Cuma, Ağustos 28, 2026

ÜMİT AYDİL, DEVRİMCİ BİR SUBAY


Adana, ikinci köyüm üstüne yazmaya başlayıp, o günlere bir “zap yapınca” neler hatırladım neler. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer… Müthiş ve inanılmaz bir tanışma, mecburi ve ziyadesiyle uzun bir ayrılık, tekrardan tesadüfi kavuşma ve maalesef ebedi kopuşun, kendimce fevkalade hatıralarımın diğer tarafı sevgili dostum Av. Vacit Ümit Aydil… Vacit’i de maalesef kabrini ziyaret ettiğimde öğrendim. Evet, uzunca bir süredir aramızda yok ve klasik deyimle bir eksiğiz…

Onu tanıdığımda deyim yerinde ise “zımba” gibi, “çakı” gibi bir üsteğmendi, çelik yay gibi bir vücut ile tam da Kayseri Hava İndirme Tugayı askeri olmayı hak etmiş görüntüde gibiydi, bakışlar adeta laser gibi delip geçer cinsten olup, aynı zamanda tevazunun de doruğu ifadesi olmazsa olmazıdır bu kısa tarifin. Bizim okulun güvenliğinden de sorumlu bir vazifenin ahlaklı, erdemli, haysiyetli, namuslu ve şerefli bir öncüsüydü… Öncüydü, çünkü yaratılan iç savaş koşullarında bırakın layığı ile öğrenci kalmayı, namert ve hain güçlerin liste ve hedefinden can esirgeyebilmek bile her zaman mümkün olamazken, O tüm diğer vazife arkadaşlarına, alt ve üstüne rağmen, bizleri adeta gözü gibi esirgedi… Bizler onun nöbetleri dışındaki vazifeşinas ahlaksızların becerdiği ve kotardığı namussuzlukları da görünce, kendisinin bir adalet timsali oluşuna her daim büyük bir saygı ve minnet duyduk…   

Canım Yurdumun, karabasanı ve kahpeliğin doruğu “Kahramanmaraş Olayları” üstüne, orada vazifeli olmasına istinaden şahitlik ettiği, dinlediği, gözlemlediği rezil ve ahlaksız katliamlar, insanlık adına kendisini öylesine yaralamış idi, her anlattığında titreyen sesi, dolan gözleri hislerinin seviyesini göstermekteydi. 21. Yüzyıla hazırlanan Canım Yurdumun karanlık mahfillerinde tezgâhlanan büyük oyunun günlük hayatımıza yansımasının neticesi her gün yaklaşık 10 – 15 kişinin aslında faili malum iken faili meçhule yazılması da kendisini de kahrederdi… Her muhabbetimizde bu huzursuzluğu ve hazımsızlığı tekraren anlatır dururdu. Yurdunu tıpkı öncülü abileri gibi canından fazla sevdi, bu uğurda doğruları teşhis ve tespitte gaflete düşmedi, yaşanan ahlaksızlıkların dehşetini yüreği burkularak gözledi lakin bu kadar büyük oyunda elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen gücü de yetemezdi… Lakin denizyıldızlarını suya atan çocuğun mutluluğunu her daim yaşadı ve yaşattı…

İşte böylesine karanlık güçlerin saldırısı, devrimci güçlerin savunusu ahkâmında tanıştık bir gün okulda… Memleket meseleleri üstüne ziyadesiyle muhabbetler ettik, meselelerin kendimizce derinine daldık, kâh umutlandık, kâh efkârlandık, lakin her daim Nazım Hikmet’in “yeter ki solmasın sol memenin altındaki cevahir” önermesiyle zinde kaldık… 12 Eylül’ün maksadına matuf “mıntıka temizliği” babından milyonlarca insanın yaşadığına benzer şeyleri hep birlikte yaşadık, birbirimizden çok uzaklara düştük... Artık cebren ve hileyle Üniversitemiz, her bir diğer benzeri gibi zapt edilmiş, dekanlıklar dağıtılmış, personel tard edilmiş vaziyettedir. Peki diğer kurum ve kuruluşlarda vaziyet farklı mıdır? Zinhar… Bu kapsamda Ümit Aydil de tard edilmiş, bizler “zindanı ahlak müessesesine” doldurulmuş, mukabil bir avuç şahsi menfaat hedefleyen yerli mümessil “müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ettikleri hedefleri” doğrultusunda muktedirler… Astıkları astık, kestikleri kestik, devir asmasak da beslesek mi devri olmuş, ağızlarından çıkan her kelam kanun olmuş…   

Yıllar sonra Namus ve ahlak abidesi dekanımız Agâh Adak, Ümit Aydil ve bendeniz birbirimizden habersiz İzmir’de yaşamaya başlamışız… Lakin aileler parçalanmış, aile bireyleri birbirini görebilmek adına, her daim 1000 km git, 1000 km gel, marşına tabi olmuş, kimin umuruna… Böylesi bir seyahatte, Agâh Hocanın eşi sevgili Suzan Ablamız ve eşim Adana İzmir seyahatinde, yan yan otururlar… Kolay değil, konforu görece düşük otobüsler, uzun molalar vs derken yaklaşık 13 saat süren bir yolculuk ve birliktelik. Nereye gidiyorsun, ne kadar kalacaksın muhabbeti, benim inşaat mühendisi olduğum, Suzan Ablanın da İnşaat Fakültesi eski dekanının eşi olduğuna gelir… Birden Suzan Abla beni iyi tanıdığını söyler ve artık mümkün olduğunca İzmir’de görüşmeye başlıyoruz. Agâh Adak, sadece başarılı bir akademisyen, öğretim üyesi değil aynı zamanda başarılı bir hukukçudur da, İzmir’de avukatlık yaparak medarı maişet vapurunu sürmektedir. Aynı dönemde Ümit Aydil de İzmir’de avukatlık yapmaktadır. Memleket üstüne kaygıları, duyguları ve katkıları olan insanlar birbirlerini buluyorlar şüphesiz, hele ki geçmişten benzer mekânı ve şartları yaşamış olurlarsa daha süratle kaynaşılır…

Neticede; bölgesel bir gazete çıkarılmaya kadar gider bu buluşmalar ve konuşmalar… Evet, artık “Demokrat Ege” gazetesinin hazırlıkları başlamıştır. “Farklı Gazete” spotu ile çıkarılan gazete bölgenin demokrat kesimlerinde umut ve heyecan uyandırırken, muhalefet ve itiraz istemeyen hâkim kesimlerde de telaş ve korku yaratmıştı. O günlerde, Hocalığımızdan Abiliğimize terfi etmiş Agâh Adak, gazetenin beklenti ve hedeflerini benimle paylaşırken duyduğu heyecanı emin olun bugün yaşıyor gibi hatırlıyorum. Agâh Abimizin akademisyenlikten gelen bilgi ve görgüye dayalı kararlı görünüşü her daim olmakla birlikte bu kez bu sektörde de etkili olmuştur. İşte o günlerde birden Gazete Yönetim Ofisinde artık sivilleşmiş Ümit Aydil’i gördüm, hemen görüşemediğimiz günlerin bize dayattıkları üstüne koyu ve derin bir muhabbete girdik. Ümit memleket sevdasını bir yandan İzmir Barosuna bağlı bir avukat olarak, toplumu ilgilendiren her konuda öne çıkmış, rol almış biri olarak İzmir Barosunun çeşitli komisyonlarında kanun ve yönetmeliklerin daha çağdaş hale gelmesi için yoğun çabalar sarf etmiştir. Bahse konu askeri vazife devrinde edindiği mesleki, ahlaki ve akli disiplinin hukukçu kimliğindeki kararlı hak hukuk adalet arayışı, gazeteye katkı sürecinde memleket sevdası tüm hayatının özeti olmuştur.

Kendisini, saygı ile yâd ederken, gerek gazete gerekse de hukuk alanında kendisine çok büyük destekler veren önce Hocam, sonra da Abim olan ve maalesef artık aramızda olamayan Agâh Adak’ı da bir kez daha minnet ve hürmetle hatırlıyorum. Ve İzmir Barosunun, Ümit’in vefatının bir seneyi devriyesinde kendisini Tuğrul Tanyol şiiriyle anmış olmasını hatırlıyorum ve Namus abidesi bu 2 dosta ithafen, o şiiri ben de tekrarlıyorum.

“Zaman sesini yükseltiyor şimdi seyrelmiş otların arasından

Kıyıya yanaşan kayıklardan iniyor

Kalabalık, gölgesini ardında bırakıp

Usulca bir imgeye dönüşüyor

Irmağın buzları erirken ötelerde

Son kez dönüp bak, geride bıraktığın izleri topluyor çocuklar.”

Ümit için, diyebileceğim en son laf da büyük usta Yaşar Kemal’in; “İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” sözü olsun. Derin ve bitimsiz saygılarımı arz ediyorum, hem ona, hem de namus abidesi hocam ve dekanımız ve dahi Abimiz Agâh Adak’a. Bir ayrı yazıda da Agâh Adak ile hatıralarımı paylaşmak istiyorum.

Cumartesi, Ağustos 22, 2026

ADANA’DA İLK GÜNLERİMİN MAHALLESİ VE EVİ

Adana’ya ilk kez gelişim 1976 senesi Eylül ayıdır, İnşaat Mühendisi olma hayali ile kayıt yaptırmak için… Adana, İzmir ve Ankara’dan sonra gördüğüm, Canım Yurdumun dördüncü büyük şehri olarak bize öğretilen, aslına bakarsanız da mülki amirler başta olmak üzere “dünyanın en büyük köyü” olarak isimlendirilen, bana göre ise “fahiş tezatların, fahiş birlikteliğinin başkenti”dir. Canım Yurdumun en zengin insanlarının da, en mühim film yapımcı ve oyuncuların da, en mühim edebiyatçılarının da, çoğunluktaki en yoksul insanların da, bir arada bulunma ve yaşama mecburiyeti, feodal dönemde sineye daha kolay çekilir iken kapitalist dönemde sineye çekilemez oluyordu… Muhteşem bir malikânenin hemen dibinde, yoksunluğun ve yoksulluğun adeta zirvesi sayılabilecek gecekonduların (esasen de konduğu dahi telaffuz edilmemeli) bulunması bile bu mecburiyetin en mühim cüzüdür. Üstüne de “Küçük Amerika” olacağız teraneleriyle esasen de NATO’nun doğu sınırı koruması üstlenmek uğruna Canım Yurdumun askeri üslerle doldurulmasından şüphesiz ki “Güzel köyüm Adana’da” nasibini alır. Artık sokaklarımızda, sadece gece lambaları değil gündüz lambaları da seyr ü seferdedir. Kâfi miktarda tenakuz var iken bir sosyal ve kültürel hatta iktisadi tenakuz da sokakları kaplar olmuştur.     

Eskiistasyonun terk edilip yenisine vasıl olununca, çok sonraları da olsa paralel ihdas ve inşa edilen Atatürk Caddesi, Ziya Paşa ve Gazipaşa Bulvarları devir itibariyle prestij ve statü sayılan apartman hücumuna uğrar lakin ticaret ve maişet mekanlarının mevzii sabit kaldığından mezkur içiçelik kaçınılmazdır. En zengin ile en fakir bir aradadır, sulh, salah ihdası beklense de polarizasyon kaçınılmaz içten içten zuhur etmektedir. Kısa vadede karşılıklı duygu ve düşünce birikimi sosyal huzursuzluklara sebep olmamakla birlikte uzun vadede mezkûr birikimlerin farklı sonuçları kaçınılmaz olmaktadır. Adana’da modern hayata mütenasip orta sınıf tercihi evlerin bulunduğu diğer bölge de, Şakirpaşa Havaalanına yakın konuşlanmış, Güney Sanayi Evleri ile Emek Mahallesi Evleri olarak bilinmektedir. Şakirpaşa Havaalanından Trafik Şubesi cihetiyle, şimdiki E-5 karayoluna bağlanan yolun sol tarafı tamamen Havaalanı, sağ taraf ise, yol boyunca adeta tren katarı tadında dizilmiş, her birisi iki katlı, bahçeli ve devrin gösterişli ve konforlu, herkesin gıpta ile baktığı, evsizlere hayal kurduran “Güney Sanayi Evleri” ve “Sigorta Evleri” olarak da bilinen “Emek Evler” ki, Güney Sanayi Evleri ile İstiklal Mahallesi arasında konuşlanmıştır.  Baklava dilimi şeklinde planlanmış sokakları, blokların aralarında nispeten geniş yeşil alanlar ile eğleşme mekânları olması hasebiyle de nispeten modern hayatı yansıtan bir görüntü vermektedir.  

Adana’nın diğer bölgeleri ise, her bir dalganın çok farklı sebepleri olmakla birlikte yüzyıllardır dur durak bilmeyen göçlerin nihai hedefidir. Açıkçası Adana tarımsal ve endüstriyel iş alanlarının oluşturduğu müthiş cazibeye de sahiptir ya, esasen muktedirlerin ucuz işgücü deposu yaratma azmiyle Adana’yı adeta “taşı toprağı altındır” takdimine matuf müstevlileri lehine muratlarına ermektedirler. Artık, öncelikleri sadece az da olsa maişete tasvip para kazanabilmek maksadı olan yığınlar, çalışabilmek uğruna tercih edilmeyi beklemektedirler… Maksat hâsıl olmuştur, netekim…   

Lakin yaşam alanları hiç de ilk bölümde verilen fotoğrafı tatbik ve tasdik etmemiştir. Teşekkül eden mahalleler sürekli gelenler ile bir taraftan yatayda büyürken, diğer taraftan mevcut mekânlar ise ihtiyaca binaen bölünerek çoğalmaktadır. Evler adeta birbiri üstüne yığılmış vaziyettedir, bütün teknik imkânlar da yeterince uzaktır, mezkûr mahallerden… Evler genellikle 1,5 katlı, birinci buçuk kat kerpiç, ikinci kat ahşap, önlerinde herkesin müşterek kullanımına haiz, zeminden ahşap bir merdivenle ulaşılan “hayat” denilen üstü kapalı lakin yanlar açık bir mekân, zemini kil ağırlıklı ve sıkıştırılmış toprak avlu, avlunun uzak köşesinde fosseptik üstü “helası” bulunan, sokak ile irtibatı ise yine kerpiç bir duvarla eğreti vaziyette tesis ve temin edilerek kesilmiştir. 1970’li senelerin Adana’sındaki ev stoku ağırlıklı bu vaziyettedir. İşte ben de Adana’ya ilk geldiğim 1976 senesinde, çok kısa bir süre hemen bir ev bulabilme planına sadık ucuz bir otelde kaldıktan sonra, Hurmalı Mahallesindeki bir ara sokakta mezkûr evlerin birinin, “birinci buçuk” katında esasen yaşamak için planlanmamış, ihtimal de plansız inşa edilmiş bu yapının bir yarı depo tadındaki odasına yerleştim. Evet, artık bir odam vardı, lakin ihtiyaç olan mutfak düzeneği, banyo ve tuvalet düzeneği maalesef yoktu. Mevcut maddi imkânlarda bundan ötesine mütenasip değildi. Esasen banyo düzeneği tüm mahalle içinde aynı şartlardaydı. O güne kadar çok duyduğum lakin ilk kez bu kadar yakından şahit olduğum “hamam sefaları” ile nihayet tanıştım. Genellikle haftada bir gün gidilen hamamlar vasıtasıyla insanlar yunuyordu, arınıyordu, anlatılanlara göre… Adana sıcağında haftada bir gün banyo, inanılır değil lakin gerçek… Gerçi belki insanlar bu kadar terlemiyorlardı, terleseler dahi anatomileri ve onu destekleyen beslenme düzen ve rejimleri sayesinde etrafa rahatsız edici koku vermiyorlardı, bilemiyorum gayri… Ben hamam düzeneğini kendime münasip bulmadığımdan, küçük tüp üstünde tencerede ısıtılan su ile yeterli büyüklükteki plastik leğen içinde duş alıp, atık suyu da bahçeye gece saatlerinde çıkıp çaktırmadan serpmek suretiyle def ettiğim bir usul ihdas ettim. Muhtemelen herkes yapılanı çakıyordu ama bu körpe ve naif gence ilişmeyelim faslından olacak kimse ses etmemişti, orada kaldığım sürece. Düzensiz olmakla birlikte sıkılaştırılmış ya da zamanla kendiliğinden sıkışmış kil zemin artık beton gibidir ve geçirimsizdir, dökülen her bir litre su orada bir vakit kalmaktadır. Hele yağmurlu havalarda, adeta havuzu andıran bir bahçedir. Tek bir ağaç yoktur, tek bir çiçek yoktur olsa da kim bakacak, kim ilgilenecek o ortamda… Hela (tuvalet) bahçenin uzak köşesinde demiştim ya, o fasıl da müthiş bir fasıldır. Genellikle sabah saatlerinde elinde ibrikleri ile sıranın kendisine gelmesini bekleyenler, içeride ise dışarıda sıradakileri ve onların işitme kabiliyetlerini düşündükçe terleyen insan olmanın hiç de tercih edilmediğini söyleyebilirim. Mesela benim def-i hacet rejimim sabahtan gece yarısına kaymıştı… Kullanma suyu ise fosseptik yakınında “vurulmuş tulumba” marifetiyle temin ediliyordu, olsun toprağın sonsuz ve merhametli filtreleme kabiliyet ve vazifesi vardı ya, mezkûr ibriklerde doldurulurken hafiften bir sırada orada oluşuyordu… Adeta Yahudilerin “Kortejo evlerinden” mülhem, Komünizmin “komünal evlerine” ilham… Bu hayata ve şahitliklere ilave edilecek şüphesiz ki binlerce detay daha var, adeta bir kitap oluşturacak miktarda, lakin kiyafet-i nakli vaka, diyelim…

Mahallemiz, Adana’nın tam merkezidir, E5 Karayolu öncesi, Mersin Ceyhan, Antep bağlantısının, Eskiistasyon önünde uzanan şimdiki adı Kurtuluş Caddesi marifetiyle Kuruköprü’ye, oradan Özler Caddesi marifetiyle Küçüksaat’e, oradan da Abidinpaşa caddesi ile Tarihi Taş Köprüye vasıl olup, ziyadesiyle debisi ve genişliği heybetli olan Seyhan Nehri geçilmek suretiyle temin edildiği bazı kaynaklarda yazılmaktadır. Şüphesiz ki Hergele Yolunun daha önceleri mezkûr bağlantının ana unsuru olduğunu unutmayalım.  Şimdiki Kurtuluş Caddesi üzerinde, Kuruköprü cihetinde sol cenahta kalan Sümerbank’ın teşhir vitrinleri vardı, akşamları ışıl ışıl parlayan bu vitrinlerin ihtiyaç sahiplerinin ve özenenlerin durup durup baktıkları önemli bir yer olduğunu hatırlıyorum. Kuruköprü’ye varırken hemen sağda meşhur şalgamcı “Ali Göde’nin” mekânı vardı ki burası hala faaldir bildiğim. Tezgâh üstünde çeşit çeşit turşular takdim ve teşhir edilir, buzlar marifetiyle ehven soğutulmuş şalgamın, tercih edenlerin taneli, acılı ve turşu sulu karışımı ile de satışı yapılırdı ve harikaydı… Kuruköprü 24 saat hizmet veren çorbacılarında mekânıdır ve ziyadesiyle de meşhurdur bu çorbacılar, en meşhuru da Toros Paça Salonuydu. Lakin bu hizmetlerden kısa bir vakit sonra mahrum kalmıştık çünkü daha önce aktardığım ekonomik tenakuzların ve farklılıkların sert ve acımasız siyasi mücadelelere evrilmesi neticesinde devrimcilerin kolay gidemedikleri bir meydandır orası artık… Gidilemeyen yer, sağa 100 metre, sola 350 metre, yukarı 50 metre gibi ziyadesiyle küçük bir alan olmakla birlikte, sıkıntılıdır. Bu alan içine maalesef o vakitlerde tek öğrenci yurdu da dâhildir ve orada kalmak asla bizim planımız içinde olmamıştır.    

Perşembe, Ağustos 13, 2026

HERGELE YOLU ADANA

Duran Aydın’ın “Hergele Yolu İstiklal Mahallesi’nden tozu alınmış yıllar” adlı kitabını okudum, bendeki etkisi tek kelime ile müthiş… Adana’ya ilk defa gittiğimde bir süre ikamet ettiğim, gezdiğim, alışveriş ettiğim yerler tam da benim ilk defa gördüğüm yıllar itibariyle, neler hatırladım neler… Emin olun tam da klasik ifadeyle ”hayali cihan değer” babından… Tam da benim meşrebime yazılmış sanki… Teşekkürler Duran Aydın, sayende o senelere hayalimde seyahat ettim, çok duygulandım, çok mutlu oldum…

Heyamola Yayınları; “Kentler Dizisi” adı altında, edebiyatçılar, sinemacılar, şairler, gazeteciler, tiyatrocular, tarihçiler, şehir plancıları ve arkeologlar tarafından, birlikte ya da ayrı ayrı olmak üzere yazılmış, mezkûr kentin, doğup-büyüdükleri semtlerinin, başta ve öncelikle kendi anıları olmak üzere çocukluk, gençlik ve öğrenim hayatlarını ve semtin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, sportif ve demografik hayatı üstüne gözlem, söyleşi, hatıra, beklenti ve özlemlerini yansıttıkları bir dizi kitap yayınlamışlar. Heyamola Yayınları amaçlarını şöyle özetliyor: “Kentlerimiz hızla fiziksel ve sosyal değişime uğruyor ve yaşanılanlar kaydedilmediği için hızla unutuluyor. Buradan yola çıkarak o kentlerde ve semtlerde doğan yazarlara ulaşarak, kendi yaşamlarından yola çıkıp, bir bakıma kendi ve kentinin özgeçmişini kaleme almalarını talep ediyoruz. Ve sonuçta ortaya çok başarılı kitaplarla birlikte paha biçilmez bir arşiv oluşuyor.” Alkışlarımız bu çalışmalar nedeni ile Heyamola yayınevine…

Kitap, şimdilerde artık maalesef imar rantına kurban, binalar, fabrikalar, yollar, çarşılar ve buralara hayat veren insanlar ve insani faaliyetler üzerine duygusal ve nostaljik fonda Adana Kentinin tarihine, kentsel ve toplumsal değişim ve dönüşümüne, insan tipolojisine ve kültürüne, büyük ölçüde artık hatırlanmayan değerlerine detaylı ve kocaman bir ayna tutmaktadır, bana göre…

Kitaba adını veren “Hergele Yolu” kitabın dibacesinde şöyle takdim edilmektedir; “Şimdilerde ‘Güney Adana’dan sayılan, o zamanlar kentin tam da göbeğinde gidip gezmeye bile çekindiğimiz Yüzevler, Reşatbey Mahallesi, Atatürk, Ziyapaşa, Gazipaşa Bulvarı gibi ‘zengin semtlerinde’yse kendimize yabancı ve uzak saydığımız para babaları, pamuk-buğday tüccarları, ağalar, çiftçiler yaşardı.

Tatlı bir mayışmayla birlikte gözkapaklarımızı ağırlaştırıp öğle sonu uykularının tadını da kaçıran, yapış yapış terden cımcılık olduğumuz bitmek bilmez yaz aylarında; sanki bir tek buralarda, ‘bizim mahallelerde’ böylesine yoksulluk içinde yaşanırdı. O yoksulluk bir de o yakıp kavurucu ‘sıcağı kıran’ yer yer sağlı sollu okaliptüslerin gölgelediği Hergele Yolu’nda; bilinmez bir ressamın karakalem tablosunda, yol kenarına teyellenmiş kerpiçten barakalara resmedilmişti.

Artık ‘Bakımyurdu Caddesi’ olsa da adı, orası yine ve her zaman bizim için ‘Hergele Yolu’ydu.

Kuruköprü’den yüz elli, iki yüz metre kadar güneye yüründüğünde ilk kavşaktan sağa dönüşte başlayan, Adana Şakirpaşa Havaalanı’na varmadan ucu görünen ‘bizim Hergele Yolu’muz…’

Yolun, havaalanı yapılmadan çok önceki yıllarda, kesintisiz olarak arazinin ortasından Tarsus yönünde ulaşımı sağladığı, biz yaştakilerin bilemeyeceği, o yılları yaşayanların anlattıkları arasında.” 

Hergele Yolu’nun “Bakımyurdu Caddesine” evrilmesini de yazar şöyle aktarmaktadır; “Hergele Yolu’nun “Bakımyurdu Caddesi” adıyla kayıtlara geçip bugünlere uzanışının öyküsü; Doğumevi ve Nuri-Zekiye Has İlkokulu’nun olduğu yerde bulunan “Bakımyurdu”ndan besleniyor.

Halkın “Darülaceze” diyemeyip “Dellaze” dediği “Bakımyurdu”, 70’lerde Döşeme Mahallesinde Yazlık Esendam Sineması yakınlarıydaydı. O yıllarda kısa donlu bir çocukken daha; penceresindeki demir parmaklığa yüzümü dayar, kadın erkek demeden saçları “sıfıra vurulmuş”, grisi solup tanımlanmayacak bir renge bürünmüş entarili insanları acınarak izlerdim. Avluda amaçsız gezinen, koşan, bağıran, belirli bir noktaya gülerek bakan, kendince karşısındaki “birileriyle” konuşan bu hasta insanlarla dalga geçen, alay edenler olurdu.

Darülaceze, sonralarda “Kuzey Adana”da, Kurttepe Köyü yakınlarında bir yere konuşlandı, adına da Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi denildi”

Kitap, ayrıca Adana Sinemaları ve Sinemacıları içinde adeta bir yıldızlar geçidi oluşturuyor. Başta Yılmaz Güney olmak üzere, gerek filmlerde akıllarda kalıcı rollere imza atmış, gerekse adeta bir yazlık sinema cenneti olan Adana’nın mezkûr bölgesine düşen sinemaların tek tek zikredilmesi… Müthiş ötesi, göz buğulatan anılar… Sinema deyince bizim kuşaktan bilinen tüm isimleri bilmeyen yoktur eminim. Yazlık sinemaların inanılmaz tılsımlı çekiciliği nasıl hatırlanmaz. Sinemalardaki, sonradan adlandırılmalarına benim de şahitliğim olan, beyaz, sarı ve kara gazozların, açacak şişeye sürtünürken çıkan seslerin yarattığı cazibeye kapılmayan yoktur. Kaynatılmış karpuz çekirdeğinin, ayçiçeğinin bu içeceklere ortaklığı ve oluşan lezzetin hala çaktırmadan dilimizin ilgili bölümünde hissedilir olduğunu zannediyorum.

Kitaptan beni çok eskilere götürüp duygulandıran bölüm, özellikle çizgili pijamaları ile un taşıyan hamalların benzerini, İzmir Kordon girişindeki mavnalardan çuvallar içinde kum çakıl taşıyan hamalları hatırlayınca oldu. Niye duygulandıysam artık, ama öyle… İşte bu paragraflarla sona geliyorum…

“Çok öncelerden, hazin bir kederle anımsanan, toz toprak içindeki daha asfalt katranının bulaşmadığı parke taşı Hergele Yolumuz… Fayton ve tek atlı araba tekerlek seslerinin, at nalı tapırtıları ve koşumundan yükselen müziğin, hüzünlü ve uzak resimlerden kulağımıza çalındığı… Bilinir ki bir duvar oyuğunda, paslı bir çinko damın oluğunda, bir demircinin örsüne inen çekiç sesinde, sırtına yaslandığı kahvenin duldasında, içindeki ustasıyla unutulmuş kalaycı barakasında, ne bileyim bir yerlerde, uzaklardan ağır usul gelen yoksul arabacı türküleri gizlidir… Sisler arasında üstü başı un içinde pijamalı hamallar, yaşlı bir kamyondan Tanoğlu Ekmek Fabrikası’na koşaradım un çuvalları indirir… Sekizgen köylü kasketi kaşlarına yıkık babam, Güney Sineması’nın altında Ülker’in deposundan, o günkü “rızk”ımızı çıkarmak için teneke teneke bisküviyi at arabamıza yükler… Bakıldığınca görülür ki o çocukluk yıllarımda bana dünyanın en uzun yolu gibi görünen “Güney Adana’da bir kıyıdaki Hergele Yolu’nda, şimdilerde esnafının hiç de iyi işler yapamadığı, eskiyi çok aradığı günler yaşanır”

Hele mahallenin girişinde bulunan Kemal Matbaası ki Canım Yurdumun en uzun grevine sahne olmuş bir işyeri olup çalışanı arkadaşımız Esat Çağlayan (Kel Esat) sebebiyle grev çadırı ziyaretleri kabilinden sık uğradığımız bir yerdir. Adana’da bulunan Kemal Matbaası’nda 1970’li senelerin sonlarında DİSK’e bağlı Basın-İş Sendikası marifetiyle gerçekleşen mezkûr grev, Türkiye İşçi Sınıfı tarihinde sınıf sendikacılığının önemli ve örnek grevlerinden en önemlisidir. İşverenin baskı ve sömürüsüne karşı toplu iş sözleşmesi hakkı ve sosyal haklar talebiyle başlatılan grev, işçilerin kararlı tutumuyla ses getirmiş olmasına rağmen 12 Eylül ile işveren lehine neticelenmiştir.

Kitabın beni ziyadesiyle etkilemiş olmasının muhtemel sebeplerinden birinin de üniversite yıllarımın başlangıç günlerinin mezkûr bölgede geçmiş olması olmalı, oradaki hayatı ve yaşadığım evi bir başka yazımda anlatmak istiyorum, becerebildiğim kadarıyla, bakalım…

 

Perşembe, Ağustos 06, 2026

KAYSERİ ŞEHİR KÜTÜPHANESİ – SURP ASTVADZADZİN KİLİSESİ

 

Canım Yurdumu geziyorum, seviyorum, son derece keyifli hatta o kadar keyifli ki, daha evvel birkaç kez gittiğim yerlerde bile çok eksik bıraktığım yerler çıkıyor, oraları ziyaret etmek, eksiğimi tamamlamak keyiflendiriyor. Oysaki geziye çıkmadan önce ciddi ciddi çalışıyorum, kilometreler, varılacak yerlerde geçirilecek süreler, hava durumları başta olmak üzere bir sürü detaylara bakıyorum aklımca, hazırlanıyorum. Lakin her vakit her plan eksik kalıyor, bazen zaman planlanmasındaki aksaklıklar, bazen hava şartlarının ani değişikliği, restorasyon çalışmaları, deprem zararlarına bağlı kapalı olma halleri, tatiller gibi öngörülmeyen sebeplerle çok eksik faaliyet veya gezi gerçekleşiyor. Bu manada Kayseri’de daha önce eksik kalan “Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Kilisesi” ziyaretini bu sefer gerçekleştirdim lakin artık kilise olarak değil “Şehir Kütüphanesi” olarak hizmet vermekte iken… Evet, Kayseri Büyükşehir Belediyesi, uzun senelerce kültür merkezi, dil ve müzik kur merkezi, depo, sergi salonu, belediye zabıta merkezi ve spor salonu olarak kullanılan bu güzel ve nadide mimari eseri yeniden düzenleyerek kütüphane olarak kullanıma açmış. İçerisini kısa süreli dahi olsa “bir bakıp çıkacağım” faslından da görmek mümkün değilmiş, mecburi üye oldum, makul bir süre içerisinde hazırlanan üye kartımı alarak turnikeden okutarak giriş yaptım. Son derece güzel bir ortam izlenimi veren kütüphane deyim yerinde ise tıklım tıklım ve genellikle öğrenciler tarafından oldukça yoğun kullanıldığını anlıyorum, görevlilerden ve gözlemimden.  

Evet, üye olduktan sonra, Kütüphanenin içine girdim dedim ya, çok hızlı bir şekilde kitap tercih ve sunumlarına olabildiğince hızlı baktım. Özellikle ilk kattaki kitap raflarını, zamanın ve gözümün elverdiğince inceledim. Envanter de, benim daha zengin ve geniş bir arşiv beklememe rağmen yine de azımsanmayacak vaziyettedir. Gözüme, Nazım Hikmet’ten, Karl Marks’a, oradan Yaşar Kemal’e, Baskın Oran’a, bir tane olsa bile Mahir Çayan (e kitap) adlı eserler çarptı. Mesela, Karl Marks’ın Kapital adlı eserinden birkaç adet gördüm, enteresan. Hani, uyanık kütüphane yöneticileri ya da onların daha üst yöneticileri, kayıtları içine bu kabil eserleri alırlar lakin “okuyucuda” numarası ile de depoya kaldırırlar ya, mezkûr eserler için söz konusu olmadığı görünmekte.  

Kilise için yazılan genel tanıtımlarda 1800’lerin ilk yarısında inşa edilmiş denmiş olsa da, Kütüphanede dağıtılan broşürde 1618 yılında Kayseri’ye gelen Polonyalı bir seyyahın seyahatnamesinde yer aldığı beyan edilmiştir. Demek ki kilise 1618 senesinden önce inşa edilmiş ve ondan sonra yapılan her şey genişletme, düzenleme ve tamir onarım faslındandır. Kilise, bazilika (dikdörtgen) plana haiz olup, merkezde ana nef (ana salon) sağlı sollu 4’er güzel korunmuş ya da restore edilmiş kolon marifetiyle ayrılmış 2 görece küçük nef’ten ibaret şirin görünümlü bir yapı.  Ana nef, merkezinden oldukça geniş ve ferah pencerelerle kapatılarak üzerine kubbe oturtulmuş olup yan nefler ise tonozlarda kapatılmış vaziyettedir. Dışarıdan ise yapı klasik bir kesme taş yapı, yani klasik Ermeni taş işlemeciliği… Özellikle de kubbenin dışarıdan görünümü taş işçiliğinin en sıcak tatbikatını sergiliyor adeta. Dış cephedeki son derece karakter uyum ve ahenk arz eden, aynı taşın farklı tonlarının adeta bir desen oluşturma tadında, yer yer kabartma figürlerin de yerleştirilmesiyle gözü okşayan, aklı etkileyen, hafızayı güncelleyen bir yapısı var. Dağıtılan broşüre istinaden anlıyoruz ki, mülkiyetinin Gençlik ve Spor Bakanlığına ait olduğu ve 2012 senesinde bir protokol ile Kayseri Büyükşehir Belediyesine tahsis edilmiş. Mezkûr broşürde yayın sayısı çok daha az gösterilmesine rağmen web sitesinde yer alan bilgiye göre yaklaşık 215.000 basılı kitap, yaklaşık 27.000 e kitap ve süreli yayınlar bulunduğu bildirilmektedir. Anladığım kadarı ile öğrencilere bilabedel çay, çorba ve su servisi de yapılmaktadır ki bu öğrenci yoğunluğunu izah etmede işi kolaylaştırıyor.

Bana göre, kentleşme büyük büyük caddeler, meydanlar açmak, beton yığınlarını adeta göğü delercesine yükseltmek olmamalı, olmaz da. Kentlere kişiliğini, karakterini ve ruhunu veren geçmişin ve eskinin korunarak, hatırlama ve hatırlatma değeri yüksek eserlerini korurken esasen de asli faaliyetin aslına münasip geliştirilmesi ve güzelleştirilmesi olmalıdır. Eski kilise, mektep, cami, kale, kervansaray gibi yapılara kalıcı mahiyette sergi salonu, müze, kütüphane, otel benzeri fonksiyonlar yüklenmesi mezkûr yapıların kısırlaşmasına, ruhuna ve karakterine aykırı atmosfer istihsaline sebep olmaktadır. Kentlerin hafızasına katıksız saygı gösterilmeli, yenileme, dönüşüm, düzenleme gibi gerçekçi olmayan buram buram rant kokusu veren nitelendirmelerle örtülerek faaliyet yürütülmemelidir.  Hani, kent için zaman ve mekân kompozisyonuyla yaratılan insani aidiyet, düşünce ve ruh derinliği ve zenginliği, hatırlama ve hatırlatma, kültür ve sanatın medeniyete vites arttırması marifetiyle şekillenen mimari ihtiyaçlar düzenlemesi tanımı yapılır ya, geçmişin geleceğe layıkı ile taşınması adına, işte tam da o… Karar vericiler asla ve kat’a unutmamalılar ki; kentler bize emanet ve bizde kentlere misafiriz… Bizden öncekiler olduğu gibi bizden sonrakiler de olacaktır. Bu manada yetkimizi aldık deyip her şeye kadir ve muktedir olmak yerine her şeye saygı ve sahiplenme ile ilerleyelim, derim…        

Evet, netice itibariyle mezkûr Kilisenin yıkılıp gitmediğine mi sevinsek, kütüphaneye dönüşmüş olmasına mı üzülsek, bilemedim, hakikatten… Depo yerine kütüphane olması şüphesiz ki daha manalı gelebilir lakin neden orijinal halini koruyamayız bu kabil yapıların bilemem… Efendim yeterli cemaat yok bu sebeple “kilise” olarak hizmet vermesi düşünülemez diye görüş oluşabilir ya da zaten Ermeni Cemaati’nin rızası vardı, hatta ısrarı vardı denilebilir. Gerçi içeriden bile kilise özellik ve görünüşü korunarak vazife tahvili yapılmış, kütüphanenin 2 katı için demonte edilebilir çelik bir yapı oluşturulmuş, bu da önemli bir şey şüphesiz… Çok eski halini bilemediğim için şu anda duvar ve tavanlarda korunan ikonalar ve şekillerin ne kadarı korunmuş, ne kadarı yok edilmiş bilemiyorum lakin ciddi miktarda şekil ve çizimler bulunmaktadır. Şüphesiz böylesine güzel ve tarihi bir yapının etkileyici atmosferi içerisinde kitap okumak, araştırmak, yazmak insanda enteresan hisler yaratır.

Görevlilerden aldığım bilgi ise buranın bizatihi Ermeniler tarafından kütüphaneye dönüştürülmesi önerilmiş, desteklenmiş biçiminde idi. Bilemiyorum, böylesine bir talep var ise de, ne kadar doğru, ne kadar içten ve samimidir. Hani; ricalin “affedersiniz çok daha çirkin şeyler söyleyenler oldu, Ermeni diyen oldu” sözü mucibince oluşan ruh hali tahlil edilince, öyle çok da taammüt içeren bir vaziyet görülmez, görülemez…

Canım Yurdumun muhteşem miktarda yaygınlık, çeşitlilik ve tarihsellik dâhilinde emsalsiz bir üst düzey zenginlik içeren arkeolojik, etnografik, etnolojik yapısını iyi korumuş, bakmış ve bakıyor ve işletiyor olmamızın mecburiyetimiz olduğu bilinciyle değerlendirmeler yapılması lazım ve şarttır. Karar vericilerin ve karar vericileri tayin edenlerin etrafına bu fikir ve zikirle bakıyor olmaları da ayrı bir mecburiyettir.  

Perşembe, Temmuz 30, 2026

HULUSİ ÖZTİN, BİR DİĞER ÖNEMLİ BELEDİYE BAŞKANI

 

Sokağımızın yakışıklı abisi, bir vade kentimizin Belediye Başkanı olarak görev yaptı. Saygın ailenin, benim de tanıma şerefine eriştiğim Halide Teyzemizin, temin ve tesis ettiği tabii şartlar, mahal veya sosyal atmosfere müstenit, mutedil ve muteber saygın birey olunur, kaçınılmaz olarak. İşte Halide Teyzemizin oğlu Hulusi Abimiz, bana göre tam da böyle birisidir, her bir akranı gibi. Hulusi Abimiz bidayette İzmir’de bakkallık yaparak medar-ı maişet motorunu sürmekte iken Çeşme’nin mezkûr devirdeki siyasi ve ekonomik olarak çok güçlü belediye başkanının karşısına CHP’nin güçlü bir adayla çıkma arzuna binaen döner gelir, aday olur… 1963 ve sonrası beş yıl için artık o belediye başkanıdır. Beş yıl sonra yeniden selefine kaybedip muhalefete geçer 1975-1977 arası tekrar belediye başkanıdır bilahare Saim Ertürk’e kaybeder. Bunun üzerine siyaset arenasından çekilir. Lakin tıpkı öncesinde olduğu üzere sonrasında da o bizim hep Abimizdir, kendisi de bizlere hep bu gözle baktı ve daima bunu hissettirdi, ne büyüklük taslayarak, ne de herhangi bir nobranlık gösterisi içinde oldu.    

Enteresan icraatları da vardır Hulusi Abimizin… Mesela, Çamlı Pansiyon karşısında, Ovacık Köy ve Çiftlik Köy yol ayrımı üstünde bir mezarlık vardı, bugünlerde önemli bir yatırın yüzü suyu hürmetine küçücük bir bakiyesi bulunur ya, işte orası bir günde yıkıldı ve temizlendi… Temizlendi dediğime bakmayın yıkım sonrası ortaya çıkan moloz yığınının uzaklaştırılması manasında diyorum elbette… Onun yıkılması işi maalesef Hulusi abimizin döneminde gerçekleşti… Bir sabah erkenden bizatihi kendisinin de başında bulunup, yönettiği ve yönlendirdiği ekipler tarafından yıkım tarihe olamasa dahi hafızalarımızın bir tarafına nakşedildi. Hatta o kadar özensiz ve düzensiz yapıldı ki bu iş, yıkımdan ortaya çıkan atıkların önemli bir kısmı dolgu olarak kullanıldıkları yerlerde yapılan her çalışmada karşımıza çıktı sonradan. Ovacık Köy yoluna sapınca hemen solda kalan bu mezarlık, mezar taşlarının bugün bile birer mermer işçiliği sanatı olarak hatırladığımız Osmanlı dönemi mezarlığıdır ki; her biri beyaz mermerden olup mezkûr cüzden mütemmim hakkında yorum kolaylaşır. Mezarlığın nazar boncuğu kabilinden tutulması mümkün iken yıkılmasının tercihi kolay anlaşılır değil şüphesiz, lakin bugün karar verilmesi gerekse ittifakla koruyalım kararı çıkardı diye düşünmekteyim. Sadece burası değildi elbette hedef, şimdi A Otel olarak çalışan otelin arsası da komple mezarlık idi, o da ne yazık ki aynı fasıldan yıkıldı gitti.  Mezarlık ile birlikte maalesef bir su deposu kabilinden “yerüstü mahzeni” diye bilinen bizlerin “akar” diye adlandırdığımız bir taş yapı da maalesef hakkın rahmetine intikal ettirilmiş oldu. Bu yerüstü mahzenine akar denmesinin sebebi sürekli bir şekilde bir boru marifetiyle taşan suyun tahliye edilip yol üstünden yolu aşarak hemen yakındaki denize akıyor olmasıdır, bu sebeple yolun o bölümünde yol kaplaması devamlı küçük de olsa bir kanal gibi oyulmuş vaziyette olurdu. Yolu geçer geçmez ise küçük bir kanal vardı denize bağlantıda. Derenin yanında denize dik yanında evin bahçe duvarına paralel dar bir yoldan içinde güzel bir dut ağacı olan çayırlık bir alana girilirdi. Bu çayır alan bizim için bazen futbol, bazen voleybol sahası olurdu lakin devir itibariyle çok fazla rüzgâr olduğundan fazlaca faydalanamazdık bu güzel çayır alandan. Mezarlığın yanından Çeşme merkeze giderken hemen mezarlık ile omuz omuza vermiş çok güzel 2 katlı bir ev vardı, sahibesi Ülker Hanım Teyze her daim 2. kattaki cumbadan yolu seyreder, bazen tüm tanıdıklara bazen de tanıdık olsun olmasın herkese seslenir, iletişim kurardı. Şimdi bu güzel Çeşme Hanımefendisinden geriye kalan genellikle tanıyamadığı kişilere “Allah be evladım sen kimlerdensin”, hatırlamaya ya da tanımaya yönelik cevaba istinaden de “Kızım boynundakiler altın mıdır?” tarzı merak giderici replik… Hay Allah, Ülker Hanım Teyze, nurlarda olasın… Muhtemelen şimdi cennet bahçelerinde, yine bu tarafta olduğu üzere, sağ elini açık ve gergin vaziyette hemen gözlerinin üstüne, alnın tam ortasına alına dik gelecek vaziyette yerleştirip aynı sualleri yöneltiyordur, tüm güzellik ve sevecenliğiyle…

Bilinir, Çeşme Çarşı da, şimdilerde hediyelik eşyalar satılan dükkânların bulunduğu kısacık sokakta, 2 katlı, üst katına geniş bir merdiven marifetiyle çıkılan, Haralambos Kilisesine bitişik Belediye Çarşısı vardı. Yol kotundan biraz yüksek olup, doğru hatırlıyorsam 6 ya da 7 basamak ile zemin kata ulaşılırdı. Hemen solda meşhur ve genellikle yabancı turistlerin tercih ettiği  “Hasan Bağcı” meyhanesi bulunur tam karşısında da bir kasap dükkânı vardı… Üst kat tek başına bilardo solonu, kahvehane ve langırt oyun salonu gibi çok ve genel maksatlı olup ihtiyaç halinde düğün salonu olarak da kullanılan bir mekândı. Mezkûr binanın çatı katı açık teras gibi düzenlenmiş ve dar bir beton merdivenden ulaşılırdı oraya. Biz gençler de “Halkevi” kurmak için yer aramakta iken Belediye Başkanı Hulusi Abimizden yardım talebinde bulunmaya karar vermiştik. Hiç tereddüt etmeden lakin inşaatını kendi imkânlarımızla yapmak kaydıyla bir oda büyüklüğünde bir alanın tahsisini yapıverdi. Bizler de imece usulü bir düzen içinde kısa sürede bir oda yapıvermiştik orada, al sana Halkevi… Biz gençlere bu kabil yardımları, katkıları, yol gösterici davranışı ve devir itibariyle oldukça çağdaş ve demokratik tutumu sebebiyle kendisini hep minnet ve saygı ile hatırlıyoruz ve hatırlayacağız.

Hulusi Abimizin önemli bir hayali ise, Başkanlığı döneminde ihtiyaç sahiplerine ya da müracaatçılar arasında kura çekilmek suretiyle de olsa sembolik rakamlarla meskene müsait arsa tahsisidir, bu işi realize etme fırsatı da bulur. Çeşme Merkez, Otoyol ve Çiftlik Köy yani şimdiki Marina kavşağından Çiftlik Köy istikametine giderken son ev Ali Subay’ın evidir yani şimdiki Maskot Turizm acentesinin olduğu yer ve yol şimdiki olduğu yerde değildir, deniz doldurulmamıştır. Liman özelleştirilmesinin ne olduğu bile bilinmez, bilenler de utançlarından telaffuz etmezlerdi. İşte, şimdiki sıralanmış evler ile Karadağ arasında kalan dar yol var ya, oradan Çiftlik Köye gidilirdi, ana yol orasıydı. Yol Çeşme Körfez manzaralı idi, işte o manzaranın katli maalesef o tarihte şimdiki sıralanmış evlerin arsalarının tahsisi ile başlamıştır. Hulusi Abimiz CHP’li olmasından ötürü AP’lilerin bugün bile eleştirileri fasılasız devam eder. Lakin bu eleştirilerin sebebi asla yapılaşmanın önü açıldı, deniz doldurulmasının önü açıldı değildir, yandaşlara tahsisi yapıldı eleştirisidir. Oysa bugün bile alenen bilinir ki tahsislerin büyük çoğunluğu AP taraftarlarınadır. Babam Tito Yaşar’ın deyişi ile “laf olsun, torba dolsun” kabilinden…

Hulusi Abimizin, bizim bilmediğimiz devirlerde İzmir’de öğrenciliği sırasında hızlı ve başarılı bir basketbolcu olduğu da söylenir. Fazlası ile eksiği ile bizim “Bağarasından” bir abimizi daha saygıyla hatırlıyoruz ve hatırlayacağız. Bu vesile ile de diğer tüm kayıplarımızı saygı ile yad ederim.  

Salı, Temmuz 21, 2026

PESTALOZZİ, BİR ÖRNEK EĞİTİMCİ


Toplumu eğitmek bazen yöneticilerin işine gelmez. Fikirleri ve algıları yönlendirilebilir kitlelere sahip olmayı tercih ederler. Bu nedenle de toplumu eğitmekten kaçınırlar. Ne yazık ki sırf bu nedenden ötürü toplumsal gelişme hep yavaş ve sancılı olmuştur.” veciz sözünün sahibidir, İsviçreli eğitimci, filozof ve politikacı, Johann Heinrich Pestalozzi. Alfred Rufer tarafından kaleme alınmış, “Pestalozzi Fransız devrimi ve Helvetik” adlı kitabı birkaç sene önce okudum. Şiddetle tavsiye olunur bir yapıt, 14 Haziran 1928 tarihli bir önsöz ile yazılmıştır, tüm yüksek dikkatlerin, tarihe ve bilahare de fikir ve zikirlere teksif edilmesini bilhassa rica ediyorum. 

Pestalozzi “Fransız Devrimini” yerinde takip etmiş biri olarak, devrimin hürriyet ve eşitlik ideal ve iddialarından ziyadesiyle etkilenmiştir.  Halk eğitimi, adalet ve yoksul geniş kitlelerin haklı taleplerinin karşılanması hedefinin, kendi hedefleri ve idealleri ile benzeşmesine, örtüşmesine istinaden devrime kendince katkılar yapmış ve bu sebeple de “Fransa yurttaşlığına” layık görülmüştür. Fransız devriminin, adalet temin ve tesis etmenin, yokluğu ve yoksulluğu bertaraf etmenin yegâne aracı eğitim olduğu tespiti mucibince kendisi de devrimden mülhem eşitlikçi ve özgürlükçü pedagojik tespit ve taleplerini şekillendirmiştir.

Ezbere dayalı eğitim yerine gözlem, deneyim ve uygulamaya önem vermiş olan bu unutulmaz eğitimci, bir vade Canım Yurdumun da öğretim ve özellikle eğitiminde yepyeni bir çığır açmış “Köy Enstitülerinin” tasarlayıcısı ve tatbikatçısı İsmail Hakkı Tonguç’un da dikkatlice ve titizlikle takibindeymiş, öyle anlıyoruz okumalarımızdan… Yine anladığım kadarıyla, köy hayatına yönelik radikal değişiklikler hedefleyen fikir ve çalışmaları da söz konusudur ünlü eğitimcinin ve bu yönü ile Köy Enstitülerine ilham vermiş görünmektedir. Mezkûr kitabın yazarı kitabın takdiminde; “elinizdeki bu çalışma, doğuşunu, Pestalozzi’nin ölümünün 100. yılı dolayısıyla Bern Devlet Öğretmen Okulu Mezunları Birliğinde verdiğim bir konferansa borçlu.” diyerek çalışmanın nasıl detaylı ve titizlikle yapıldığının girizgâhını yapıyor. Ünlü eğitimcinin hayatının üstüne yapılan çalışmanın da eksiksiz olmadığını belirterek, ünlü eğitimciyi yeni insanlık peygamberi olarak tanımlayarak da değer tespitine vites attırıyor. Hayatından detayları okudukça, öğrendikçe bu tanımlamanın isabetli bir yaklaşım olduğunu anlıyoruz.

Yazar, Pestalozzi’nin Avrupa ve ABD üzerine yaptığı bir analizinden bahsediyor, sanki bugünleri yaşamış bilahare geriye ışınlanmış gibisinden; “ Pestalozzi burada iki ülkenin ticaret serbestliğini ve ekonomik çıkar ortaklığını savunursa da, çok geçmeden bu dayanışmayı bütün Avrupa halklarının birliği biçiminde genişletir. Lienhard ve Gertrud’un ikinci baskısında (1792), insanın ve devletlerin mutluluğunun ekonomik standartların iyiliğine bağlı olduğunu söyler ve bir uyarıda bulunur. Avrupa ülkeleri böyle standartlara ulaşamadıkları, birbirlerine el uzatmadıkları takdirde dünyanın bu kıtasının zenginliği Amerika’ya geçecektir, çünkü Amerika ihtimal Avrupa’nın bütün bilgeliğini örnek alacak, ama budalalıklarını almayacaktır. Gerçekten peygamberce bir söz! Ama bunun ne kadar gerçek olduğunu ancak günümüzde anlaşılabiliyor. Böylece Pestalozzi, gümrük sınırlamaları, ithal yasağı ve tekel politikalarını mahkûm eder, ama savaşı da. Ve Avrupa’nın mahvolmaktan ancak barış ve işbirliğiyle kurtarılabileceğini belirtir. Bu düşüncenin ucunda, bu işbirliğini ve barışı düzenleyip güvenceye alacak bir halklar birliği ideali yok mu? Bu düşünce Pestalozzi’nin kendisinde açıkça dile gelmez ama, kılavuzları olan fizyokratlarca gerçekten formüle edilmiştir.” İşte iyi bir eğitimcinin, filozofun ve politikacının gerçekçi, akılcı, isabetli analiz ve tespitleri…

Pestalozzi; insanın toplumsal her merhalede kaderiyle uzlaşmaya ve rıza göstermeye mahkumdur görüşüne şiddetle karşı çıkar ve; “insan, gerçeği ve hakkı hiç umursamadığı için haktan yoksun ve perişandır. Ama eğer ararsa gerçeği bulabilir. Eğer isterse bir hakkı olabilir. İnsanı koşullar yaratır; ama ben şunu da gördüm; koşulları insan yaratıyor; bir güç var insanın içinde, o bu güçle aynı şeyi isteğine göre çeşitli yerlere yöneltebilir. İnsan kendi isteğiyle görür, ama yine kendi isteğiyle kördür. Kendi isteğiyle özgür, kendi isteğiyle köledir. Kendi isteğiyle namuslu kendi isteğiyle alçaktır.” diyerek de taaa 18. yüzyılda özgür iradenin ve volontarizmin gereği üstüne basa basa tespitler yapar…

Diğer taraftan yazar Pestalozzi’ye atfen başka bir detay analiz aktarıyor; “bütün bunların yanında bozulmanın başka nedenleri de vardı. Halklar genelinde kötü yönetiliyordu. En zorunlu ihtiyaçları bile karşılanmıyordu. Vergi yükleri hakça dağıtılmamıştı; dahası harçların yüklü bir bölümü toplayanların cebine giriyordu. Birçok yerde devlet maliyeleri tam iflas durumundaydı. Saraylar savurganlık ve sefahat yerleriydi. Üst sınıflar çoğu zaman, bencillik, kibirlilik, katılıkla, ikiyüzlü dindarlık ve sahte namuslulukla beliriyorlardı. Küçük memurlar çoğunlukla canları istediği gibi, keyfi iş görüyor, halkın haklarını hiçe sayıyorlardı. Aşağı tabaka insanı çok sık olarak insanlık onurunun yaralandığını hissediyordu. Dullara, yetimlere ve yoksullara layıkıyla bakıldığı pek enderdi. Halkın eğitimi neredeyse tümüyle bir yana bırakılmıştı, adalet hizmeti hiçbir yerde üst yönetimden ayrılmış değildi. Tarafsız bir hukukun hiçbir garantisi yoktu. Kimi yerde yargıçlar halkın suç işlemesinden maddi yarar sağlıyorlardı; suç sayısı ne kadar çok olursa devlet adamlarının cüzdanı da o kadar doluyordu. Sonuçta adalet de barbarca cezalandırmadan, sanık ve tutuklulara insanlıkdışı davranıştan, her durumda şiddet kullanarak suçu kabul etmeye zorlamaktan başka bir şey değildi. Pestalozzi bu kadarla kalmadı. Suçu bireysel ve toplumsal bir hastalık belirtisi olarak gördü. Haklı olarak, bir dizi suçun, özellikle de çocuk öldürmelerin sorumluluğunun tamamen toplum düzeninde ve toplum ahlakında olduğuna dikkat çekti.” Hay Allah… Peki; bunlar ne zaman kaleme alınıyordu, 1928 senesinde, peki hangi senelerden geliyordu bu analiz ve tespitler, 1870’li senelerden… Peki; bu analiz ve tespitleri yaptığı ülkede devlet kendisine ne yapıyor, yetki veriyor, “haydi gel düzelt” diyor… O vakitler bizim topraklarda neler oluyordu, bir kıyaslayın…

Alfred Rufer’in mezkûr eseri 1962 yılında Canım Yurdumda İmece Yayınları tarafından, İsmail Hakkı Tonguç, Fuat Gündüzalp ve M. Rauf İnan çevirisiyle yayınlanır. Bu yayına İsmail Hakkı Tonguç kapsamlı ve detaylı bir önsöz kaleme alır. Önsözde, Tonguç Pestalozzi’den naklen, “halkın eğitimi, halkın ihtiyaçlarına sıkı sıkıya bağlı olmalıdır, eğitim öğrenciyi gerçek hayata bağlamalı; onu kendi yaşayışına uyarak tabii şekilde yoğurmaya ve insan olarak eğitmeye hizmet etmelidir. Bunun manası, hayat eğitim demektir” kelamının altını çizerek, eğitim konusunda benzeşmelerine dikkat çekmektedir. Bir başka yerde ise; “O, insanda şu üç esas kuvveti görüyordu: düşünmek, hissetmek, yapmak. Kafanın, kalbin ve elin kuvvetleri. İnsan eğitiminin amaçları bu üç noktada toparlanıyordu. Zihnin, kalbin ve elin eğitilmesi eğitimin esasını teşkil ediyordu. Onun şu sözlerinden eğitime verdiği mana ve değeri, buna nasıl candan bağlandığını, insanlığa ne kadar geniş bir ufuk açtığını öğrenmek mümkündür.” tespiti marifetiyle kendisini ne kadar detaylı ve dikkatli takip ettiğini de tebarüz ettirmektedir. Her detayda fikirlerini kamuoyuna aktaran Pestolozzi için Tonguç anlatmaya devam ediyor; “Pestalozzi bu fikirlerini açıkladığı zaman dünya okulları, ortaçağın gelenek ve görenekleriyle dinsel vasıflarının etkisine tabi olarak çocukları inletmekte idiler. Bu okullarda her şey anlamadan ezberleniliyor, ezberlenen şeylere de bilgi deniliyordu; öğrencilerin çoğu gaddar öğretmenlerin bilinçsiz idaresinde kişiliklerini kaybederek onlara köle ve kul oluyorlardı. Korku, okulun her tarafına kol salıyordu. Bu okullarda serbest çalışma, düşünme, hareket etme, tartışma, yakın çevreyi inceleme, yaratıcı işe girişme yasaktı.”  Pestalozzi’nin fikirleri ile ziyadesiyle alakalı ve hemhal Amerikalı ünlü eğitimci John Dewey’in Türkiye Cumhuriyetinin ilk döneminde Milli Eğitime yönelik görüş ve önerileri alındı. Tonguç, bu gelişmeleri mezkûr önsözde şöyle açıklıyor; “1936 yılından itibaren Türkiye’de ilköğretim alanında kuvvetli bir hamle yapıldı; on binlerce köyü okula kavuşturmak amacıyla eğitmen kursları ve köy enstitüleri açıldı. Pestalozzi, J Dewey ve Kerchensteiner gibi eğitmenlerin eğitim ve öğretim ilkeleri bu kurumlarda, buralardan mezun genç eğitmen ve öğretmenlerin çalıştıkları köy okullarında geniş ölçüde uygulanmaya başlandı. Onun için Türk Eğitken ve öğretmenlerinden bu işlere katılanlar bu kitabın yazarının dediği gibi ‘Pestalozzi’nin muakkipleri’dirler.”

Yazımı yine Pestalozzi’nin, şahsen tüm kalbimle katıldığım bir veciz sözü ile nihayetlendirmek istiyorum; “Temelinde sorgulama olmayan dogmatik bilgi yığınlarının aktarılması işlemine eğitim demek eğitimin özüne saygısızlıktan başka bir şey değildir.”  

 

Çarşamba, Temmuz 15, 2026

İNSANIN BİR POLİTİK DURUŞU OLMALI MI?

 

Hiç duraksamadan cevap vereyim, kocaman bir “evet”… İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi yöneticileri lütfedip Çeşme’de ikamet eden, çalışan ya da yaşayan inşaat mühendislerini bir toplantı için davet ettiler, ben de davetlilerdendim. Yönetim Kurulu üyesi ve oda görevlisi “genç arkadaşlar” son derece iyi niyetleriyle meslektaşlarının sorun ve sorularını dinleyip cevaplamaya çabalayıp durdular. Herkes kendi meşrebince, kendine münasip tarz-ı telakki, tarz-ı nazar ile takdim etti hallerini. Gayet kâmil ve kemal bir muhabbet ilerledi durdu… İştirak edenlerden birisi, biraz da uzun konuşmasında defalarca inşaat mühendisleri odasının politikadan ari bir vaziyette olmasının lüzumunun altını çizdi durdu… Toplantının bu konudan acilen uzaklaşması lazım geldiği kanaatiyle bu başlıkta bir söz almak istemedim. Peki; söz alsa idim neler diyecektim. Özetle, bu memlekette herkes politik duruş sergiliyor özellikle de mühendislere karşı, yerelde ya da genelde siyasi otoritenin yer yer hasmane tutum sergilemesi de cabası, mühendislere sıra gelince hangi sebepledir bilinmez, hatta bilen de bilmeyen de fetva sahibi edasıyla, zinhar onlar yapmasın, Allah Allah, sebep… Politik duruş ve davranıştan uzaklaşınca yapı ve konut güvencesinden de uzaklaşıldığının farkına varamıyor mu acaba bu muhteremler… Zahir, politik duruşun bir siyasi partiye yaslanma ve dayanma meselesi olarak görülmesi söz konusu… Kastımız bu olamaz ve olmamalı da zaten…  

Meslek gruplarının bir kısmı teşkilatlandıkları odalarında politik duruş arz ederlerken, inşaat mühendisleri hangi zaruretle politik duruş arz etmesinler, Şoförler Odası yapacak, İş adamları yapacak, sanayiciler yapacak lakin mühendislere sıra gelince zinhar yapmayacak. 2 oda daha yapmayacak, baro ve tabip odaları, sebep, onlar genelde ve temelde muhalif… Yahu kardeşim, hukuk politikaları ve genel sağlık politikaları meselesi söz konusu ise tercih ve taraf olup, politik duruş sergilemek neden mahsurlu. Bunu anlamak ve kabul etmek imkânsız. Ekonomipolitik, ekopolitik, jeopolitik, sosyopolitik diye deve dişi disiplinler olacak lakin bunların her birinden ziyadesiyle nasiplenmiş, bilgi sahibi, mesleği itibariyle ilgi sahibi mühendislerin politik duruşu olmayacak, tam tamına kocaman bir münasebetsiz tanımlama… Hemen akla geliyor; “mühendisler siz işinize bakın, köprü ve yol yapmak bizim işimiz” diye hazırlattığı dövizleri Ankara minibüslerine metazori astıran “İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu” mezunu muhterem…

Mesela; “Merkez Bankası Para Politikaları Kurulu” adlı bir kurulumuz var, bunu nasıl değerlendireceğiz. Kurul para politikası kurgular ve yönetirken bir siyasi partinin politikasını mı kurguluyor teorik olarak, şüphesiz hayır, pratikte bakmayın siz bu kadar göbekten bağımlılığa… Merak edenler mezkûr kurulun kuruluşunu ve faaliyetlerini düzenleyen kanunda “temel görev ve yetkiler” başlıklı bölüme bakarlar. Konu külliyen mali, iktisadi ve büyüme, istihdam vb konularda “tekniktir”, ta baştan sona… Yani bir duruş ve yön tayin ve tercihidir “politik” ifadesinin manası… Yani özetle siz neyi, neden ve nasıl tercih edeceğinize bu adı veriyorsunuz…

Politik duruş sahibi olmanın, güncel ve popüler siyasetin aracıları partilerin üyesi veya taraftarı olmak ile uzaktan yakından bir alakası yoktur, olamaz da… Bir konuda filan partiyi kendine yakın hisseden diğer bir konuda falan partiyi kendine yakın hissedebilir lakin kendi konumlanmasını, genel manada da kendi tarafını, sahip olduğu dünya görüşü ile tarif ve tahkim eder… Politik duruşun esası olarak sayılabilecek ilkeler ise; hak ve özgürlükler, eşitlik, bilimsellik ve rasyonalite, adalet ve liyakat, hesap sorulabilirlik ve verilebilirlik, şeffaflık, açıklık ve mütevazılık, sürdürülebilirlik, erişilebilirlik, kurallı hayat olup, poligonlarının birleşiminden mürekkep bir mefhumdur. Bütün bu ilkelerin tanımladığı alanın fiziki durumu, büyüklüğü, kimlerin yan ve yararına olduğuna bakarak bizde davranış belirleriz. Mezkûr ilkelerin geniş yurttaş kitlesi lehine katıksız ve ödünsüz uygulanması bizim taraf olmamız lazım gelen yandır… Politik duruş; kişilerin, organizasyonların toplumsal gelişmelere, mevzulara, vakalara, adalet ve hukuka, ekonomiye, güvenliğe yani toptan devlet yönetimine bağlı ve karşı sahip oldukları ideolojik tavrı ve aldıkları vaziyeti ifade eder. Bu vaziyet, belirli bir siyasi partiye “itaat et, rahat et” usul ve erkânı ile değil, dünyayı anlama ve yorumlama şeklini ve temel değer ilke ve yargılarını tatbikatlara yansıtma şeklidir. Bu şekil, geniş yurttaş kitlesi ya da küçük mutlu azınlıklardan yana tutum ve davranış gösterme tercihine bağlı olup, konum ve konuşlanma tezahürüdür. İşte bu sizin politik duruşunuzdur.

Şimdi gelelim İMO’nun politik tutumu olmalı mı sorusuna yeniden, şüphesiz ki, evet… Tartışılması bile abes kabul edilmelidir. Politik duruşumuz daima geniş yurttaş kitlesi adına, disiplinler arası etkin ve yoğun işbirliğiyle, güvenli yaşanabilir meskenler tasarlanması, yapılması ve işletilmesi, bu kentlerin elektrik ve su teminin kararlı, güvenli, kesintisiz ve yenilebilir kaynaklardan karşılanması, ulaşım altyapısının tabiat ve çevre uyumluluğu ile tesisi ve işletilmesi, endüstriyel alanların planlanması, katı atık ve suların güvenli ve düzenli uzaklaştırılması ve arıtılması, hayata yeniden kazandırılması, yeraltı ve yerüstü yurt kaynaklarının toplum faydasına kullanılmasının temini konuları başta olmak üzere neredeyse hayatın tüm detaylarını bilimsel ilkelerin, yaratıcı, problem çözücü, tecrübelerin analizi dâhilinde yenilikçi, kolaylaştırıcı, verimli olmak durumundadır.   

Bir de “politik duruş ve davranışın” sulandırılmış hali söz konusudur, o da girdiği kabın şekline bürünme hali diyebileceğim bir sululuk olup, belli bir felsefe ve ideolojiye bağlı olmadan, prensip harici, durumun kendi çıkarlarına münasip tefsirine müstenit, anlık faydacı, omurgasızlık hülasa nabza göre şerbet verme ve alma vaziyetidir… Mezkur vaziyetin bir de vecize haline gelmiş yanı vardır Canım Yurdumda ve milyonlarca cansiperane müdafileri ile; “dün dündür, bugün bugündür” cemiyetidir. Neyseki şimdilerde artık süre gün değil saatlerle ölçülmektedir… Çok şükür gelişiyoruz…

Buluşma sonrası toplu fotoğraf çekimi sonrasında ilgili ve görevli arkadaşlara naçizane söylediğim sözü bir kez daha burada tekrarlamak istiyorum. Mutlaka bir “politik duruşunuz olsun”, olmalıdır da… Bizim gibi artık inşaat mühendisliğinden kaldırım mühendisliğine terfi etmişlerden gelen bu sözlerin kendilerini mutlu ettiğini görünce, ben de çok mutlu oldum. Peki; göstermiş olduğum bu yaklaşımın hilafına davranan, pozisyon almalar kendi kişisel menfaatlerini heybesine dolduran mühendisler yok mu, şüphesiz var ve kaçınılmaz olarak olacaktır da… Peki diğer meslek gruplarında mezkûr davranış ve duruş sergileyen erbap şahsiyetler yok mu, olmaz mı? Onlara hangi gözle bakıyorsak, içimizdekilere de o gözle bakıyoruz ve bakmaya devam edeceğiz.

Netice olarak; İnşaat Mühendisleri Odasının; sürekli olarak yayınladığı Mühendisin Yeminini yazarak yazımı nihayetlendiriyorum.

“Bana verilen Mühendislik unvanına daima layık olmaya; onun bana sağladığı yetki ve yüklediği sorumluluğu bilerek, hangi şartlar altında olursa olsun, onları ancak iyiye kullanmaya; yurduma ve insanlığa yararlı olmaya, kendim ve mesleğimi maddi ve manevi alanlarda yükseltmeye çalışacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”