Cumartesi, Kasım 29, 2025

KÖY ENSTİTÜLERİ

 


Canım Yurdumda hemen herkesin olumlu ya da olumsuz, bilerek ya da bilmeyerek bir fikri vardır “Köy Enstitüleri” hakkında… Sayısını unuttuğum kadar kitap, makale okudum kendimce konu üstüne, en son olarak da kitaplığımda olmakla birlikte biraz geciktirdiğim Can Dündar’ın “Köy Enstitüleri” adlı kitabını okudum. Esasen kendisi bu çalışmayı bir belgesel olarak hazırlamış olup, bilahare de kitap haline dönüşmüştür. Kitap gerçek manada bir belgesel tadında, yaşanmışlıklara ve şahitliklere dayanılarak hazırlandığından çok hızlı okunuyor. Fay Kırby gibi araştırmacıların tez tadında çalışmasının yanında kişisel yaşanmışlıklara dayalı hatıratların da varlığı söz konusu olmuştur hepsinde, bunda da çoklu hatırat ve tespitler bulunmaktadır. Kitap okumayı sevenlerin 1 günde bile okuyabileceği bir kitap, ısrarla öneririm… Yazar bu kitap ile kapatılma sürecini öne çıkarıyor diye yazarı hedefe koyan yaklaşımlar olabilir, lakin açılması ve ülkeye katkıları kadar da önemlidir kapatılma sürecinin bilinmesi… Hele de içerik full sahibinin sesi iken dünden bugüne sadece değişen şekiller olunca bizim de kafamız karışıyor, hangisi Bizans, hangisi Osmanlı diye…

Oysaki köy enstitüleri; planlandığı ve kurulduğu devir itibariyle Canım Yurdumun derdine çare olabilecek, öğretim ve iş elele şiarı ve umdesi münavebesinde yani “iş içinde eğitimin” ideal çözüm olduğunun farkındalığıdır. Ne de başarılı netice verir, öğrenirken üretme, üretirken öğrenme, eğitim ve öğretim adına… Enstitüde her öğrenci, dünya klasiklerinden okuyacak, güzel sanatlar üstüne ders alacak, müzik eğitimi görecek dahası her öğrenci bir müzik aleti çalabilecek düzeyde olmak zorunda, opera - bale anlayacak, bilimsel tarım uygulamalarını bilecek, asgari sağlık bilgileri ve ilk yardım kabilinden müdahale bilgileri ile donatılacak, coğrafya bilecek, tarih öğrenecek, mutlaka bir yabancı dil öğrenecek, vs. vs…

Peki, bunlar ne işe yaracak diye soran ciddi bir kesim bulunmakta canım Yurdumda. Biliyorum işte “bunları öğrenip de ne yapacaklar” diyen bu kesim, asla unutmasın ki, tam da bu sebeple enstitüler dünyaca araştırmaya ve anlamaya matuf olmuşlardır. Tam da bu yüzden canım Yurdumun insanı maddi imkân bulursa “vizesiz” kimseden izin dilenmeden dünyanın birçok ülkesine gidebiliyorlardı. Bu az bir şey mi? Az bir şey diyenlere lafım olamaz, esasen var lakin söyleyip zay etmek istemem… Mesela o gün başlayan, uygulamalı “tarım dersleri” neticesinde canım Yurdum “kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biri” olma şerefine nail olmuştur…

Her şeyden önemlisi, enstitüler “insan hakları” ve tatbikinde inanılmaz demokrat, inanılmaz adil, inanılmaz eşitlikçi bir idare tarzı tutturmak idealindedir. Kitaptan aktarayım; “Tonguç, enstitülerin nasıl yönetilmesi gerektiğini, karşılaşılacak sorunların nasıl çözülebileceğini bütün enstitülere gönderdiği genelgelerle açıklıyordu.

Bu genelgeler içinde bir tanesi, bugün bile eğitimciler ve öğrenciler için bir ibret vesikası niteliğinde…

Diyor ki genelgenin başında, ‘bu, bütün öğretmen ve öğrencilerin bulunduğu kurulda okunacak. Üç defa. Üç ayrı gün okunacak. Herkes bunu dinleyecek. Öğretmen, öğrenci, aşçı, neyse işte gece bekçisi, enstitünün mensupları önünde…’ Orada diyor ki, ‘hiçbir öğretmen hiçbir öğrenciye el kaldıramaz. Kötü söz söyleyemez. Küfredemez. Dayak atamaz. Eğer bu dediklerimi yaparsa, öğrencinin de aynı şekilde mukabele etmek hakkıdır.’ Okuyorlar hepimize. Öğrencilere okuyorlar. Öğretmenlerin birçoğu tedirgin oldu.” İşte size bugün bile dünyada çok az insanın pedagojik umdesine ulaşamadığı nokta…

CHP içindeki sağ çizginin ve dar manada da “Toprak Ağalarının” şiddetli ve kararlı mücadelesine “Milli Şef” direnemez, 1946 seçimlerinin sandık sonuçlarının da baskısıyla kurulan yeni hükümette mezkûr okulların azim ve istikrar sahibi muarızlarının iş başına gelmesine ses çıkarmaz… Nihayetinde, yeni hükümetin programı mucibince “Köy Enstitüleri daha milli bir çizgiye çekileceği” müjdesi mezkûr muarızlara verilir, tasfiye ve kapatma düğmesine basılmıştır. Düğmeye basılmak ile kalır mı, fitne, fesat, hile, hurda “emniyete gelen bir imzasız mektupla” başlar, “Hasanoğlan komünist yuvasıdır” iddiası köpürtülür de, köpürtülür… Hani bu imzasız mektuplara gak guk edenlerin bunu da ibretle hatırlamaları gerekir… Görünen o ki, bu imzasız mektup işi, tarihsel kökenleri olan sistematik bir davranış, bir reflekstir, korumacıların kararlarını tevsik, tasdik ve tatbik etmeye matuf… Şüphesiz bunu “dayak cennetten çıkmadır” ve “öğretmenin vurduğu yerde gül biter” kültürü ile yoğrulmuş beyinlere yerleştirmek kolay olamaz, olmuyor da…

Bilindiği üzere, Köy Enstitüleri, kurucu iradesinin, kapatıcı iradenin olması ile nihayetlenen kısa ömürlü bir süreçtir. Silsile yolu ile “Milli Şef” Başbakanı, Başbakan Milli Eğitim Bakanını, Milli Eğitim Bakanı da adı Köy Enstitüleri ile mutlaka anılan, anılması gereken İsmail Hakkı Tonguç’u görevden alır, artık yol açılmıştır. Şimdi bazıları diyebilir ki, yok öyle değil böyledir, lakin kayıtlar ve gelişmeler de meydandadır. Politika böyle bir şey maalesef. Dün “cumhuriyetin eserleri içinde en sevgilisi” diye takdim ettiği kurumların yok olmasına aynı fazdan bahaneler arama noktasına getirir adamı, maazallah… Peki, bu kabil ray değiştirmeler malum akıbeti değiştirebiliyor mu, asla ve kat’a… Tam bu süreç işletilmeye başladığında, İsmail Hakkı Tonguç’un Milli Şef ile malum değişiklikler üstüne, özellikle de malum tayinler gündeme gelince konuşmanın bir yerinde “bir kez kelle verildi mi, günün birinde sıra sizin kellenize de gelir” yaklaşımının ne kadar değerli olduğunu, ne o günküler, ne de bugünküler anlamıştır maalesef…

Köy Enstitülerine karşı olanların kini ve düşmanlığı sınır tanımaz, o kadar ki, “Köy Enstitüleri Dergisinin” basıldığı matbaanın, Enstitü kapatılınca “Mescit” olarak kullanılmaya başlandığını da aktarmaktadır. Bugün, kim ki, “keşke Yunan kazansaydı” fikriyatının destekçisi ve takipçisi, kim ki, “ben cahilin ferasetine güvenirim” diyorsa, işte bu karşı çıkanların ardıllarıdır.

“Milli Şefi” bu sebeple hiç affetmeyenler silsilesine evvelemirde İsmail Hakkı Tonguç’da katılır, bir daha asla ziyaret etmez kendisini, hatta karşılaşma ihtimali olan hiçbir yerde bulunmaz… “Dün dündür” anlayışını hiç affetmez, onu da bakanlık hiç unutmaz ve affetmez şüphesiz, her yeni gelen bir başka yere sürer kendisini, bununla da yetinilmez “resim-iş” öğretmenliği görevine atanır, vs. vs… Kana kan intikam, dişe diş intikam…

Kitap enteresan hatıralarla dolu; köyü ve köylüyü kalkındırmak iddia ve hevesiyle çıkılan yolda, köylü iddia sahiplerini yarı yolda bırakır, toprak sahiplerinin ve destekçisi ABD’nin her türlü desteği ile “komünist yuvası enstitüler” fikri açıktan savunulur hale gelmiştir gayri. Bu arada Şükrü Erbaş’ı nasıl hatırlamayalım… Mesela; Fevzi Çakmak bile Milli Şefe baskı yapar; “paşam bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın” diye… Milli Şefin de işi kolay değil şüphesiz bu kadar çok cepheli ve güçlü taarruz karşısında direnebilmek… O taarruz etti, bu direnemedi, ne yazık ki yarış kaybedildi… Artık gelinen noktanın yüzde yüz yerli ve milli olan köylümüzün bile meyve ile sebzeyi marketten alır olması sürpriz değildir, taaa o günden bellidir…

Çarşamba, Kasım 19, 2025

PLASTİK POŞET

 Bilindiği üzere çevre kirliliğinin önlenmesi, vatandaşta çevre bilinci ve duyarlılığı adına farkındalık oluşturmak maksadıyla marketlerde poşetlerin sınırsız kullanımına sınırlama getirildi. Bir vadedir, artık poşetler paralı, bedeli mukabili kullanıma açık, sözde kullanım sınırlandı… Bazı mahfillerde tasarrufun pozitif sonuçlar verdiğinden bahisle bizlerin akıllarını karıştırarak büyük tesir altında bırakabilecek ve bravo nidaları ile kahvehane köşelerinde havalara fırlatacak rakamlar servis ediliyor. Şimdi bunlara inanmıyoruz diyerek itiraz edecek halimiz yok, elimizde bilgi yok ki karşı çıkalım… Doğru kabulü ile tasarruf sahiplerini bu müthiş hamleyi yaptıkları için kutlamaktan başka çaremiz yoktur…  

Yine de anlayamadığımız ya da başka bir ifade ile ancak bu kadarını anlayabiliyoruz gayri edasıyla, pazarda poşet bedava, fırında bedava, hatta fırında ekmek poşette olacak mecburiyeti mucibince poşet savrukluğuna mana veremiyoruz… Pazarda ne yapıyoruz, 1 domates alıp 1 poşete koyuyoruz, hani derdimiz fiyat yüksekliğinden domatesi fazlaca alamıyoruz tebarüzü değil, maksat poşet savurganlığı… Yahu sahi, pazarda ve fırında beleş olan poşet markette neden paralı… Ben bu halimle anlayabilmiş değilim… Şüphesiz ilahi ve ilmi bir izahı vardır ya da olmalıdır da ben hangi sebeple bilemiyorum… Problem bende galiba ve dahi anlaşılan… Benim maalesef böyle bir dûn yanım var…

“Poşetlerin ücretlendirilmesi” ile ilgili kanunumuz var, “Poşet Fiyat Belirleme Komitesi” diye bir kurulumuz bile var. Bu komite değerli vakitlerini ayırıp mutat zamanlarda bir araya gelip, fiyat ayarlama ve belirleme vazifeleri ifa ediyorlar… Takdire şayan bu çalışmalar, zaman zaman vatandaş lehine, zaman zaman petrol tekelleri ve “beytü’l mal” lehine tezahür etmektedir ki, çok şükür fiyat değişiklikleri memur maaş artışı gibi altı ayda bir yapılmıyor. Hatta sene devriyesinde bile bir kahvehanede televizyonda haberleri izleyen vatandaşlarımızın, bir yetkilimizin  “poşete bu senede zam yapılmayacak” demesine havalara zıplayarak sevinmeleri sosyal medyada uzun süre trendtopik olmuş idi…

Plastik su şişeleri ve meşrubat şişeleri hayatın her alanına girmiş, ne yazık ki çevre kirliliğinin en önemli malzemesi olmuştur lakin ona yönelik muhafazakâr bir tedbir hala yok. Günümüzün modası haline gelmiş, internet üzerinden yemek siparişleri ve mezkûr sunumun araçları, köpük tabaklar, plastik çatal, kaşıklar abartılı şekilde kullanılmakta iken kimse de dert etmez… Peki, bu konudaki yüksek hassasiyet, aslında “plastik kirlenmesinin” ana sebebini oluşturan plastik şişelerin geri dönüşümü konusunda neden gösterilmemektedir, anlamak kolay olmasa gerek. Hani iddialı davranıp, yasaklanması gerek bile diyemiyorum… Yasaklanmalı dersem, aşağıdaki gerekçeleri sıralarım ve bu hal hepimizi ziyadesiyle üzer…

Bilindiği üzere, pet şişeler zamanla çevresel etkiler nedeniyle parçalanır. Bu parçalar mikroplastik adı verilen çok küçük plastik parçacıklarına dönüşebilir. Bu mikroplastikler hem su kaynaklarına yayılır hem de besin zincirine girebilir, sonuç olarak insan sağlığına ve ekosistemlere zarar verir. Çok yaygın biçimde yürütülen çalışmalar neticesinde, denizlerimizdeki balıklarda ve deniz canlılarında ve dahi onlarla beslenen başta insan olmak üzere tüm diğer canlılarda direk ya da endirek olumsuz etkileri üstüne devamlı raporlar yayınlanmaktadır. Bu raporlar, küçük bir çevreci grup dışında kimin ilgi alanına giriyor bilmiyorum. Bu raporlara itibar edersek ki etmeliyiz, her yıl yaklaşık tabiata 500 milyon metrik ton plastik atılmaktadır. Peki, tabiata atılınca ya da gözlerden ırak noktalara def edilince ve biz görmüyoruz diye olumsuz tesirler ortadan kalkıyor mu? Zinhar… Tabiatta yok olma süresinin, plastik çeşitlerine ve parçalarına göre yaklaşık 100 ve 500 seneye ulaşacağı yapılan hızlandırılmış testlerle neredeyse ispatlanmıştır. Esasen kişisel olarak bile denizlerde ve karadaki plastik atıkların çok çok büyük çoğunluğunu plastik şişeler, kapakları ve poşetlerin oluşturduğuna şahit olmaktayız. Peki, doğada yok olma süresi derken mezkûr malzemelerin tamamen yok olduğu mu anlatılmak istenmektedir? Zinhar… Güneş, yağmur, rüzgâr, bakteriler vasıtasıyla parçalanma ve çözünme, çamur, akıntı ve döküntüler sebebiyle çözünen plastik atıklar farklı renk, şekil ve boyutta karşımıza besin zincirine dâhil olmuş vaziyette çıkmaktadır. Bakın mezkûr raporlardan küçük bir özet; her insan ortalama haftada 5 – 10 gram mikroplastik tüketiyor, denizlerde 5,5 trilyon mikroplastik parçası bulunmakta, insan midesinden alınan örneklemeler neticesinde ortalama 10 çeşit mikroplastik tespiti yapılmıştır, vs. vs… Ben zaman zaman bu kabil raporlara göz atıyorum, herkese şiddetle öneririm okumalarını, güzel dünyamızın nasıl bir bela ile karşı karşıya olduğunu anlamaları için… Bu oluşan mikroplastiklerin, musluk sularından tutun da tuz dâhil pek çok gıda maddesinde ve içecekte yaygın biçimde görülmeye başladığının haberi yaygın verilmektedir.

Peki, taammüden gıda seçimi yapan insanoğlunun aldığı miktar bu iken, önüne geleni ayırmaksızın yiyen tabiattaki diğer canlıların durumu nedir varın siz düşünün. Bu mikroplastiklerin, kanserojen etkilerinin yanında inanılmaz toksik etkilerinin olduğunu söylemeye gerek yoktur. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, uzun vadede ortaya çıkan neticelerinden, başta gen bozulmaları olmak üzere, sinir ve bağışıklık sistemi bozulmaları, üreme ve gelişim bozuklukları da maalesef ihtimal dâhilindedir… 

Mesela şehir şebekeleri yeterince kaliteli tesis edilse şişeleme, nakliye ve satışa münasip hale getirme sebebiyle tüketilen enerji “cepte kalmaz mı?” Peki, siz bir avuç iş adamı sınırsız paralar kazansın diye, adam gibi içilebilen su servisi yap(a)madığınız için, dünya ölüyor, evet ciddi miktarda kirlenme tam da bu sebeple yaşanıyor… Son tahlilde; hedef sağlıklı arıtılmış şebeke suyuna behemehâl dönüş yapılmalıdır. Bütçe mi, savaşma, savaşa yatırım yapma, savaşları kışkırtma, vs. vs… Daha uzun kelama ne hacet… Hele “pet şişe” adı ile takdimi yapılan petrol türevi bu şişelerin üretim faslında, harcanan enerji, hammadde ve ortaya çıkan olumsuz sonuçların sıralanmasına bile hacet yoktur.

Avrupa duyarlı bir azınlık dahi olsa “çevrecilerin” feryadına, “pansuman tedbir” kabilinden büyük marketlerde iade alma otomatları marifetiyle “deposit return system” adı ile karşılık verilmiş olsa da bunun çevre duyarlılığı olan vatandaşların gazını alma operasyonu olmaktan öteye gidememiştir. Basit olan “Allahın suyunu” beleş olarak sağlıklı bir şekilde “Allahın kuluna” ulaştırmaktır. Efendim “kaynak nerede” gibi abuk subuk savunmaların da yapılıyor olması ve bu savunmalarında en yaman savunuculuğunu da biz fakirlerin yapması anlaşılır gibi değildir. 

Çarşamba, Kasım 12, 2025

AHMET UĞUR’U TANIMA BAHTSIZLIĞI

 

Güzel Kasabam Çeşme’nin, güzel insanlarını “unutulmasınlar diye”, ki her biri Çeşme’nin bugününün temel taşları olan büyüklerimizi büyük bir saygı ile hatırlamaya ve bu manada yazıya geçirmeye çalışıyorum. Şüphesiz ki “benim gözümden”, benim hafızamın kayıt kapasite ve kabiliyeti ölçeğinde… Bazı okuyucularımız, karşılaştığımızda şunlar da eksik kalmış, bunlarda olsaymış daha keyifli olurmuş, bu kadar iyi hatırlanmaları abartılı olmuş gibi ilave bilgiler aktarırlar, bir kısmını ben de bilmekteyim lakin edebi kabiliyet ve ezeli saygı bir kısmının yazıya geçirilmesine engeldir, bir kısmına gerek yoktur bence, bir kısmının aktarılmasının kent belleği, kültürü ya da sosyal davranış modeli oluşturma adına manası yoktur, vs. vs… Özellikle de aramızda olmayanların sadece hatırlayabildiğim iyi ve örnek yönleri benim açımdan önemlidir, gerisi beni fazlaca ilgilendirmiyor… Tam da bu sebeple, unutulmasınlar listesinde benim açımdan, kimsenin siyasi, dini, sosyal ve ekonomik tercih ve durumu önem arz etmez, bilakis Çeşme’nin geçmişindeki rol alışları, beşeri ilişkileri açısından kent kültürüne katkıları ve dahi hatırlanış biçimleri çok çok önemlidir… Davranış ve fikirlerini bizim sevmemizden ziyade vatandaş nezdindeki karşılıkları ziyadesiyle mühimdir benim açımdan… Şüphesiz ki, iyi nam salamamış veya iyi hatırat oluşturamamış, büyüklerimizde hayatımızın ayrılmaz cüzüdür…

Bize, gerek ilkokul, gerek ortaokul döneminde tatbikatları ile rol model oluşturmuş muallimlerimiz olmakla birlikte ne yazık ki hala fazlaca iyi hatırlayamadığımız muallimlerimiz de mevcut idi. Bu zevatın bir kısmı kendi tedrisat ve talim terbiyeleri açısından öğretim hayatında “dayak cennetten çıkmadır” tercihi mucibince davranmış olup, bu halleri ile adeta davranış donması yaşamışlardır bizim hayallerimizde… Yani daha sonraki hayatımızda karşılaşıp, eski günlerin kötü tortularını unutmamız şarttır yaklaşımını kendimize şiar edinsek de maalesef başarılı olmadığımız da aşikârdır.

Mesela; lise devrinde yatılı okuyoruz. Okul ile yatakhaneler arası gün yüzü görmeden bağlantıların olduğu fizik mekânlar, günün trendleri, modaları, matah zannedilen davranışları kendine hastır… Bunlardan birisi de, erken yaşlarda tiryakisi haline gelinen sigara müptelalığı, nasıl bir etkilenme ve misal teşkili ise artık… Ben de çok erken yaşlarda sigara içmeye başladım, yatılı okurken gündüzlü arkadaşlarımın ikmali mucibince eksiksiz, tüttürmeler… Okul sonrası, akşam yemeği yenilir, sonrasında ders çalışma seansları olan “mütalaalar” gerçekleştirilir, nihayetinde dinlenme, temizlenme, arınma ve uyku faslı için yatakhanelere geçilirdi. Bu faslın en önemli bölümünü de sigara tiryakileri için de sigara tüttürmek oluştururdu. Katlarda yeterli olmayan tuvalet ve duş kabinleri bu faslın merkez üsleridir, büyüklüklere bağlı 2, 3 ya da 4 öğrenci birine toplanır, sigaralar tüttürülürdü… Katlarda, baskınlara karşı gözcülerde bulunurdu merdivenlerin katlara bağlantı kapılarında, ihtimal baskına gelenler derhal sigara tüttürme üslerine bildirilir, olası suçüstüler önlenirdi. Günlerden bir gün, nasıl olduysa artık, baskın ekibi gözcüleri ya gafil avlamışlar ya da atlatmışlar, kendileri açısından maksat hâsıl olmuş. Başta ben olmak üzere, birçok arkadaş sigara tüttürürken cürmümeşhut edilir. Baskın ekibinin başkanı, soyadını hatırlamadığım “Özkan” adında müdür muavini, 1.65 boyu ile talebeler arasında adeta terör estiriyor. Önüne geleni dövüyor, adeta pataklıyor, haklı haksız tefriki söz konusu bile değil. Hani, “haklı dayak” ne demekse, kim kime göre haklı, nasıl haklı olunuyorsa… Adam o boyu ile beni kolumdan tuttuğu gibi, yatakhanedeki dolabımın başına getirdi, dolap açıldı, sıkı bir aramadan sonra 1 paket “Bafra” sigarası bulundu… İşte bundan sonra sonrası, kızılca kıyamet. Adam ayak parmakları üzerinde yükselip, yükselip, Allah ne verdiyse kabilinden, kafa göz yapıştırıyor. “Feleğim şaştı” sonuçlu “eşek sudan gelene kadar” mükemmel bir dayak… Esasen 2 tokatlık canı olan birisi lakin “elimiz mecbur” okuldan tasdikname korkusu, ailemize rezil olma korkusu ile katlanıyoruz, bu zalime… Birkaç sene sonra, bir gün Çeşme Çarşıdan bir otomobil geçiyor, Kale yönüne, baktım bizim Özkan, derhal düştüm peşine, geldiler, şimdi seyir terası olan yer de park alanı, aha da oraya… Arabayı park ediyor, yaklaştım kapısına yakın, dışarı çıkar iken benim nefret dolu bakışımı görünce afalladı, başladı titremeye, eşi de diğer kapıdan çıktı, şaşkın gözlerle bakıyor bana… Ağzıma ne geliyor ise başladım söylemeye, yahu bir de ağzıma hiç de iyi şeyler gelmiyor ki sormayın, Allah’ın hikmeti işte… Birden “Çilek insanlar eskiden yaşadıklarını unutmalı” diyebildi bizim devri hükümranlığından eser kalmamış Özkan titreyerek… Eşi yalvar yakar olunca, ben de her şey bitti, sinirlerimin yelkenleri fora… Esasen kendisine bana yaşattıklarını yaşatmak vardı lakin eşinin yüzü suyu hürmetine vazgeçtim. Galiba biraz da tükürmüştüm yüzüne, tam hatırlamıyorum, tükürülme kesin de miktar hatırlanmıyor manasında… Sonradan öğrendiğime göre de “Babam Tito Yaşar” mezkûr zatı ziyaret ederek, benim o tarihteki söyleyemediğim tüm duygu ve düşüncelerimi makul ve mantıklı bir şeklide kendisine aktarmış… Aaa sonra ne mi oldu, ben mütalaalardan 5 dakika önce yatakhanelere gitme hakkı elde etmiş idim… Demek ki babam bayağı makul ve mantıklı izahatta bulunmuş, Özkan’a…  

Bir de bizim Çeşme’de ortaokul döneminin eşek sudan gelinceye kadar “dayakçı” muallimleri vardı, “Kostarika” lakaplı Ahmet Uğur bey, “Çapik” lakaplı Zekeriya Örnek bey, bir de 1962 darbesine katıldığı iddiası ile Harp Okulundan atılmış, sonra İsmet İnönü’nün inayet, hidayet ve iradesi mucibince sözde muallimlik hakkı edinebilmiş Ali ihsan bey… Bu muhteremler de “dayak cennetten çıkma” umdesinin öğretimin mütemmim cüzü olduğu inancı ve kabulüyle, her önüne gelen talebeyi, mekân ve zaman tefriki yapmaksızın, talebenin çaresizliğini bilerek döverlerdi… Hele Ahmet Uğur’un hafta sonları ara sokaklar başta olmak üzere, Çeşme’nin tüm sokaklarını tek tek dolaşarak “futbol oynayan” çocukları tespit edip, hafta başı anons marifetiyle “İdareye” davet ettiği talebeleri, elindeki 1 mt’lik tahta cetveliyle, acımadan, dövmesi hiç unutulur, affedilir değildir. Cetvel ile dayak atılır, parmakların kırılırcasına ağırır lakin adamın kılı kıpırdamaz, adeta adam dövmekten zevk alır halleri vardı bu okul yöneticisinin… Ne de olsa bu zevatın, benim hala hiç beğenmediğim, ziyadesiyle kızdığım, “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” darbı meseli mucibince öğrenebildikleri yegâne üslup budur…

Bir sürü öğrenci Ahmet Uğur ve benzerleri gibi “dayak cennetten çıkmadır” kültürünü şiar etmiş okul yöneticileri tarafından okulu bırakmak zorunda kalmış idi maalesef. İlaveten dayak neden cennetten çıksın ki, değil mi? Bize tarif edilen cennet başka bir yer, nasıl olur da orada dayak olur, cennette dayak varsa cehennemi düşünmek bile istemez âdemoğlu vallahi… Ya da bakılmış ki dayak kötü “behemehâl cennetten çıkarılmış” diye birileri de iddia ederse, ona da itiraz etmem şahsen. Bizim ortaokuldan okulu bırakıp, Ahmet Uğur’u dövmek üzere, üzerine giden kimseyi duymadım lakin öğrencilerin neredeyse tamamı kendisini hiç hayırla yâd etmediler ve etmiyorlar da…

İzmir’de ikamet ettiğim devirde tesadüfen aynı Muhtarlığın kayıtlısı olarak karşılaştık Muhtarın Dükkânında, o devirde kendisi “Bornova Anadolu Lisesinde” görevli imiş, görevini de sormadım açıkçası, biraz laf yarıştırdık, neticede kendisine asla “fikri hür, vicdanı hür nesil yetiştirme” şansının olamayacağını beyan ettim. Gerçi belki sonradan öğretmen formasyonunu tazeleyerek evrilmiş de olabilir, onu da bilemiyorum, olduysa bu görüşlerimden ötürü kendisini hoş görebilirim lakin okulu bırakmış hayatları başka yöne sırf bu sebeple kaymışların aynı duyguda olmayacaklarını biliyorum. Fazlaca da haksızlık yapmak istemiyorum…

Bir öğretmen nasıl olurda “çaresiz talebeleri dövmekten zevk alabilir” hiç anlayamadım ve halen de anlayamıyorum… “Eti senin kemiği benim” diye öğretmene teslim edilip, en ufak yaramazlıkta kafa göz yarıldıktan sonra “öğretmenin vurduğu yerde gül biter” tesellisi ile büyüyen çocukların da şiddeti meşrulaştırmaları galiba tam da bu sebepledir. Tabii ki devir “tek tip talebe” yetiştirme umdesinin nihai sonucu, talebenin mum gibi edilmesi olunca, tüm bu yaşananların sonucu hür birey yerine biat eden, hürriyet yerine itaat etme ihdası tezahür eder. Mektepte başlayan dayak, ailede zaten mevcut, askerde devam eder, hak ararken de eşek sudan gelene kadar dayak yersen, olur sana beşikten mezara kadar dayak…

Hülasa bu kadar ile iktifa edip, tüm fikir ve düşüncelerimi de heba etmeyeyim… Gerçi bir de Nadi Bey vardı, bahse konu tüm zevata tek başına muadildir, dillere destan… Neyse, Kifayeti takdim…

Perşembe, Kasım 06, 2025

PEJO RECEP (ERARSLAN)


Güzel Çeşme’nin güzel insanlarını “unutulmasınlar” diye hatırlamaya devam ediyoruz, ortaokul döneminden sonra bir daha asla görüşemediğimiz, ilkokula birlikte başladığımız Recep Erarslan (babadan bakiye lakap PEJO) artık ne yazık ki aramızda değil… Duydum ki, hiçbir ciddi sağlık sorunu yok iken hastanede bir rutin işlem için beklerken hayatını kaybetmiş, çok çok üzüldüm, içimde bir şeyler sert biçimde yere düşmüş büyük bir gürültü ile kırılmış gibi oldu… Esasen de, taa yeni delikanlılık döneminden sonra yollarımız ayrılmış, teknolojinin de en azından bizler açısından “mektup yazma” seviyesini aşamamış dönemi olduğundan, adres değişiklikleri, iş değişiklikleri hülasa hayatın meşakkatli dayatmaları neticesi kopmuş olmak…

Recep hastaneye gidiyor, iğne yaptıracak, bekleyenler çok, bekleme uzadıkça kendisinde de sıkıntılar oluşuyor, bekleme koridoru insanın afakanlarını zıplatıyor, fenalaşıyor ve maalesef hayatını kaybediyor. Arkasından, koridor dardı, havasızdı, heyecan yaptı, yok fazla terledi vs vs her ne sebep varsa, var, adam artık aramızda yok… Toprağı bol olsun, yattığı yer incitmesin… Evet, tam da “doktor kontrolünde ölüm” denilebilecek bir vaka… Bize de hatırladıkça, bahsettikçe üzülmekten başka bir şey düşmüyor…

Recep Erarslan ile ilkokula birlikte başladık, öğretmenimiz ilk önce şimdi soyadını hatırlayamadığım Neşe Öğretmen bilahare de Huriye Pala Öğretmen, bizim okulu sevmemizin ilk temas noktalarıydı… Kimler yoktu ki, bizim sınıfta, her biri nevi şahsına münhasır olup, Çekirge İbrahim’den başlayıp, Gazeteci Mahmut’a kadar… Bir ara, Çekirge İbrahim, Pejo Recep ve ben aynı sırayı paylaştık. Müthiş bir anımız var, tam dersin ortasında, öğretmen ne anlatıyorsa artık, tüm sınıf can kulağıyla dinliyoruz. Derken, inanılmaz bir gürültü ve itişme oldu yanımda, İbrahim ile Recep birbirine bağırıyor, itişiyorlar, öğretmen koştu geldi… O devirde çocukların harçlığı ortalama 25 kuruş idi ve bu tutarın karşılığı madeni para da bizim “sarı 25” dediğimiz para idi “beyaz 25” olarak bilinen para da yeni tedavüle sürülmüş, bizim için sahip olmak sanki bir ayrıcalık ifadesidir. Neyse o arada, Recep beyaz 25’i gösteriyor İbrahim’e, İbrahim hemen kapıyor beyaz 25’i, karşılığında kendisindeki sarı 25’i veriyor Recep’e, işte kıyamet kopuyor… İbrahim avucunun içine sıkmış beyaz 25’i “tövbe” açmıyor ya, Öğretmen “evladım bunların her ikisinin de değeri aynıdır” deyip duruyor lakin nafile… Recep de bağırıyor, “versene beyaz 25’i mi” deyip duruyor. Netice itibariyle Öğretmen biraz alttan alarak biraz kızarak, paraların değişmesini temin ederek, sulh salah sağladı…

