Şoförlük şimdiki gibi kolay edinilen meslek değildir, Hasip Abimizin devrinde, hele ehliyet sahibi olabilmek adeta deveye hendek atlatmak gibi bir şeydir. Zaten otobüsler de öyle şimdikiler gibi senkromeç dişlileri ile destekli şanzımana sahip değil, “kara şanzıman” denilen ara gazı ayarı ile vites artıran ya da eksilten bir sisteme sahiptir ara gazı ayarı doğru olmazsa şanzımandan acayip sesler gelirdi. Diğer tüm kabiliyetler yanında bu şanzıman ile vites değişikliği bile başlı başına farklılık gerektiren bir kabiliyettir.
O devirde Çeşme İzmir arası otobüs ve dolmuş taşımacılığı şimdiki gibi bir kooperatif organizasyonu dâhilinde yapılmamaktadır, çok az sayıda taşıyıcı belki de sözlü bir centilmenlik anlaşması çerçevesinde lakin gayet uyumlu şekilde götürülen bir işleyişe haiz idi, bildiğim. Kalenin Belediye tarafındaki Kulenin dibinden hareket eden otobüsler, eski adı “Hurmalı Caddesi” yeni adı ise 27 Mayıs darbesinden mülhem “İnkılap Caddesi” yani şimdiki Çarşı içinden geçerek Ilıca ve Alaçatı içerisinden devamla İzmir’e giderlerdi. Bu seferlerde kimseyi yolda bırakmamak bir kaide ise de kimsede durak kabul yerde bekleyeyim gibi bir davranış içinde olmazdı. Canı nerede isterse orada beklerdi mezkûr yolcular. Çarşı İçinin eski “Arnavut Kaldırımı” kaplama hali kimi rahatsız etti ise sökülüp yerine de günün modern kaplama malzemesi asfalta dönüştürüldü, bilemiyorum. Siz bir düşünün daha asfaltın Canım Yurdumda “satıh kaplama” evresinde olduğunu, yandı gülüm keten helva… Cabbar ve cevval yerel yönetim hemen mevcut duruma müteallik tahlil neticesi yolun kuru havalarda “Arozöz ile sulanması usulünü” icat edip, vaziyeti kurtarma cihetine gitmiş idi. İşte böyle bir Çarşı İçi olunca, Çeşme İzmir seyahatinin 2 saatinin 30 dakikası burada tüketilirdi. Lakin şikâyetçi de ziyadesiyle az olurdu hatırladığım. Otobüsler çok yavaş ilerler, hemen her yolcu hemen her yerde durarak alınır, terziye, fırıncıya, aşevlerine de fazlaca toz toprak gitmez idi… Bilmeyenler için hemen söyleyeyim, “satıh kaplama” asfalt emülsiyonunun kaplama yapılacak yola traktör arkasındaki ilkel distribütör sayılacak bir su tankerinden püskürtülmesini takiben üzerine mıcır yani kırma taş serilir araçlar üzerinden geçtikçe ve havalar ısındıkça mıcır asfalt emülsiyon halveti gerçekleşir. Lakin mıcır ocaktan geldiği gibi serildiğinden o tozlu hali ile her araç geçişinde yakınında bulunanları canından bezdirirdi. Neyse bu mevzuu kısa keseyim. Çeşme İzmir Konak ki o zamanlar “Tarla” diye adlandırılırdı, önemli duraktır. Belediye taşıtları için en önemli merkez ve aktarma nokrası olmakla birlikte, İzmir’in batısı ile güneyindeki yerleşim yerlerinin tüm araçlarının son durak ve ilk durak vazifesini görürdü. Tarla’dan önce de “İzmir Fuarı 9 Eylül” kapısının hemen karşısında şimdilerde kocaman bir çukur olarak imarın hangi rantından hangi kurumun ne kadar fayda temin edeceği tartışmaları içinde bekleşen yerde bir İzmir Merkez Garajı vardı… Tam şimdi hatırlamıyorum hangi otobüsler hangi saatlerde oraya giderdi, nasıl bir işletme rejimi vardı lakin oraya diğer şehirlere bağlantılı yolculuk yapanların gittiğini hatırlıyorum. Hatta bir keresinde Anneannemin rehberliğinde Manisa Kırkağaç Bakır nahiyesine gidecektik, garajda “Bakır’a” gideceğiz deyince bizi otobüs çığırtkanları apar topar İstanbul Bakırköy otobüsüne bindirmişlerdi de son anda anneannemi ikaz edip bu yanlıştan dönmüştük. O garaj yıkıldı, şüphesiz yetersiz ve merkezde kalmış olması gibi sebeplerle değişikliğe ihtiyaç vardı. Burası yıkılmadan korunup bir başka faaliyet için kullanılabilir ve şehrin karakter binası olarak korunabilirdi. Yönetenlerle bu konuda da aynı duygu ve düşünceleri paylaşmamışız demek ki…
İzmir yolculuğu sırasında benim yola odaklanmış meraklı bakışlarımı görünce her defasında motor üstüne oturmaya davet edişini dün gibi hatırlıyorum. Rutin sorular, okul durumu, ileride ne olacaksın gibi bizleri konuşturup, kendi hafızamızı şartlamaya müteallik vaziyetler. İlaveten de, İzmir’e giderken babam ile Hasip Abi arasındaki muhabbete bir adam olarak katılmam, bende olması gereken çocukluk eğiliminin hangi sebeple olmadığının adeta bir ispatı celilesidir. Hasip Abi otobüsçülüğün meşakkatli meşgalesinden bitap olduğu kanaatiyle bir vade sonra görece kolay taksiciliğe geçer… Orada da örnek işletmeci olmayı sürdürür… Bilahare tüm bu işleri şimdilerde “Çeşme Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası” başkanlığı yapan arkadaşım Hakkı Kocakara’ya devreder… Artık oda organizasyonundan da anlaşılacağı üzere mezkûr faaliyetler çok gelişmiştir.
Görme
yetisini büyük ölçüde kaybetmesi sonrasında genellikle oğlu Hakkı ile
yürüyüşlerinde “merhaba Hasip Abi” dediğimde beni sesimden tanıyıp, genel
ahval, ne yapıp yapmadığım lakin özellikle de babam üstüne konuşmalarımız hala
aklımdadır. Evet, bu güzel insanlar artık maalesef yok, o güzelim atlara binip
gidenler kervanına onlar da katılmış. Onların yokluğu hakikaten çok
hissediliyor. Bu vesile ile başta Hasip Abi olmak üzere tüm aramızda olmayan
büyüklerimizi saygı ile anıyorum. Nurlarda olsunlar…