Üniversite sonrası her birimiz devrin gerçekleri mucibince dört bir yana dağıldık, bir taraftan günlük dertleri çözmeye çalışıyor bir taraftan da eski günlerin hatırına binaen birbirimiz arayıp soruyorduk. Devrin iletişim şartları bir öncesine göre biraz daha ehven olsa dahi bugünkü imkânlarla kıyaslandığında sıfıra yakın kabul edilmelidir. Bir tarafı ile 12 Eylül tenkil politikaları neticesi insanlar ses çıkaramaz hale getirilmiş, ses çıkaranlara ise, Mamak, Diyarbakır, Metris, Adana başta olmak üzere mahpushaneler mekân olmuş, diğer tarafı ile bu furyadan yırtmış olanlar da Yaşar Kemal’in deyimi ile “zilli kurt” haline düşürülmüş, iş aş peşine koşarak çaresiz umarsız olmanın da yarattığı bir savrulma yaşanmaktadır. Bu şartlarda tekrardan görüşebilmeler, bir araya gelebilmeler genellikle yaşanan tesadüflere kalmıştır.
Seneler
sonra Namus ve ahlak abidesi dekanımız bilahare abimiz Agâh Adak ile
birbirimizden habersiz İzmir’de yaşamaya başlamışız… Lakin aileler parçalanmış,
aile bireyleri birbirini görebilmek adına, her daim 1000 km git, 1000 km gel,
marşına tabi olmuş, kimin umuruna… Böylesi bir seyahatte, Agâh Hocanın eşi
değerli ve sevgili Suzan Ablamız ve eşim Adana İzmir seyahatinde, otobüste yan
yan otururlar… Kolay değil, konforu görece düşük otobüsler, uzun molalar vs.
derken yaklaşık 13 saat süren bir yolculuk ve birliktelik. Nereye gidiyorsun,
ne kadar kalacaksın muhabbeti, benim inşaat mühendisi olduğum İzmir’de
çalıştığım eşimin de her fırsatta ziyaretime geldiğinin beyanı üzerine, Suzan
Abla da aynı seyahatleri her fırsatta yaptığını, eşinin de Çukurova Üniversitesi
İnşaat Fakültesi eski dekanı olduğunu ve eşini ziyarete geldiğini söyler… Evet,
ortak noktalar bulunmuş, İnşaat Fakültesi, biri öğrenci, diğeri dekan… Bu ortak
noktalar, öğrenci ve dekan isimlerinin söylenmesine evrilince, kendilerini
evlerinde ziyaret etmemden ötürü Suzan Abla beni iyi tanıdığını söyler…
Bilahare mümkün olduğunca İzmir’de görüşmeye başlıyoruz. Agâh Adak, sadece
başarılı bir akademisyen, öğretim üyesi değil aynı zamanda başarılı bir
hukukçudur da, İzmir’de avukatlık yaparak medarı maişet vapurunu sürmektedir. İzmir’de
avukatlık yapmakta, Baro’nun aktif üyesidir, çeşitli komisyonlarda görev alır,
fikir arz eder iken memleket üstüne kaygıları, duyguları ve katkıları olan
insanlar ile bir araya gelinir.
Amerika’nın “bizim çocuklar” diye takdim ve takdir ettiği, tam da bugünlerde lazım olur diye önemli mevkilere getirilmesinin hazırlıklarının titizlikle yapıldığı artık yeterince ve aleniyette bilinen, şimdilerde ise yalandan da olsa yargılanan ve rütbeleri sökülen general taifesi ve yönetici kadrosu, her gün ellerindeki silaha güvenerek kendilerine muhalif olan herkese hakaretler yağdırıp, olmadı tutuklatıp, olmadı işkencelerden geçirip susturmaya çalışırlarken susmayanlar da vardı. Bunların arasında şüphesiz ki Agah Adak Hocamız da vardı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi Başkanlığı yaptığı dönem, Türkiye’de askeri faşist darbe sonrası sivil hak arayışlarının, cezaevi açlık grevlerinin ve ağır sansürün yaşandığı oldukça riskli ve tarihi bir dönemdir. 12 Eylül’ün ne menem bir illet ve felaket olduğunu bizzat yaşayarak tecrübe eden Hocamız, yaşanan genel ve yaygın manadaki insan hakları ihlalleri, Buca ve Aydın Cezaevleri gibi bölgedeki kritik mahpushanelerde tutuklu ve mahkûmların can güvenliği, sağlık hakları ve ailelerin engellenen görüş hakların için adliye’lerde, baroda ve cezaevi önlerinde gözlemci ve savunucu olmaktan da geri durmadı. Gerek Baro’da, gerekse de İHD’de lüzumlu komisyonların oluşturulup, siyasi ya da adli gerekçelerle gözaltına alınıp hak ihlaline ve işkenceye uğrayan kişilere hukuki destek ve danışmanlık yapılmasına çok büyük katkılar koydu.
Şüphesi
daha çok şey anlatılabilir, bu namus abidesi, devrimci ve demokrat hocamız
için. Hülasa “mağdurun ve sahipsizin” avukatlığını, bir dönem çıkardıkları gazete
ile sözcülüklerini yapan ve ne yazık ki artık aramızda olamayan Agâh Adak’ı bu
vesileyle derin bir saygı ile anarken eşi çok değerli Suzan Ablamıza da
sağlıklı uzun bir ömür diliyorum.