Onu tanıdığımda deyim yerinde ise “zımba” gibi, “çakı” gibi bir üsteğmendi, çelik yay gibi bir vücut ile tam da Kayseri Hava İndirme Tugayı askeri olmayı hak etmiş görüntüde gibiydi, bakışlar adeta laser gibi delip geçer cinsten olup, aynı zamanda tevazunun de doruğu ifadesi olmazsa olmazıdır bu kısa tarifin. Bizim okulun güvenliğinden de sorumlu bir vazifenin ahlaklı, erdemli, haysiyetli, namuslu ve şerefli bir öncüsüydü… Öncüydü, çünkü yaratılan iç savaş koşullarında bırakın layığı ile öğrenci kalmayı, namert ve hain güçlerin liste ve hedefinden can esirgeyebilmek bile her zaman mümkün olamazken, O tüm diğer vazife arkadaşlarına, alt ve üstüne rağmen, bizleri adeta gözü gibi esirgedi… Bizler onun nöbetleri dışındaki vazifeşinas ahlaksızların becerdiği ve kotardığı namussuzlukları da görünce, kendisinin bir adalet timsali oluşuna her daim büyük bir saygı ve minnet duyduk…
Canım Yurdumun, karabasanı ve kahpeliğin doruğu “Kahramanmaraş Olayları” üstüne, orada vazifeli olmasına istinaden şahitlik ettiği, dinlediği, gözlemlediği rezil ve ahlaksız katliamlar, insanlık adına kendisini öylesine yaralamış idi, her anlattığında titreyen sesi, dolan gözleri hislerinin seviyesini göstermekteydi. 21. Yüzyıla hazırlanan Canım Yurdumun karanlık mahfillerinde tezgâhlanan büyük oyunun günlük hayatımıza yansımasının neticesi her gün yaklaşık 10 – 15 kişinin aslında faili malum iken faili meçhule yazılması da kendisini de kahrederdi… Her muhabbetimizde bu huzursuzluğu ve hazımsızlığı tekraren anlatır dururdu. Yurdunu tıpkı öncülü abileri gibi canından fazla sevdi, bu uğurda doğruları teşhis ve tespitte gaflete düşmedi, yaşanan ahlaksızlıkların dehşetini yüreği burkularak gözledi lakin bu kadar büyük oyunda elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen gücü de yetemezdi… Lakin denizyıldızlarını suya atan çocuğun mutluluğunu her daim yaşadı ve yaşattı…
İşte böylesine karanlık güçlerin saldırısı, devrimci güçlerin savunusu ahkâmında tanıştık bir gün okulda… Memleket meseleleri üstüne ziyadesiyle muhabbetler ettik, meselelerin kendimizce derinine daldık, kâh umutlandık, kâh efkârlandık, lakin her daim Nazım Hikmet’in “yeter ki solmasın sol memenin altındaki cevahir” önermesiyle zinde kaldık… 12 Eylül’ün maksadına matuf “mıntıka temizliği” babından milyonlarca insanın yaşadığına benzer şeyleri hep birlikte yaşadık, birbirimizden çok uzaklara düştük... Artık cebren ve hileyle Üniversitemiz, her bir diğer benzeri gibi zapt edilmiş, dekanlıklar dağıtılmış, personel tard edilmiş vaziyettedir. Peki diğer kurum ve kuruluşlarda vaziyet farklı mıdır? Zinhar… Bu kapsamda Ümit Aydil de tard edilmiş, bizler “zindanı ahlak müessesesine” doldurulmuş, mukabil bir avuç şahsi menfaat hedefleyen yerli mümessil “müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ettikleri hedefleri” doğrultusunda muktedirler… Astıkları astık, kestikleri kestik, devir asmasak da beslesek mi devri olmuş, ağızlarından çıkan her kelam kanun olmuş…
Yıllar sonra Namus ve ahlak abidesi dekanımız Agâh Adak, Ümit Aydil ve bendeniz birbirimizden habersiz İzmir’de yaşamaya başlamışız… Lakin aileler parçalanmış, aile bireyleri birbirini görebilmek adına, her daim 1000 km git, 1000 km gel, marşına tabi olmuş, kimin umuruna… Böylesi bir seyahatte, Agâh Hocanın eşi sevgili Suzan Ablamız ve eşim Adana İzmir seyahatinde, yan yan otururlar… Kolay değil, konforu görece düşük otobüsler, uzun molalar vs derken yaklaşık 13 saat süren bir yolculuk ve birliktelik. Nereye gidiyorsun, ne kadar kalacaksın muhabbeti, benim inşaat mühendisi olduğum, Suzan Ablanın da İnşaat Fakültesi eski dekanının eşi olduğuna gelir… Birden Suzan Abla beni iyi tanıdığını söyler ve artık mümkün olduğunca İzmir’de görüşmeye başlıyoruz. Agâh Adak, sadece başarılı bir akademisyen, öğretim üyesi değil aynı zamanda başarılı bir hukukçudur da, İzmir’de avukatlık yaparak medarı maişet vapurunu sürmektedir. Aynı dönemde Ümit Aydil de İzmir’de avukatlık yapmaktadır. Memleket üstüne kaygıları, duyguları ve katkıları olan insanlar birbirlerini buluyorlar şüphesiz, hele ki geçmişten benzer mekânı ve şartları yaşamış olurlarsa daha süratle kaynaşılır…
Neticede; bölgesel bir gazete çıkarılmaya kadar gider bu buluşmalar ve konuşmalar… Evet, artık “Demokrat Ege” gazetesinin hazırlıkları başlamıştır. “Farklı Gazete” spotu ile çıkarılan gazete bölgenin demokrat kesimlerinde umut ve heyecan uyandırırken, muhalefet ve itiraz istemeyen hâkim kesimlerde de telaş ve korku yaratmıştı. O günlerde, Hocalığımızdan Abiliğimize terfi etmiş Agâh Adak, gazetenin beklenti ve hedeflerini benimle paylaşırken duyduğu heyecanı emin olun bugün yaşıyor gibi hatırlıyorum. Agâh Abimizin akademisyenlikten gelen bilgi ve görgüye dayalı kararlı görünüşü her daim olmakla birlikte bu kez bu sektörde de etkili olmuştur. İşte o günlerde birden Gazete Yönetim Ofisinde artık sivilleşmiş Ümit Aydil’i gördüm, hemen görüşemediğimiz günlerin bize dayattıkları üstüne koyu ve derin bir muhabbete girdik. Ümit memleket sevdasını bir yandan İzmir Barosuna bağlı bir avukat olarak, toplumu ilgilendiren her konuda öne çıkmış, rol almış biri olarak İzmir Barosunun çeşitli komisyonlarında kanun ve yönetmeliklerin daha çağdaş hale gelmesi için yoğun çabalar sarf etmiştir. Bahse konu askeri vazife devrinde edindiği mesleki, ahlaki ve akli disiplinin hukukçu kimliğindeki kararlı hak hukuk adalet arayışı, gazeteye katkı sürecinde memleket sevdası tüm hayatının özeti olmuştur.
“Zaman sesini yükseltiyor
şimdi seyrelmiş otların arasından
Kıyıya yanaşan kayıklardan
iniyor
Kalabalık, gölgesini ardında
bırakıp
Usulca bir imgeye dönüşüyor
Irmağın buzları erirken
ötelerde
Son kez dönüp bak, geride bıraktığın izleri topluyor çocuklar.”
Ümit
için, diyebileceğim en son laf da büyük usta Yaşar Kemal’in; “İnsan evrende
gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” sözü olsun. Derin ve bitimsiz
saygılarımı arz ediyorum, hem ona, hem de namus abidesi hocam ve dekanımız ve
dahi Abimiz Agâh Adak’a. Bir ayrı yazıda da Agâh Adak ile hatıralarımı
paylaşmak istiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder