Eskiistasyonun terk edilip yenisine vasıl olununca, çok sonraları da olsa paralel ihdas ve inşa edilen Atatürk Caddesi, Ziya Paşa ve Gazipaşa Bulvarları devir itibariyle prestij ve statü sayılan apartman hücumuna uğrar lakin ticaret ve maişet mekanlarının mevzii sabit kaldığından mezkur içiçelik kaçınılmazdır. En zengin ile en fakir bir aradadır, sulh, salah ihdası beklense de polarizasyon kaçınılmaz içten içten zuhur etmektedir. Kısa vadede karşılıklı duygu ve düşünce birikimi sosyal huzursuzluklara sebep olmamakla birlikte uzun vadede mezkûr birikimlerin farklı sonuçları kaçınılmaz olmaktadır. Adana’da modern hayata mütenasip orta sınıf tercihi evlerin bulunduğu diğer bölge de, Şakirpaşa Havaalanına yakın konuşlanmış, Güney Sanayi Evleri ile Emek Mahallesi Evleri olarak bilinmektedir. Şakirpaşa Havaalanından Trafik Şubesi cihetiyle, şimdiki E-5 karayoluna bağlanan yolun sol tarafı tamamen Havaalanı, sağ taraf ise, yol boyunca adeta tren katarı tadında dizilmiş, her birisi iki katlı, bahçeli ve devrin gösterişli ve konforlu, herkesin gıpta ile baktığı, evsizlere hayal kurduran “Güney Sanayi Evleri” ve “Sigorta Evleri” olarak da bilinen “Emek Evler” ki, Güney Sanayi Evleri ile İstiklal Mahallesi arasında konuşlanmıştır. Baklava dilimi şeklinde planlanmış sokakları, blokların aralarında nispeten geniş yeşil alanlar ile eğleşme mekânları olması hasebiyle de nispeten modern hayatı yansıtan bir görüntü vermektedir.
Adana’nın diğer bölgeleri ise, her bir dalganın çok farklı sebepleri olmakla birlikte yüzyıllardır dur durak bilmeyen göçlerin nihai hedefidir. Açıkçası Adana tarımsal ve endüstriyel iş alanlarının oluşturduğu müthiş cazibeye de sahiptir ya, esasen muktedirlerin ucuz işgücü deposu yaratma azmiyle Adana’yı adeta “taşı toprağı altındır” takdimine matuf müstevlileri lehine muratlarına ermektedirler. Artık, öncelikleri sadece az da olsa maişete tasvip para kazanabilmek maksadı olan yığınlar, çalışabilmek uğruna tercih edilmeyi beklemektedirler… Maksat hâsıl olmuştur, netekim…
Lakin yaşam alanları hiç de ilk bölümde verilen fotoğrafı tatbik ve tasdik etmemiştir. Teşekkül eden mahalleler sürekli gelenler ile bir taraftan yatayda büyürken, diğer taraftan mevcut mekânlar ise ihtiyaca binaen bölünerek çoğalmaktadır. Evler adeta birbiri üstüne yığılmış vaziyettedir, bütün teknik imkânlar da yeterince uzaktır, mezkûr mahallerden… Evler genellikle 1,5 katlı, birinci buçuk kat kerpiç, ikinci kat ahşap, önlerinde herkesin müşterek kullanımına haiz, zeminden ahşap bir merdivenle ulaşılan “hayat” denilen üstü kapalı lakin yanlar açık bir mekân, zemini kil ağırlıklı ve sıkıştırılmış toprak avlu, avlunun uzak köşesinde fosseptik üstü “helası” bulunan, sokak ile irtibatı ise yine kerpiç bir duvarla eğreti vaziyette tesis ve temin edilerek kesilmiştir. 1970’li senelerin Adana’sındaki ev stoku ağırlıklı bu vaziyettedir. İşte ben de Adana’ya ilk geldiğim 1976 senesinde, çok kısa bir süre hemen bir ev bulabilme planına sadık ucuz bir otelde kaldıktan sonra, Hurmalı Mahallesindeki bir ara sokakta mezkûr evlerin birinin, “birinci buçuk” katında esasen yaşamak için planlanmamış, ihtimal de plansız inşa edilmiş bu yapının bir yarı depo tadındaki odasına yerleştim. Evet, artık bir odam vardı, lakin ihtiyaç olan mutfak düzeneği, banyo ve tuvalet düzeneği maalesef yoktu. Mevcut maddi imkânlarda bundan ötesine mütenasip değildi. Esasen banyo düzeneği tüm mahalle içinde aynı şartlardaydı. O güne kadar çok duyduğum lakin ilk kez bu kadar yakından şahit olduğum “hamam sefaları” ile nihayet tanıştım. Genellikle haftada bir gün gidilen hamamlar vasıtasıyla insanlar