Çarşamba, Ocak 14, 2026

ADANMAK YALÇIN GRANİT

 


Basketbol dünyasının değerlendirmesine göre dünyanın en önemli antrenörlerinden kabul edilen Svetislav Pesiç’in masalımsı anlatımı ile başlıyor büyük bir keyifle okuduğum kitap. Yenilmez Armada diye uzun yıllara damga vuran Galatasaray Basketbol takımının kaptanlığını ve antrenörlüğünü yapmış ve en mühimi Türkiye Basketbol dünyasına en belirgin ve kalıcı katkılarda bulunmuş Yalçın Granit için oğlu Ali Granit tarafından kaleme alınmış. Müthiş sürükleyici ve hafıza tazeleyici bir kitap, bu kitabı kazandıranlara teşekkürler… Pesiç’in masalımsı anlatımı dedim ya; “babam beni Belgrad’da bir basketbol maçına götürdü. Bu maçın sonunda bir adam faul çizgisinden gözleri bir bantla kapatılmış olarak faul atışları yaptı ve on atışın onunu da sayıya çevirdi. Bu gösteri çok hoşuma gitti ve basketbola ilgi duymaya başladım. Daha sonradan öğrendim ki oynayan takımlardan biri Avrupa turnesine gelen Galatasaray ve gözü kapalı şekilde faul atan kişi de Yalçın Granit’miş.” İşte kitap böyle bir basketbolcuyu merkeze alarak Türkiye ve Dünya Basketbolunun bir dönemini belgesel tadında okuyucuya sunuyor.

Benim en büyük yeteneklerimden biri şutlarımdı, o günlerde yapılan faul yarışmalarını da ekseriyetle ben kazanıyordum diye anlatıyor Yalçın Granit. “fakat bir gün karşıma bir salon görevlisi çıktı ve bu gidişata son verdi. Antremanlarda seken topları toplayıp bana geri veren o adam, meğerse ben gittikten sonra aynı ciddiyetle kendi başına serbest atış çalışırmış. Yarışmada bir baktım ki benden çok atıyor. Bu, şut meselesinin yetenekten çok tekrarla ilgili olduğunun kanıtıdır. Salondan en son çıkan o olduğu, en çok o çalıştığı için yarışmayı da o kazanıyordu. Basketbol hayatımızı onu yenemeden noktaladık!” Çalışmanın, çok çalışmanın ne kadar önemli bir detay olduğunun kendi yeteneklerinin geçilmesi üstünden hiç çekinmeden anlatabiliyor…

“Turgut Atakol’un Abdi İpekçi Spor Salonu’nda asılı fotoğrafının altına “Türk Basketbolunu büyüten adam” yazmak gerekir. Türkiye’de basketbola en çok fayda sağlayan odur. Fenerbahçe’ye tarihimizde ilk kez mağlup olduktan sonra Turgut Ağabeyin yanına gittim ve “ Yenilmez Armada’yı niye bu hale getirdin? Türkiye’nin yegâne uzunu Altan bize gelmeye dünden razıydı, Samim zaten senin hayranındı. “ikisini de takımda tutabilirdin.” dedim Cevap olarak, “tek bir sebebi var Yalçın, Türkiye’de basketbolu büyütmek istiyorsak Fenerbahçe’nin ortaya çıkmasından başka çaremiz yoktu,” dedi. Turgut Ağabey’in Türk sporuna yaptığı en büyük katkı budur.” şeklinde aktardığı hatıra ise herkesin kulağına küpe olacak cinstendir. Hele, varlıklarının yegâne temeli diye düşündükleri gerginlik ve çatışma ortamlarını hazırlayan bugünkü çapsız yöneticilere bakınca, sporun temel bileşeni barış ve dostluk gerçeğine ne kadar da ihtiyaç var diye düşünmeden edemiyor insan… Şu muhteşem misal sporda yarışma ruhunun gelinen nokta itibariyle nasıl da adım adım yok edildiğini anlatıyor insana, sonuçta seçilen kişiler Ali Şen, Ali Tanrıyar, Ömer Çavuşoğlu ve binlerce benzeri olunca da sürpriz yaşanmadığına kanaat ediyoruz. Gerçi bugünkülerin geçmiştekilerin kötü kopyası olarak zuhur ettiklerini anlatacak hikâyeler de yok değil… Daha önce yazdığım, 1943 ve 1951 Fenerbahçe ve Beşiktaş şaibeli maçları yanında burada da benzer bir hatırata rastlıyoruz. “Molayı alanın Koç Samim Göreç değil, idareciler olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. Koçlarının ve oyuncularının muhalefetine rağmen, Fenerbahçe idarecileri takımı sahadan çekme kararı alıyordu. Böylelikle Fenerbahçe’nin hükmen mağlubiyeti neticesinde üçlü averaj ortadan kalkacak, Galatasaray ile Modaspor arasındaki ikili averaja bakılacak ve Modaspor şampiyonluğunu ilan edecekti.” Neymiş, demek ki, ünlü futbolcu Harry Kewell’ın dediği “Türkiye'de futbol, Galatasaray'a karşı oynanan bir oyundur” iddiasına genişlik kazandırılmış hem de seneler önceden, basketbol için de geçerli hale getirilmiş… Şimdi bunun üstüne çok kelam edilecektir lakin “ayinesi iştir, lafa bakılmaz”… Yani ve özetle “resultante importante.”

Türkiye Basketbol tarihine bir dönem altın harflerle geçirilmiş oyuncu Hüseyin Alp için ayakkabı temini konusundaki hatıra ise muhteşem bana göre, imkânsızlıklar içinde imkân tahkimi nasıl olurmuş adına… “Yalçın Granit, yeni öğrencisinin ayakkabılarındaki tuhaflığı hemen fark etmişti. 55 numara ayaklarına ayakkabı bulamayan Hüseyin, çareyi eline geçen en büyük ayakkabının topuk kısmını kesmekte bulmuştu. Granit, menajerini yanına çağırdı. Hüseyin’in ayağını bir kartonun üzerine yerleştirdiler, bir kalıp profili çıkardılar ve kartonu alıp Kapalıçarşı’ya gittiler. Venüs Fabrikasına özel bir sipariş verildi. ‘o zamanlar ayakkabılarımız yerliydi,’ diyor Hüsnü Akın, ‘en kalitelisini de Venüs yapardı. O 55 numara ayakkabılar, ahşaptan yapılma kalıbıyla birlikte hala klüp müzesinde duruyor’”

İşte böyle aktarıyor, hatıraları olanlar…

Mehmet Baturalp, Ali Uras, Turgut Atakol, Sadi Gülçelik, Osman Solakoğlu, Ergin Ataman, Aydın Örs, Hüseyin Alp, Özhan Canaydın, Aydan Siyavuş, Efe Aydan, Tamer Oyguç, Orhun Ene, Mehmet Altıoklar, Harun Erdenay, Levent Topsakal, Koray Mincinozlu, Nihat İziç, Turgay Demirel, Hüsamettin Topuzoğlu, Necip Kapanlı, Mirsat Türkcan, Zaza Endenladze, Erman Kunter, Bodiraga, Daniloviç, Juan Antonio San Epifanio başta olmak üzere yüzlerce yerli ve yabancı, büyük zevkle izlediğim Oyuncu, İdareci, Hakem, Antrenör katkıları ve izleri ile de mest olduğum bir kitap oldu şiddetle öneririm.

Hatıralarda, Canım Yurdumun karabasanı Kenan Evren’in, 1985 senesinde düzenlenen ilk Basketbol Cumhurbaşkanlığı Kupasındaki sahada yerini alışını ve kazanan Galatasaray’a bir Fenerbahçeli olarak “birazda elleri titreyerek” kupa verişini, hem efsane oyuncu Mehmet Altıoklar, hem Fenerbahçe Başkanı Fikret Arıcan, hem de Galatasaray Yöneticisi Cemal Noyan aktarımlarıyla bulunmaktadır. Hatıralarda bir başka bir şey daha var ki Galatasaray adına bir rezalettir, Cemal Nalga skandalı… Bilenler bilir, tekrar aktarmaya gerek yok…

Kendisini defalarca canlı seyretme keyfini yaşadığım bir basketbolcunun da izini görünce, inanılmaz şeyler hatırladım. Paul Dawkins, benim canlı izlediğim ender önemli oyunculardan birisidir, kafasını iki yana sallayarak dripling ile hücum etmesi, özellikle de aniden durup geriye doğru hızla çekilip sıçrayarak potaya şut atması hala aklımdadır. Hele Karşıyaka Basketbol takımı ile yapılan bir finalde İzmir’de Atatürk Kapalı Salonunda izlediğim maçta harikalar yaratmıştı. Müthiş keyif veren bir oyuncuydu… Vefatını duyunca hüzünlenmiştim… Nurlarda olsun…

Gazeteci Yiğiter Uluğ bir dönemin en etkili ve önemli basketbolcularından biri olan Dawkins için; “Solaktı ve ilk bakışta insana çok garip gelen bir stili vardı. Şuta kalkarken sol ayağı, diğerinin hep biraz önünde olurdu. Mesafe tanımadan top kullanabiliyordu.  Avrupa basketbolunda henüz üçlük yoktu, 1984 Olimpiyatı sonrasında gelecekti. Bu yüzden ilk üç sezonunda pek çok basketi üç yerine iki sayı olarak geçti kayıtlara… Yumuşacık bileği, bol fake’li oyunu ve inanılmaz skor kapasitesiyle İstanbul’da kısa sürede özel seyirci edinen bu 1.95’lik forvet, aslında geldiği yerde de bir efsaneydi.”

Gislaved, Venüs, Converse marka ayakkabılardan Nike’a uzanan kocaman bir serüvenin, toprak sahadan parke sahaya yönelimi, hücumda ve savunmada zaman sınırlamasının olmadığı vakitlerden son derece kısıtlı saniyelerle değerlendirilen oyun süreçlerine… Bizler için ciddi ve son derece kaliteli anlatımlarla basketbol tarihi adeta… 

 

Hiç yorum yok: