
Çeşme’mizin
çınarlarından biri de “Saffet Bey’dir”, oğulları Yener ve Rasim de öyledir. Restorancılıkta
ilklerden biridir, Saffet Bey, tıpkı anne tarafım gibi Selanik muhaciridir.
Belki de bu yüzden dayım Yaşar Karagöz müdavimi idi Saffet Beye ait Sahil
Restoranın… Geçen yüzyılın başında balıkçıların, kasapların ve kesimevinin
bulunduğu söylenen “pandofilya” iken sonrasında hikâyedeki restoran şimdilerde
ise Çeşme Kent Belleği Müzesi olarak kullanılan bir binadır söz konusu olan… Mezkûr
bina ile ilgili 8 Şubat 2024 tarihinde neler yazmışım; “Binanın geçmişi ve geleceği üzerine çok
şey yazıldı çizildi… Mezkûr bina ile ilgili en eski bilgiler, geçen yüzyılın
başlarında bir kesimhane, kasap, manav ve balıkçılar ile bir meyhaneden oluşan
bir yapı olduğu yönünde olup, bilahare restoran, adliye, bakkal ve feribot
yazıhanesi gibi çok değişik amaçlarla kullanıldığı şeklindedir. Kullanım
konusunda hemen her Çeşmelinin binanın konumu, mülkiyeti dairesinde kıymetli anıları
vardır. Mesela, restoran olma konusunda ben hatırlamıyorum lakin eldeki
fotoğrafların bize hatırlattığı hali ile “Beyaz Martı Gazinosu Cengiz Korkmaz
ve Kardeşleri” adı ile bir işletme var lakin sonrası “Sahil Restoran” adı
altında Saffet Beyin (Dinçalp) unutulmaz ve çok iyi bildiğim ve çok hatıramızın
olduğu işletmesi… Önceleri Çeşme Adliyesi olarak hizmet veren sonra “Fehmi’nin
Kahvesi” diye bilinen Fehmi Karababa’nın kahvehanesi… Hiç değişmezmiş gibi
bildiğim lakin değiştiğini de bildiğim “Raşit Özçakır’ın” bakkaliyesi… Arada
Sakız Adası Feribotu olarak bildiğimiz “Aleko’nun Yazıhanesi”… Fehmi’nin
kahvede birkaç gün garsonluk, uzun süre müdavimlik, Saffet Beyin orada oturup
“balık-rakı” yapabilmenin ayrıcalığı, Saffet Beyin asla unutulmaz servis görevlisi
Rıdvan, sonradan ekibe katılan değişik ve unutulmaz sesi ile “Canavar” lakaplı
servis görevlisi, yan taraftaki Adliye Bölümüne, çocukları arkadaşım ve bir
Çeşme fenomeni Rasim Çelebi ile diğer çocukluk arkadaşlarım Emin ve Mehmet
Yüce’nin savcı babaları İbrahim Yüce, Feribot yazıhanesinde kapalı olduğu akşam
saatlerinde, önünde köftecilik yaptığımız günlerde içilen rakılar ve şen şakrak
muhabbetler üzerine binlerce hatıra… Hele “Fehmi’nin Kahvenin” köşesine
sonradan adeta bir şeylerin tebarüzü manasında iliştirilen, dönemin iktidar
partisi “Adalet Partisi” ilçe merkezine istiskal ile bakışımız, hep
hatıramdadır… Bunlar üstüne hatıralarımı ayrı ayrı yazmak istiyorum ya,
bakalım…”
Saffet
Bey; çok iyi tanıdığımız lakin yaşımız icabı devrinde “Sahil Restoranda” servis
alamamıştık… Çeşme Meydanın en müstahkem mevkiinde ziyadesiyle muvaffak bir mekân
olarak tarihe geçmiş olup, oraya kattığı müthiş vasıf ile de Saffet Bey tarihe
geçmiştir. Şüphesiz kendinden evvel orada restorancılık yapanların
temellendirdiğini daha da yukarılara çekmiştir. Dönemin ruhuna mütenasip muamele
ve mukabele tabii tatbikatıdır, umuma münhasıran bilatefrik, muhterem bir
beyefendidir Saffet Bey. Herkesin mezkûr mekânı bir hatırlama vesilesi
mevcuttur şüphesiz lakin benim ziyadesiyle hatırladığım ve takdir ettiğim detay
Ramazan Ayında pencerelerin sıkı sıkıya tamamen kapatılmış olmasıdır içerideki
faaliyetler aynı şekilde devam ederken. Esasen pencereler Ramazan Ayı dışında da,
alttan yukarıya doğru yarısı kalıcı perdeler marifetiyle kapalı bulunmaktadır
ve yemek yiyen insanların dışarıdan görülmesi de “olan var, olmayan var”
düsturu mucibince münasip değildir. Sonraları mezkûr ay içinde faaliyetleri
azaltmanın ya da durdurmanın başka yolları da zuhur etmiştir. Önce tadilat
bilahare de külliyen tatil babından… Hani şimdilerde ziyadesiyle burun kıvrılan
“o eski dönem” var ya, emin olun gayet mutedil ve müsamaha menbasıdır ve en
mühimi de başta Saffet Bey ile akranları bu işin mucit ve mümessili olmuşlardır.
Kimse kimsenin tavuğunun kaç yumurta doğurduğu ile ilgili değildir, ilgili ise
dahi, içtimai sebeplerle telaffuzu ayıplanırdı. Sonraları muhalif ve muarızlarına
müsamahası olmayan âdemoğulları da zuhur etti birden, “ekmeklerden” sonra onlar
da bozuldu maalesef…

Benim
gözümden, hatıratımın en görkemli bölümü ise, görece büyüyüp delikanlılığımızda
Saffet Beyin değerli ve saygıdeğer oğlu Yener devrinde sık sık gidip
eğleştiğimiz bir mekân olmasıdır. “Oy mercanlar mercanlar, kırmızı gözlü
mercanlar” türküsünün hayatımdaki önemi birden artmış idi, “katatiden”
yakaladığımız mercanların bir kısmı ile yediğimiz içtiğimizin hesabını
kapadığımız ve Yener Dinçalp’ın buna her daim seve seve katlanması ile… Sistem;
yakaladığımız balıkların Çeşme’nin meşhur “Sahil
Restoran” adı ile maruf Dinçalp kardeşlerin çalıştırdığı şimdiki “Kent
Belleği Müzesi” olan yerdeki restorana, teslimi ile başlar… Başta Yener olmak
üzere tüm personel adaletli bir şekilde verilecek servis karşılığı miktarı
kendilerine ayırır, geriye kalan bize hazırlanır, meze takviyesi ve malum tılsımlı
suyun ikramı ile sofralar taçlanırdı… Malum ya tılsımlı su şişede durduğu gibi
durmaz, Sahil Restoranda hem de Çeşme’nin Sahilinde olunca bol oksijen ve malum
tılsımlı su içini kıpır kıpır yapar insanın… Balıkların lezzeti ile salataların
yerli ürünlerle tavan yapmış lezzeti, kıpır kıpırı, şakır şakır terennüme
dönüştürürdü… Özellikle artık yazlıkçıların çekildiği, yabancıların tercihinin
azaldığı dönemlerde deyim yerinde ise biz bize kalan bizler daha serbest kalıp
türküler ve şarkılarla geceyi süslerdik. Hele o günkü menüde “döküntüden”
yakalanmış “patlak göz mercanlar” var ise tartışmasız türkü “oy mercanlar
mercanlar, kırmızı gözlü mercanlar” olurdu… Benzer hatıralar, Çeşmeli tüm akranlarım,
büyüklerim ve küçüklerimle bulunmakta olup, olanı da fotoğraflar üstünden,
itina ile tazelemeler yaparak ve bazen de diğer arkadaşlarla hasbıhal ederek
paylaşmaktayım.
Evet,
Sahil Restoran devri içinde Çeşme’nin prestij mekanıdır adeta ve bu övgü ve
tanınmışlık çok büyük ölçüde de müstecire aittir. Devir itibari ile daha “kültür balıkçılığı”
icat olunmamış, sadece yerel mahsuller yemeklerde kullanılmaktadır. Mesela
meşhur “Çeşme Kavunu” henüz kimyasal gübre ile tanışmamış, kavun sulamak gibi
lezzeti maalesef bozan çiftçilik usulleri bilinmemektedir… Mesela Çeşmenin
meşhur “kelle peyniri” kolaylıkla bulunabilir ve erişilebilirdi. Şimdi bazıları
bunları yazıyor olmanın birer nostaljik aranma olduğunu düşünebilir lakin o
günlerin mahsullerinin tadını bilenler bu anlatımdan meram ve muradımı çok iyi
anlayabilirler… Ne enteresandır ki, yerel mahsul yerel ihtiyaçları karşıladığı
gibi bir miktar da İzmir hale gönderilirdi o günlerin Çeşmesinde. Şimdilerde
maalesef tüm sebze, meyve ve sair mahsuller diğer merkezlerden ithal
edilmektedir. Hâlihazırda sabır ve inatla yerel mahsul yetiştiricileri yok mu
şüphesiz var. Bunların bir miktarını Çeşme Otogarı arkasındaki üretici halinden
küçüle küçüle geriye kalan mekânda taliplilerine ulaştırmaya çabalayan Mustafa
Ertemiz’i de bu manada saygıyla hatırlamamız şarttır. Sadece hatırlama mı, şüphesiz
hayır, yerel ürünleri satın alarak müstahsilleri de çabalarından ötürü
ödüllendirmek ve devam etmeleri açısından da cesaretlendirmek gerekir.
Evet,
mezkûr fizik ortamda, mezkûr yerel mahsullerle yapılabileceğin en iyisini harmanlayarak
hazırlayan Saffet Bey ve Yener’i minnet ve saygı ile anar geride kalanlara başta
da Rasim olmak üzere sağlıklı ve uzun ömür diliyorum. Unutulmaz servis görevlisi
Rıdvan ile Canavar lakaplı abilerimizi hatırlamadan yazıyı sonlandırmamalıyım. Ve
maalesef artık mezkur mekan yok lakin daha ulvi bir misyon yüklenip müzeye
terfi etmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder