Çeşme; canım Yurdumun, imar planı yaparak kentleşmenin ya da
başka bir deyişle inşaat faaliyetlerini parlatarak, ihtiyaca dayalı olmasa bile
rant yapılaşmasının sınırsız patlamasına mıntıka temizliği kabilinden
çalışmaların ön plana geldiği döneme, her kent gibi “ya Allah” diyerek
başlamıştır… Aynı dönemde yola çıkan Kuşadası, Didim, Marmaris, Alanya, Dikili
ve Ayvalık ve de hatta Mersin benzeri yerlerin, dönemin aklıselim mühendisleri
ve mimarlarının tüm canhıraş uyarılarına rağmen, nerelere geldiği herkesin
malumudur… Peki Çeşme bundan etkilenip bir rant alanı olmamış mıdır?, bu soruya
olmamıştır demek kolay değil, ama yukarıda verilen benzerlerine kıyasla çok
ciddi bir biçimde korunabilmiştir… Hele bir bakın bakalım kıyı kentlerinin
durumuna, bir kıyaslayın bakalım Çeşme’nin durumunu bu pespayeliklerle, kolay
mı bu baskılara direnmek ki bu baskılar insanların yaşamını bile tehdit
etmiştir, zaman zaman… Mezkûr döneme politik olarak damga vurmuş 2 isim vardır;
Çeşme’de, Nuri Ertan ve Faik Tütüncüoğlu… İkisi de aynı siyasi gelenekten
gelmekte olup kaderin cilvesi, daha doğrusu kadere cilve yaptırarak oluşturulan
siyasetin oyunu onları ayrı ayrı partileri itmiştir, özellikle birisinin
diğerini hiç akılda ve gönülde yok iken aday olarak öne çıkarıp sonra da diğer
partiye paslaması da, tam bu kabil bir davranıştır açıkçası.
Birisinin ailesinin sosyal ve ekonomik durumunun tezahürü,
diğerinin mesleki hayatının kendisi üstünde yarattığı kibrin sonucu oluşan
bilgiçlik, ekip çalışması yapabilmelerine hep engel oluşturmuş, dolayısıyla da
görece doğru işler yapabilmesine bariyer oluşturmuştur, haydi biz şarklılar ekip
oyununu beceremiyoruz, diyerek durumu kurtaralım bari… Bilgiçlik, ister mesleki
kibrin sonucu, ister sosyal ya da ekonomik statünün tezahürü olsun, ne yazık ki
insanı, başkasının fikrini sormaz olmaya, araştırma yapılmasına ihtiyaç
duymamaya, ben her şeyi bilirim demeye, bilmeseydim zaten burada olmazdım
demeye, varıncaya kadar bir nobranlık mertebesine ulaştırır ki, Canım Yurdumda
yaşanan da budur genelde de, yerelde de, ne yazık ki, dün, bugün ve korkarım ki
yarın da böyle olacak, orada ya da burada…
Ortada, “bildiği
yanıldığına yetmeyen” bir takım aklıevveller dolaşmakta ve bunlar
kendilerini çok akıllı, çok zeki, çok bilgili, çok görgülü olarak
değerlendikleri için ahkâm kesmekte, kimse bunların alımına çalımına bakmasın
bunların bilgi derinliği 2 parmak kalınlığını asla ve kata geçmez, bunlar salt
bu nedenle etrafındaki herkesi bilgisiz, cahil ve görgüsüz zannederek, “ben üniversite bitirdim”, diye övünüp
dururlar… Bakılmasın bu okuduğu iki kitaptan alıntı yapıp konuşmasına,
kitaplardan aforizmalar afırtmasına, bakılmasın bu derin feylesofya yapıyor
görüntüsüne, biz ne stratejik derinlikler gördük bu ülkede, o derinliklerin
bile yanında bayağı sığ kalır bu yaklaşım ve bu kafa… İşte bu kafa, olması
gereken ile olan şey arasındaki farkı ancak başkalarının gözü ile görür,
başkalarının kulağı ile duyar, başkalarının aklı ile analiz eder, sonra da
kalkar bu benim özgün düşüncem der ya, işte bunlara kargaları bırakın sümüklü
böcekler bile gülüyor… Bunlara göre herkes sahtekâr, herkes dolandırıcı, herkes
namussuz, herkes bilgisiz… Bu yüzden, kendileri asla yönetici olamadıkları ve
olamayacakları için, yönetmenin ve kitle politikası yapmanın ne olduğunu da
bilmedikleri için, çaktırmadan devşirdikleri fikirleri ile bu yöneticilere
kılavuzluk yapmaya soyunurlar… Bilgisizliğin efelenmesi kabilinden donanımlı ve
tarifi yukarıda verilen muhteremler, bilir bilmez bu 2 kişiye saldırır
dururlar, ama diğer taraftan merkezi yönetime, yerel yasal ya da gayri yasal
güçlere karşı Çeşme’nin savunulmasının nasıl zor bir iş olduğunu ya da
olabileceğini düşünmek bile istemezler, “bekâra
karı boşamak” kabilinden işkembe-i kübradan sallar dururlar. Bu kabil akıldanelere
kimse aldanmasın, gerçi kimsenin de aldandığı yok ya, bunlar toptan kötü ve
toptan iyi değerlendiricileridir, yönetimdekilerin iyi şeyleri var kötü şeyleri
var, ehemin mühime tercihi var, zaman-mekân-teknik terakki gibi tefriklerden
azade değerlendirme yaparlar… Bunların gözünden bakarsanız Çeşme’ye, her şey
kötüdür, ama öylemidir gerçekten, bilmiyorum…
Peki; Çeşme bu iki duayen ve halef-selef belediye başkanı
politikacı tarafından gerçekten iyi yönetilmiş midir? Kendileri açısından da
tam da kendi düşündükleri gibi yönetebilmişler midir? Kitle partisi adayı
olmalarının verdiği ve her düşünceye şirin görünme, yakın durma gibi hatalar
yapmışlar mıdır? Şimdi olsalar yine aynı işleri benzer şekilde onaylar
mıydılar? Oy verenlerin abuk-sabuk ta olsa bazı isteklerini oy kaygısı ile
makul karşılamış mıdırlar? Düşmanlıklar-dostluklar üstünden tercihler
kulanmışlar mıdır? Dostlar lehine düşmanlara kök söktürülmüş müdür? Bu kabil
soruların cevabı ne yazık ki çok olumlu değildir… Sıralamaya kalkarsak Amerika’ya
köprü olur… Ama temsil ettikleri fikrin sağlam temsilcileridir, ne yapalım
durum böyle, yaşasın kapitalizm, yaşasın liberalizm…
Mesela; Şimdi olsa Nuri Ertan, Çiftlik Köyündeki şu anda
yatçılık ve kaptan okulu olarak hizmet gören tarihi binanın uzantısı, sadece
çatısı yıkılmış pencerelerindeki dövme demirden yapılmış pencere demirli ve
duvarları yörenin, sarı ve kırmızı rengin hâkim olduğu, harika taşları ile
yapılmış muhtemel hizmet binalarının, sırf yol geçireyim diye yıkılmasına ön
ayak olur muydu? Şimdi yeniden önüne gelse, Çiftlik Köyü yolu olarak limanın
doldurularak düzenlenmesine ön ayak olur muydu? Ben kesinlikle zannetmiyorum,
bu binaların yıkılmasına bugün onay vereceğini, ama dönemin dostlukları ve
düşmanlıkları üstünden politika yapmanın sonuçlarının Çeşme’nin ciddi zararlar
görmesine yol açmasına, gerek kişisel gerekse de canım yurdumun geldiği bilinç
boyutu itibariyle bugün onay vermezdi… Şimdi ki Nuri Ertan olsa, acaba
plajlardaki üstsüzlere yönelik, merkezi hükümetin şimdilerde tam bir şebeklik
addedilecek yaklaşımı mucibince, zabıta yönlendirmesi ve uyarısı yapacak kadar
ileri götürür müydü? Zinhar…
Peki; Şimdi yeniden önüne gelse, Faik Tütüncüoğlu, Tekke
Plajına o gudubet yapılaşmanın, hiçbir şekilde ve de hiç kimseye tanınamayacak
kadar yoğunluklu olmasının önünü açar mıydı? Şimdi olsa, kaldı ki yanlışını
hemen anlayıp sonradan karşı çıktığı, ama ilk karşı çıkanları geri zekalı diye
nitelediği, Fener Burnu (Telgrafhane) açık deniz balıkçılığı için yapılacak ve
Çeşme’ye hiçbir faydasının olması mümkün olmayan bu yapının savunucusu olur
muydu? Kesinlikle inanıyorum ki, bugün olsa o abuk-sabuk projelere onay vermez idi…
Ama kapitalizmin en karikatürize uygulamasının sahnesi olan Canım
Yurdumun, nasıl ki arsa rantına, inşaat ihale rantına teslim edilmesi
karşısında büyük kitleler sessiz kalmışsa, yerelde de geniş kitlelere dayalı
politika yapan mezkûr büyüklerimiz de, sesi gür çıkan azınlığın, sessiz
çoğunluğun sessizliği mucibince verdiği zımnen onaya binaen galebe çıkan
fikirlerine ve taleplerine cevaz vermişlerdir…
Her ikisinin de imar tasarruflarından zarar görmüş biri
olarak, her ikisini de sevgi ve saygıyla anıyorum… Çünkü biliyorum ki, onlar
tıpkı Mecelle’nin “def-i mefasid celb-i
menafiden evladır” düsturu uyarınca davranıp, çok iyi işlere imza atamamış
olsalar da, zararın ve çok kötü uygulamanın önlenmesi yanında fayda temininde
geri kalmış olsalar da onlar değerlidirler, sırf bu yüzden teşekkürü hak
etmektedirler… Aktif politika dışındaki hayatta, yolda yürürler iken
kendilerine verilen selamın gerçek ve kalıcı oyları olduğunun bilinci ile
sokağa çıkmakta olan, ABİLERİMİZE
bundan sonra hayatlarında da başarılar dilemek ve kendilerine tüm eksiklerine
rağmen Çeşme’yi benzerlerine göre daha iyi korudukları için de teşekkür etmek
gerekir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder