Perşembe, Ağustos 06, 2026

KAYSERİ ŞEHİR KÜTÜPHANESİ – SURP ASTVADZADZİN KİLİSESİ

 

Canım Yurdumu geziyorum, seviyorum, son derece keyifli hatta o kadar keyifli ki, daha evvel birkaç kez gittiğim yerlerde bile çok eksik bıraktığım yerler çıkıyor, oraları ziyaret etmek, eksiğimi tamamlamak keyiflendiriyor. Oysaki geziye çıkmadan önce ciddi ciddi çalışıyorum, kilometreler, varılacak yerlerde geçirilecek süreler, hava durumları başta olmak üzere bir sürü detaylara bakıyorum aklımca, hazırlanıyorum. Lakin her vakit her plan eksik kalıyor, bazen zaman planlanmasındaki aksaklıklar, bazen hava şartlarının ani değişikliği, restorasyon çalışmaları, deprem zararlarına bağlı kapalı olma halleri, tatiller gibi öngörülmeyen sebeplerle çok eksik faaliyet veya gezi gerçekleşiyor. Bu manada Kayseri’de daha önce eksik kalan “Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Kilisesi” ziyaretini bu sefer gerçekleştirdim lakin artık kilise olarak değil “Şehir Kütüphanesi” olarak hizmet vermekte iken… Evet, Kayseri Büyükşehir Belediyesi, uzun senelerce kültür merkezi, dil ve müzik kur merkezi, depo, sergi salonu, belediye zabıta merkezi ve spor salonu olarak kullanılan bu güzel ve nadide mimari eseri yeniden düzenleyerek kütüphane olarak kullanıma açmış. İçerisini kısa süreli dahi olsa “bir bakıp çıkacağım” faslından da görmek mümkün değilmiş, mecburi üye oldum, makul bir süre içerisinde hazırlanan üye kartımı alarak turnikeden okutarak giriş yaptım. Son derece güzel bir ortam izlenimi veren kütüphane deyim yerinde ise tıklım tıklım ve genellikle öğrenciler tarafından oldukça yoğun kullanıldığını anlıyorum, görevlilerden ve gözlemimden.  

Evet, üye olduktan sonra, Kütüphanenin içine girdim dedim ya, çok hızlı bir şekilde kitap tercih ve sunumlarına olabildiğince hızlı baktım. Özellikle ilk kattaki kitap raflarını, zamanın ve gözümün elverdiğince inceledim. Envanter de, benim daha zengin ve geniş bir arşiv beklememe rağmen yine de azımsanmayacak vaziyettedir. Gözüme, Nazım Hikmet’ten, Karl Marks’a, oradan Yaşar Kemal’e, Baskın Oran’a, bir tane olsa bile Mahir Çayan (e kitap) adlı eserler çarptı. Mesela, Karl Marks’ın Kapital adlı eserinden birkaç adet gördüm, enteresan. Hani, uyanık kütüphane yöneticileri ya da onların daha üst yöneticileri, kayıtları içine bu kabil eserleri alırlar lakin “okuyucuda” numarası ile de depoya kaldırırlar ya, mezkûr eserler için söz konusu olmadığı görünmekte.  

Kilise için yazılan genel tanıtımlarda 1800’lerin ilk yarısında inşa edilmiş denmiş olsa da, Kütüphanede dağıtılan broşürde 1618 yılında Kayseri’ye gelen Polonyalı bir seyyahın seyahatnamesinde yer aldığı beyan edilmiştir. Demek ki kilise 1618 senesinden önce inşa edilmiş ve ondan sonra yapılan her şey genişletme, düzenleme ve tamir onarım faslındandır. Kilise, bazilika (dikdörtgen) plana haiz olup, merkezde ana nef (ana salon) sağlı sollu 4’er güzel korunmuş ya da restore edilmiş kolon marifetiyle ayrılmış 2 görece küçük nef’ten ibaret şirin görünümlü bir yapı.  Ana nef, merkezinden oldukça geniş ve ferah pencerelerle kapatılarak üzerine kubbe oturtulmuş olup yan nefler ise tonozlarda kapatılmış vaziyettedir. Dışarıdan ise yapı klasik bir kesme taş yapı, yani klasik Ermeni taş işlemeciliği… Özellikle de kubbenin dışarıdan görünümü taş işçiliğinin en sıcak tatbikatını sergiliyor adeta. Dış cephedeki son derece karakter uyum ve ahenk arz eden, aynı taşın farklı tonlarının adeta bir desen oluşturma tadında, yer yer kabartma figürlerin de yerleştirilmesiyle gözü okşayan, aklı etkileyen, hafızayı güncelleyen bir yapısı var. Dağıtılan broşüre istinaden anlıyoruz ki, mülkiyetinin Gençlik ve Spor Bakanlığına ait olduğu ve 2012 senesinde bir protokol ile Kayseri Büyükşehir Belediyesine tahsis edilmiş. Mezkûr broşürde yayın sayısı çok daha az gösterilmesine rağmen web sitesinde yer alan bilgiye göre yaklaşık 215.000 basılı kitap, yaklaşık 27.000 e kitap ve süreli yayınlar bulunduğu bildirilmektedir. Anladığım kadarı ile öğrencilere bilabedel çay, çorba ve su servisi de yapılmaktadır ki bu öğrenci yoğunluğunu izah etmede işi kolaylaştırıyor.

Bana göre, kentleşme büyük büyük caddeler, meydanlar açmak, beton yığınlarını adeta göğü delercesine yükseltmek olmamalı, olmaz da. Kentlere kişiliğini, karakterini ve ruhunu veren geçmişin ve eskinin korunarak, hatırlama ve hatırlatma değeri yüksek eserlerini korurken esasen de asli faaliyetin aslına münasip geliştirilmesi ve güzelleştirilmesi olmalıdır. Eski kilise, mektep, cami, kale, kervansaray gibi yapılara kalıcı mahiyette sergi salonu, müze, kütüphane, otel benzeri fonksiyonlar yüklenmesi mezkûr yapıların kısırlaşmasına, ruhuna ve karakterine aykırı atmosfer istihsaline sebep olmaktadır. Kentlerin hafızasına katıksız saygı gösterilmeli, yenileme, dönüşüm, düzenleme gibi gerçekçi olmayan buram buram rant kokusu veren nitelendirmelerle örtülerek faaliyet yürütülmemelidir.  Hani, kent için zaman ve mekân kompozisyonuyla yaratılan insani aidiyet, düşünce ve ruh derinliği ve zenginliği, hatırlama ve hatırlatma, kültür ve sanatın medeniyete vites arttırması marifetiyle şekillenen mimari ihtiyaçlar düzenlemesi tanımı yapılır ya, geçmişin geleceğe layıkı ile taşınması adına, işte tam da o… Karar vericiler asla ve kat’a unutmamalılar ki; kentler bize emanet ve bizde kentlere misafiriz… Bizden öncekiler olduğu gibi bizden sonrakiler de olacaktır. Bu manada yetkimizi aldık deyip her şeye kadir ve muktedir olmak yerine her şeye saygı ve sahiplenme ile ilerleyelim, derim…        

Evet, netice itibariyle mezkûr Kilisenin yıkılıp gitmediğine mi sevinsek, kütüphaneye dönüşmüş olmasına mı üzülsek, bilemedim, hakikatten… Depo yerine kütüphane olması şüphesiz ki daha manalı gelebilir lakin neden orijinal halini koruyamayız bu kabil yapıların bilemem… Efendim yeterli cemaat yok bu sebeple “kilise” olarak hizmet vermesi düşünülemez diye görüş oluşabilir ya da zaten Ermeni Cemaati’nin rızası vardı, hatta ısrarı vardı denilebilir. Gerçi içeriden bile kilise özellik ve görünüşü korunarak vazife tahvili yapılmış, kütüphanenin 2 katı için demonte edilebilir çelik bir yapı oluşturulmuş, bu da önemli bir şey şüphesiz… Çok eski halini bilemediğim için şu anda duvar ve tavanlarda korunan ikonalar ve şekillerin ne kadarı korunmuş, ne kadarı yok edilmiş bilemiyorum lakin ciddi miktarda şekil ve çizimler bulunmaktadır. Şüphesiz böylesine güzel ve tarihi bir yapının etkileyici atmosferi içerisinde kitap okumak, araştırmak, yazmak insanda enteresan hisler yaratır.

Görevlilerden aldığım bilgi ise buranın bizatihi Ermeniler tarafından kütüphaneye dönüştürülmesi önerilmiş, desteklenmiş biçiminde idi. Bilemiyorum, böylesine bir talep var ise de, ne kadar doğru, ne kadar içten ve samimidir. Hani; ricalin “affedersiniz çok daha çirkin şeyler söyleyenler oldu, Ermeni diyen oldu” sözü mucibince oluşan ruh hali tahlil edilince, öyle çok da taammüt içeren bir vaziyet görülmez, görülemez…

Canım Yurdumun muhteşem miktarda yaygınlık, çeşitlilik ve tarihsellik dâhilinde emsalsiz bir üst düzey zenginlik içeren arkeolojik, etnografik, etnolojik yapısını iyi korumuş, bakmış ve bakıyor ve işletiyor olmamızın mecburiyetimiz olduğu bilinciyle değerlendirmeler yapılması lazım ve şarttır. Karar vericilerin ve karar vericileri tayin edenlerin etrafına bu fikir ve zikirle bakıyor olmaları da ayrı bir mecburiyettir.