yunuyordu, arınıyordu, anlatılanlara göre… Adana sıcağında haftada bir gün banyo, inanılır değil lakin gerçek… Gerçi belki insanlar bu kadar terlemiyorlardı, terleseler dahi anatomileri ve onu destekleyen beslenme düzen ve rejimleri sayesinde etrafa rahatsız edici koku vermiyorlardı, bilemiyorum gayri… Ben hamam düzeneğini kendime münasip bulmadığımdan, küçük tüp üstünde tencerede ısıtılan su ile yeterli büyüklükteki plastik leğen içinde duş alıp, atık suyu da bahçeye gece saatlerinde çıkıp çaktırmadan serpmek suretiyle def ettiğim bir usul ihdas ettim. Muhtemelen herkes yapılanı çakıyordu ama bu körpe ve naif gence ilişmeyelim faslından olacak kimse ses etmemişti, orada kaldığım sürece. Düzensiz olmakla birlikte sıkılaştırılmış ya da zamanla kendiliğinden sıkışmış kil zemin artık beton gibidir ve geçirimsizdir, dökülen her bir litre su orada bir vakit kalmaktadır. Hele yağmurlu havalarda, adeta havuzu andıran bir bahçedir. Tek bir ağaç yoktur, tek bir çiçek yoktur olsa da kim bakacak, kim ilgilenecek o ortamda… Hela (tuvalet) bahçenin uzak köşesinde demiştim ya, o fasıl da müthiş bir fasıldır. Genellikle sabah saatlerinde elinde ibrikleri ile sıranın kendisine gelmesini bekleyenler, içeride ise dışarıda sıradakileri ve onların işitme kabiliyetlerini düşündükçe terleyen insan olmanın hiç de tercih edilmediğini söyleyebilirim. Mesela benim def-i hacet rejimim sabahtan gece yarısına kaymıştı… Kullanma suyu ise fosseptik yakınında “vurulmuş tulumba” marifetiyle temin ediliyordu, olsun toprağın sonsuz ve merhametli filtreleme kabiliyet ve vazifesi vardı ya, mezkûr ibriklerde doldurulurken hafiften bir sırada orada oluşuyordu… Adeta Yahudilerin “Kortejo evlerinden” mülhem, Komünizmin “komünal evlerine” ilham… Bu hayata ve şahitliklere ilave edilecek şüphesiz ki binlerce detay daha var, adeta bir kitap oluşturacak miktarda, lakin kiyafet-i nakli vaka, diyelim…
Mahallemiz, Adana’nın tam merkezidir, E5 Karayolu öncesi, Mersin Ceyhan, Antep bağlantısının, Eskiistasyon önünde uzanan şimdiki adı Kurtuluş Caddesi marifetiyle Kuruköprü’ye, oradan Özler Caddesi marifetiyle Küçüksaat’e, oradan da Abidinpaşa caddesi ile Tarihi Taş Köprüye vasıl olup, ziyadesiyle debisi ve genişliği heybetli olan Seyhan Nehri geçilmek suretiyle temin edildiği bazı kaynaklarda yazılmaktadır. Şüphesiz ki Hergele Yolunun daha önceleri mezkûr bağlantının ana unsuru olduğunu unutmayalım. Şimdiki Kurtuluş Caddesi üzerinde, Kuruköprü cihetinde sol cenahta kalan Sümerbank’ın teşhir vitrinleri vardı, akşamları ışıl ışıl parlayan bu vitrinlerin ihtiyaç sahiplerinin ve özenenlerin durup durup baktıkları önemli bir yer olduğunu hatırlıyorum. Kuruköprü’ye varırken hemen sağda meşhur şalgamcı “Ali Göde’nin” mekânı vardı ki burası hala faaldir bildiğim. Tezgâh üstünde çeşit çeşit turşular takdim ve teşhir edilir, buzlar marifetiyle ehven soğutulmuş şalgamın, tercih edenlerin taneli, acılı ve turşu sulu karışımı ile de satışı yapılırdı ve harikaydı… Kuruköprü 24 saat hizmet veren çorbacılarında mekânıdır ve ziyadesiyle de meşhurdur bu çorbacılar, en meşhuru da Toros Paça Salonuydu. Lakin bu hizmetlerden kısa bir vakit sonra mahrum kalmıştık çünkü daha önce aktardığım ekonomik tenakuzların ve farklılıkların sert ve acımasız siyasi mücadelelere evrilmesi neticesinde devrimcilerin kolay gidemedikleri bir meydandır orası artık… Gidilemeyen yer, sağa 100 metre, sola 350 metre, yukarı 50 metre gibi ziyadesiyle küçük bir alan olmakla birlikte, sıkıntılıdır. Bu alan içine maalesef o vakitlerde tek öğrenci yurdu da dâhildir ve orada kalmak asla bizim planımız içinde olmamıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder