi ile babam tarafından dökülen betonu yıllar sonra kıralım dedik, çekiç ve balyozun çıkardığı sesi anlatamam… Neyse… İşte Çelebi Abi böylesi bir Çeşme’de malzeme temincisidir, her inşaata bir şekilde malzeme getirerek dokunmuştur… Üstelik diğer motorlu araçların devreye girmiş olmasına rağmen muhtemel fiyat ve kalite sebebiyle uzun seneler devam eden bir servis… Lakin Çeşmeliler ne zaman ki, derin deniz dibinden temin edilip gemiler vasıtasıyla taşınan kum ve çakılı kullanmaya başladılar, at arabası ile kum çakıl teminin ve naklinin sonuna gelindi. Bir vade sonra derin denizden de malzeme temini çok isabetli bir karar ile durdurulmuş olup, görece daha doğru bir temin metodu tercih edilmiştir.

Evet, Arabacı Çelebi Abi’den girince, dedemin de İzmir Çeşme arası yolcu taşımacılığına yönelik “at arabası” sahibi olduğunu ve uzun seneler boyunca bu işi yaptığını da belirtmeliyim. Hem bu taşımacılık hem de mezkûr taşımacılığın “garajı” babındaki şimdiki balıkçılar sokağı üzerine bir yazı da yazmak istiyorum zamanı gelince… Evet, dedem “Arabacı Mehmet’i” de bu vesileyle hatırlamış oluyoruz… İzmir Çeşme arası yolcu taşımacılığı öyle kolay bir faaliyet de değil, birkaç mola ve birkaç gün süren bir süreçtir ve olabildiğince de risklidir, vurguncusu var, soyguncusu var, kurdu var kuşu var, var da var… Dedemin “Çilek” soyadını da, bu yolculuklardan temin edip getirdiği, direk ürün ya da dikilmek üzere köklenmiş yaban çileklerinden aldığı gibi bir tevatür var.    

Evet, bu yazı ve hoş hatıraları üstüne, atların çektiği kızaklardan, kağnılara, oradan savaş arabalarına, iki tekerlekli at arabalarına, dört tekerlekli görece asri at arabalarına ve nihayetinde faytonlara ve atlı tramvaylara kadar bir süreci hatırlamak da benim açımdan ziyadesiyle keyifli olmuştur. Sektörel lojistik süreçlerindeki koşum takımları, ıslah takımları, palan, kolan, paldım, üzengi, eyer, eyer altlığı, dizgin, başlık, yular, nal gibi ürünler ile adeta servis istasyonu sayılacak nalbantları hatırlamak da keyifli olacaktır… Hele, nalbantların, tırnak kesim ve nal çakma işlemlerini büyük bir hayranlıkla izlerdik…  

Yazıda adı geçen, başta Çelebi Abi ve Cicim Leyla Kabasakal olmak üzere, İmamcık Ali, İhsan Abi, dedem Mehmet’i saygı ile yâd ederken hayatta olan amcakızı Mukaddes ablaya da sağlıklı ve mutlu nice seneler diliyorum. 

Cuma, Mayıs 15, 2026

ÖMER HALICILAR ve YILANIN HELVASI

 

Adana’ya 50. sene-i devriye buluşmasına gitme kararı aldığım vakitlerde, telefon çaldı, arayan kadim dost Ömer Halıcılar idi. Yanında da uzun vadedir görüşemediğim bir diğer dost Levent Kıyan var… Levent; “Adana Kebap” denilince ilk akla gelen “Onbaşılardır” ya, onun son kuşak temsilcisi, klasik kebap yapımcılarının sonuncularındandır. Adana’ya gelince mutlaka görüşelim sözünü almadan teslim olmadı telefonda, sağ olsun… Kavilleştik, kısa süreliğine de olsa görüşecektik… Bir akşam kısa süreli de olsa kebap donatılmış masada birlikte olduk… Başta müthiş muhabbetleri için her ikisine, sonra da Levent kardeşimizin delaletiyle yapılan siparişler eşliğinde akan zamanda Ömer kardeşimin misafirperverliğinin samimiyetini yaşadım. Var olsunlar, herkese böyle dostlar nasip ve kısmet olmalıdır hayatta… Esasen her ikisinin de ortak dostlarının olması söz konusu iken yenilerde bulundukları bir ortamda adımın geçmesi üzerine, daha samimi başlarlar muhabbete. Oradan hareketle eskiler konuşulur, mahalle, okul ve ortak tanıdıklar derken, kocaman bir rehber oluşur…

Levent için bundan yaklaşık 20 sene önce Ankara’da yaşadığım dönemde yaptığım bir şaka her görüşmemizde mutlaka muhabbetin bir detayını oluşturur… Bir yılbaşı akşamı, biraz da sesimi değiştirerek, işletmesine telefon edip başladım siparişi yazdırmaya kendisine, 20 Adana kebap, 15 kuşbaşı, 20 fındık lahmacun, derken adres yazdırılmaya gelir sıra, filan felan adres derken Ankara derim finalde, başlar gülmeye, o kadar güler ki boğulacak gibi olur… Bir taraftan kendisi gülerken bizdeki misafirler dâhil güle güle çatladık… Bu şaka ya da işletme her bir araya geldiğimizde mutlaka hatırlanır ve yine aynı şevkle gülünür.

Son buluşmada; Ömer ile Levent muhabbetin her boyutunda yeni ortak tanıdıklara rast gelirler, tanıdıkları üstüne hatıralar ve güzellemeler yapılır. Üstüne en fazla konuşulan ve müthiş hatıralar çıkan kişi ise, bir zamanlar Adana’nın en meşhur ciğercisi  “Ciğerci Çolak Bayram Ağa ve ailesi” olur. Ömer’in hem Adana’dan hem de Bürücek Yaylasından komşusudurlar, Levent’in ise babasının bir anlamda iş ortağıdır… Şimdi yüksek müsaadelerinizle, kendisini “adabul.com” adlı bir sitede gazeteci Çoban Yurtçu’dan aktaran Sabri Gül’den dinleyelim. “Adıyla sanıyla Kebapçı Çolak Bayram derler ona.. Şimdi beton duvarlarla çevrili stadyumun, etrafı ilk yapılış yıllarında tahta perdeyle çevrili idi. Tahta perdeyle saha kısmı da dikenli tel ile ayrılmıştı. Bir tahta bloktan ibaret olan ve şeref tribünü denilen şimdiki orta tribüne giremeyenler, maçı bu dikenli tellerin gerisinden seyrederlerdi. Bu seyircilerin yeri ise hiç değişmez, maç boyunca da espriler yağdırırdı. Ama bir de var ki, canının istediği cennetlik, istemediği cehennemlikti. Kendisi, koyu siyah-beyazlıydı. Siyah-Beyaz renkler, o zamanın hem güçlü, hem de en kıdemli kulübü İdmanyurdu’ydu. İdmanyurdu’nu canı kadar sevdiği her halinden belli olan ve şimdi «Amigo» diye adlandırdıkları kimselere taş çıkartan Çolak Bayram, tel örgünün dışına bağdaş kurar, sigarasını tellendirir ve İdmanyurtluları göklere çıkaran, rakip takım elemanlarını da her an sinirlendiren esprilerle sahada bütün dikkatleri üzerine çekerdi: “Haydi dağları bekleyen Avni. Avni yemez çalımı.” dedikçe şimdi Kemal Matbaası’nda ciltçilik yapan Avni Coşar’da coşardı. Sun ve Erciyes sinemalarının şimdiki sahibi Cahit Ener, zaten futbolu şiir gibi oynardı ama. Çolak Bayram’ın nükteleriyle daha da şiirleştirirdi. Ama, onun sevmediği renkler altında oynayan futbolcuların da çekmediği kalmazdı. Belediye Aile bahçesinin müsteciri Coşkun Girici, sarı-kırmızılı renkler altında Seyhanspor’un sağhafı idi. Bayram, ona bir kulp takmıştı. O zaman Adana sokaklannda süslü püslü, ne bulursa takıp takıştıran akıl hastası bir kadın dolaşırdı: Peruze abla.. Çolak Bayram da Coşkun’u Peruze Ablaya benzetir, her topa vuruşunda “Olmadı Peruze Abla.” diye bağırır, bu futbolcuyu ifrit ederdi. Seyhanspor’lu hem atlet, hem de futbolcu bir Yusuf vardı. Şimdi Ankara’da bir ilkokul’un Müdürü. Bayram ona da “Kör Yusuf” diye bağırarak sinirlendirirdi. Adana karmasının sağaçığı Nizam vardı. Adana öğretmen okuluna Edirne’den gelmişti. Selâmi daha füze rampasına çıkmadan onun şutları görülmeye değerdi. Biraz da kalçalı bir sporcu idi. Galatasaray lisesi Müdür yardımcısı iken rahmetlik oldu. Çolak Bayram’m en çok sinirlendirdiklerinden birisi de o idi. Çünkü İdmanyurdu kalesine en fazla gol atanlardan biri de Nizam olmuştu. Bayram, rahmetli Nizam’ın kalçalarını kasdederek “Haydi lenger Nizam” diye haykırırdı. Şimdi de kendisi spor sahasının nerede olduğunu unutmuş. Tenekeciler Çarşısında kebapçı Onbaşı’ların Ciğer ocağını şenlendiriyor. Amigolar gitsinler de eskilerden bir amigo görsünler.”

Adana’da iz bırakan Ciğerci Çolak Bayram için yine Sabri Gül’den bir aktarım; “Çiğerci Çolak Bayram Ağa… Ona Entelektüel de diyebiliriz birçok kişi onu görmek sohbet etmek için Karasokuda bulunan Eski Onbaşılar Kebapçısının kendine tahsis edilmiş üst katında sırf onu konuştuğu espirili dili dinlemek izlemek için mekânını ziyaret edip kebap yerlerdi. Sürekli Şalvar giyer, kafasında Çiftçi kasketi takar, gözünde şişe dibi gibi kalın gözlüğü vardı. Gelen müşterilerini seçer, beğenmediği durumlarda kendine has üslubuyla ortaya laf atarak ince ayar veya şakayla karışık ders niteliğinde deyimler söylemesiyle meşhurdu… Yazın Adana’da durmaz Bürücek Yaylasına giderdi. Orada da tezgâhı vardı ama herkese kebap yapmaz özel müşterileri geldiğinde onlarla yer içer sohbet eder hep beraber eğlenirlerdi.”

İşte böylesine sevilen ve tanınan birisi bizim de buluşmamızda sohbetimizin başrollerine haliyle oturdu. Ömer 1970’li senelerin ortalarında Üniversite Sınavları öncesi kampa çekilir, Bürücek Yaylasında… Çolak Bayram ve eşi Feride da yazı geçirmek üzere Bürücek’e gelmişlerdir. Ciğerci Çolak Bayram gündüzleri özel müşteri ya da konukları için tezgâh açar, eşi de ev işleri ve küçük bahçelerindeki işlere yetmeğe çalışmakta hayat bu rutinde ilerlemekteydi. Ömer Grönland dâhil dünyanın bir dolu yerine gitmek suretiyle halen devam ettirdiği kara avcılığının en yaman günlerini yaşamaktadır. Günlerden bir gün fırının içinde bir yılanın çöreklenmiş olduğunu gören Feride hemen Ömer’e haber verir, ne yaparlarsa yılan istifini bozmaz ve nihayetinde Ömer av tüfeği ile yılanı öldürür. Tam o sırada eve dönmekte olan Çolak Bayram Ağa eşinin de telaşından çabucak mevzuyu öğrenir. Ömer’e şöyle bir bakar, ah çekerek iç geçirir ve “yazık olmuş hayvancığa”. Ömer, Feride Ablasının sorununu çözmüş olmanın manevi huzuru ile kendi evine döner, dinlenmeye kaldığı yerden devam eder. Artık iyiden iyiye akşam bastırmış etraf karanlığa bürünmüştür. İlerleyen saatte kapı çalınır, Ömer kapıyı açar, kapıda elinde üstü örtülü bir tabak ile Feride Ablasını görür. Feride Ablası; bu arada nasıl etmişse hemen helva karmış ve Ömer’e de bir tabak getirmiştir. Feride Ablası tabağın örtüsü kaldırır ve Ömer’e “Yılanın helvasını pişirdim” der… Tabağı bırakır gider…

Bugünden geriye baktığımızda nasıl enteresan bir hatıra var karşımızda… Ziyadesiyle korktuğu için kovalamakla kurtulamadıkları yılanın ölümü üstüne “yazık olmuş hayvancığa” diyen bir ciğerci ve yılanın ölümü üstüne helva karan bir ciğerci karısı… Artık bu mevzunun üstüne çok çeşitli yorum ve izahatlar yapılabilir lakin her şeye rağmen bu insanların tabiat ana karşısındaki tutumları ve duygusallıkları asla ve kat’a görmezden gelinemez…

Bu ve buna benzer daha nice hatıralar ile geçirdiğimiz bu muhteşem gece için tekrardan kadim dostlar Ömer Halıcılar ve Onbaşı Levent Kıyan’a sonsuz teşekkürler…

Perşembe, Mayıs 07, 2026

50. SENE-İ DEVRİYE BULUŞMALARI, NİHAYETSİZ İLETİŞİM

 

50 koca sene geçmiş tanışalı, su gibi geçen yarım asır… Biz hâlâ birbirimizi arıyoruz, soruyoruz, takip ediyoruz, merak ediyoruz… Başarılarımızla sevinç ve gurur duyarken üzüntülerimizde birlikte üzülüyoruz. Kişisel özelliklerimiz ve siyasal, dinsel, sosyal tercihlerimiz özelinde detaylarda neredeyse her birimiz farklı bir evreni temsil ediyoruz. Esasen bu kaçınılmaz bir neticedir, mevzuya 2 insanın birbirine benzeyebilme nispetinin 1/81 (81 de 1) olduğu bilimsel tespiti ışığında bakılınca, neticenin de son derece makul ve makbul olduğu ziyadesiyle kabul görecektir. Tam da bu manada bu muhteva, ayrılıkları ve aykırılıkları değil, birliktelikleri ve uylaşılabilirlikleri büyütmenin, çoğaltmanın bir gereği ve kaçınılmazı olarak tespit edilerek, fazlaca tasnif ve tahdide lüzum görmeksizin her sene artarak katılım ve program içeriği çeşitliliği göstermektedir. İşte tam da hedeflenen 80/81’in göz ardı edildiği vasat budur. Emek harcayan her dosta bitimsiz teşekkürler…

Bu seneki buluşmanın süresinin artması katılımcıların birbirleriyle daha çok mevzuyu, daha detaylı paylaşmasına zemin hazırlamış, bunlar içinde okuldan hatırlamalar olduğu kadar meslek hayatı içindeki enteresan vakalar, yeni yerler üstüne öneriler ve görüşler, edebiyat, sanat, spor ve olmazsa olmazımız politika, her vakittekinden daha fazla ve daha rafine, daha sabırlı ve daha uhulet ve suhuletle mevzû-ı bahis olmuştur. Çok da düzeyli ve öğretici muhabbetlerin müze ve çevre gezileri ile taçlandırılması ise muhteşem olmuştur. Topluca Tarsus gezisi; Makam semtindeki Danyal Peygamber Kabri ve Makam-ı Şerif Câmi ile başlamış, Kubat Paşa Medresesi, Tarsus Tarihi Saat Kulesi, Tarsus Ulu Cami, Kırkkaşık Bedesteni, St. Paul Kilisesi ve Anıt Müzesi, Sadık Paşa Konağı, Misak-ı Milli İlkokulu, Tarsus Amerikan Koleji, Buğday Pazarı, Antik Yol (İskender Yolu) ziyaretleri ile hitama ermiştir, zira aşırı sıcak katılımcı gençlerin erken yorgunluklarına sebep olmuştur. Lakin bu kadar görsel katkının üstüne Tarsus Şelale’de yenilen meşhur Tarsus Limon dondurması inanılmaz keyifli olmuştur. Katılımcılarla burada; Gaziantep Amerikan Kız Lisesi (1859), Amerikan Robert Lisesi (1863), Maraş Amerikan Kız Lisesi (1865), Talas Amerikan Koleji (1871), Antep Amerikan Koleji (1874), Üsküdar Amerikan Lisesi (1876), Bursa Amerikan Kız Koleji (1876), İzmir Amerikan Koleji (1878), Sivas Amerikan Koleji (1880), Merzifon Amerikan Koleji (1886), Tarsus Amerikan Koleji (1888) gibi Amerikalı Misyonerler tarafından kurulan okulları bir kez daha hatırlayarak, özellikle 1950 sonrası Canım Yurdumda görünür olup, iktisadi ve siyasi rol almasının tarihsel kökenleri üstüne muhabbet ettik… Ahhh Osmanlı, ahhh Amerika ahhh… Sonra 1970’lerde dönemin Dışişleri Bakanının “Amerika altımızı oymuş” şikâyetlerini ve şaşkınlığını biz de şaşkınlıkla seyredeceğiz… Hem cansiperane Amerikancı ol sonra da şikâyet et… Galiba “timsah gözyaşları” dedikleri budur… Galiba mezkûr kolejlerin önemli bir bölümü faaliyetlerine son vermişler, belki de lüzum kalmamıştır… Nasıl olsa her yer Amerikan muhipleri ile doldu da taştı…

50. sene-i devriyenin bu faslına damga vuran artık aramızda olmayan “Küçük Dev Adam Osman Aksoy” ve “Dadaş Ekrem Aydın” arkadaşlarımızın hatıratı oldu. Özellikle Osman Aksoy’un gizli kalmış şairliğinin tezahürü kitabının dağıtımı yapıldı, meğerse adam müthiş bir “Şairmiş”… Sağlığında bastırmış olduğu şiir kitabını, oğlu ve meslektaşımız Gürkan Aksoy her birimize güzel anılar oluşturmak üzere “Gala Yemeğine” kuzeni vasıtasıyla gönderip dağıttırmak gibi müthiş bir şeye imza attı… Osman’ın şairliği üstüne kısacık da olsa muhabbetler yapıldı lakin eve dönüp kitaba bakınca anladık ki ciddi bir şair ile bunun farkında olmadan arkadaşlık etmişiz. Yokluğunda bile bu kadar rol almak güzel ve manalı olsa gerek…

Uzunca bir vadedir, kurulmuş olan “whatsapp grubumuzda” her sabah tüm arkadaşlara Cem Karaca’dan devşirdiğim spot ile “günaydın gençler ve daima genç kalanlar” diyerek, bugün de uyandık, bugün de aranızdayım manasında sesleniyorum… Merhaba yeni güne, merhaba tüm arkadaşlara deme tazelenmesi ve güncellenmesinin tılsımına inanıyorum… Bunu da bu manada önemsiyorum… Uzun senelere dayalı arkadaşlıkların belli dönemlerde bir araya gelerek güncellenmesi, arkadaşların nüfus kâğıtlarının eskimesine rağmen hafıza ve hatıraların tazeliğini korumasının yegâne yoludur bana göre… Mezkûr kâğıtlar eskidikçe buluşmaların vasatı sosyalleşmeler, âdemoğlunun en mühim ve derin psikolojik hatta fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayan ve de destekleyen ünitelere dönüşürler bence… Psikolojik dayanıklılık ve performans arttırıcı bu destekler, ortak hatıralar ve hasretler vasıtasıyla, hayatın bu derin manasını bir taraftan zenginleştirirken diğer taraftan tazelenme ve güncellenmeyi hızlandırmakta bana göre… İşte bu hatıraların ve hasretlerin bizden her daim paylaşılmasına müteallik bir fırsat beklediği o kadar aşikâr ki, ben işte tam bunu yaşıyorum. Sadece mezkûr dönem arkadaşlarımla olan buluşmalarla sınırlı değil elbette bu güncellenme, yine çok uzun senelere dayalı okul arkadaşlarımla da aynı duygularla bir araya geliyoruz… Tazelenme ve güncellenme yolu bazen tesadüflere dayalı kısacık anlar olur, bazen de planlı görece uzun buluşmalara ve tanışmaların ilk günlerine kadar uzanır. Benim Üniversite dönem arkadaşlarım uzunca bir süredir, bu kabil planlı buluşmaları senelik ve düzenli becerebilmiş durumdalar, buluşmaların her türlü zorluğuna rağmen başta Hamdi Satır olmak üzere bu işe gönül veren, katkı sunan herkesi alkışlarla kutluyorum, alkışım alasınız…

Peki, arkadaş görmek, onlarla kana kana muhabbet etmek, tartışmasız çok güzel vallahi en azından ruh dinginliği ve zenginliği babında… Bu buluşmaların, en dinamik günlerinizin geçtiği, adeta her taşında, her ağacında hatıra kabilinden bir şeylerin, hattı zatında çok şeylerin yaşandığı mekânlar ise, duygusallıklar daha da vites arttırıyor… Bizim de, buluşmalarımız aynen böyle oluyor, meslek sahibi olmaya hazırlandığımız mezkûr günlerde, aynı zamanda kişilik sahibi olma ve dünya görüşü edinme mülkiyetine, hatıraların canlanması marifetiyle dönüp dönüp, ahlamak, vahlamak, sevinmek, gülmek babında… Adana’da 5 gün dolu dolu, eskiyi yâd ederken, güzelim yeni kebaplar, lezzetine doyulmaz yeni ciğerler yenilerek, Büyük Saat, Küçük Saat, Çakmak Caddesi, Kazancılar, Taş Köprü, Tepebağ, Kayalıbağ, Vilayet başta olmak üzere önemli yerler gezilerek, geçirildi… Gerçi ben Adana’yı hiçbir zaman unutmadım, her fırsatı değerlendirdim, oradaki arkadaşları ve mekânları görmek için. Benim için Adana her daim özel ve güzel olmuştur. Şikâyet ve sızlanmalarım Adanalılar kadar olmamıştır hiç bir zaman… Evet, Adana öğrenciliğimizde de “Dünyanın en büyük köyü” idi, maalesef şimdilerde de… Siz bakmayın Adana’yı yönetenlerin iddialarının büyüklüğüne, değişen bir şey yok… Bana sorulursa da, zaten Adana böyle daha güzel… Her şeyi değiştireceğim iddiası, ciddi manada şehrin karakterinin de bağlantılı değişime uğrayacağını hesap edemeyen bir yönetici grubuna denk geldi insanlık, galiba bu da bazılarına göre şans bazılarına göre de şanssızlık…

Değişmeyen gelenek ise Kazancılar içinde sabah kahvaltısında ciğer yemek, içenler için de “ciğer ve rakı”… Hele bu kez Pazar gününe denk geldi ciğerli-rakılı kahvaltı tam da Galatasaray Fenerbahçe derbisi arifesine yani, kahvaltı yapanların çoğunluğu Galatasaray forması giymişlerdi. Müthiş şarkılı, marşlı, danslı eğlence… Hele otoparkçının hediye ettiği kitap, koca bir ömür muhalif olmanın faturası babında… Hay Allah, otoparkçı bile bizi bir görüşte anlamış, kitap hediye edilir abiler diye… Müthiş güzel oldu, keyif aldım, bilgilendim, tazelendim, güncellendim… Var olun, sağ olun, nur olun değerli arkadaşlarım…