Recep ilk sene, özellikle ilk sömestrde, dersin ortasında “tuvalete gidebilir miyim öğretmenin” bahanesi ile okuldan kaçardı, “Hababam Sınıfı” filmindeki Adile Naşit benzeri, hoşgörülü ve sabırlı teyzesi de sürekli kulağından tutup getirirdi onu. İnanılmaz ve efsanevi vakalardı bu kaçışlar ve geriye getirilişler. Daha küçücük çocuklarız şüphesiz, okula alışıyoruz, alışmaya çalışıyoruz, aslında çok da isteyerek ya da gönüllü değiliz lakin devrin önemli umdesi “aileler çocuklarını okutacak vatana ve millete faydalı olsunlar diye” olunca, akan sular duruluyor. Esasen de rol modellerimiz de tahsili kâmil insanlar değil, hani Kaymakam, Eczacı ve Doktoru saymazsak, neredeyse tekmili birden ilkokul mezunu bir kısmı ise köylerdeki tatbikatı ile de ilkokul 3 mezunu… Lakin ailelerimizin bu şartlarda dahi hedef ve beklentileri ziyadesiyle yüksektir… Cumhuriyetin de devamlı beklenti diye vatandaşlarına hatırlatması bu cihettedir…  

Baba, Mehmet Erarslan, öncülleri Sürücü ve Kaymakçı ailelerinin faaliyetlerinden sonraki bölümde Çeşme’nin neredeyse ilk otobüsçülerinden birisidir. Dönemin önemli otobüsü “Burunlu Pejo” marka otobüsün sahibidir. Hiç unutamadığım, iki detay vardı, birisi otobüs kapılarının terse açılması diğeri ise motorun otobüsün ön tarafından sokulan uzunca bir çalıştırma kolu ile çalıştırılıyor olmasıydı. Otobüsün şoförünün de oturduğu ön koltuk tüm şoför mahallini kaplıyor olması diğer bir enteresan durum olup, koltuklar deri kaplı idi. Maalesef çok da fazlaca detay hatırımda değil. İlaveten otobüsün üstünde de bir bagajların ve yüklerin konulduğu metal profillerden hazırlanmış bir bölüm vardı. Arka taraftaki sabit bir merdivenden çıkılır, inilir ve yükleme boşaltma işi gerçekleştirilirdi. Yine hatırladığım kadarı ile otobüsün şimdilerde olduğu üzere alt tarafta bir kapalı bagaj bölümü yoktu, esasen de otobüsler olabildiğince yere yakın olurlardı, artık bu dizaynlar savrulma ve sürüş güvenliği gereği mi idi, bilemiyorum. Yağmura karşı yegâne tedbir ise otobüsün üstüne çıkarılıp yerleştirilen yüklerin üstünün branda ile örtülmesidir. Otobüs kalorifer ve klima gibi konfor ünitelerinden yoksundur, içerinin ısıtılması motor ısısının transferi marifetiyle temin edilmektedir. Şoför mahallindeki camların açılıp kapanması için bugün kullanılan elektrikli kriko ve öncülü manuel çevirmeli kollar da yoktur, kelebek cam tabir edilen içeriden dışarıya doğru itilerek açılan camlar mevcuttur ve sabitlemesi mandallar marifetiyle yapılmaktadır. Yolcu bölümündeki camlar ise sürmeli olup, ihtiyaç halinde sürülüp açılır ve kapanırdı. Frenler şimdiki gibi, ABS ya da ARS gibi yüksek teknoloji ürünleri değil, kara fren tabir edilen tertibat bulunmakta ve şoför mahareti ile özellikle yokuş inişlerde motor frenleri devredir. Akü ise yanılmıyorsam, şoför koltuğunun altında bir yerde bulunmakta idi. Kapılar açılıp kapanırken sanki demirci dükkânındasınız da, malzemeler birbirlerine hızlıca çarpıyor gibi sesler gelirdi. Anlayacağınız kapı contaları ve izolasyon hak getire… Burunlu Pejo tabir edilen bu otobüsün motor kaputunun kapatıldığında sabitlenmesi için dışarıda kısmen elastik lastik sabitleyiciler vardı, bunlar da yanlardaki sabit kancalara geçirilirdi. İç kaplamalar ahşap olup her daim sanki cilalanıyormuş gibi bir his verirdi bana. Aynalar son derece sade olup, bir çubuk üstüne yerleştirilmiş, yaklaşık 45 derecelik bir açıyla otobüsün dışına tutturulmuş yuvarlak aynalardı. Silecekler tavandaki düğmelerin çevrilmesi ile devreye girerdi. Direksiyonlar hidrolik mekanizmaların konforundan azade, lakin şoförler için kol kuvvetlendirici ve kas yapıcı bir spor aleti gibi vazife görmektedir. Kara şanzuman tabir edilen sistem de, senkromeç, hidrolik veya otomatik değil, şoför maharetine tabi, vites değiştirirken ara gazı verilmesi mecburiyettendir. İzolasyon zinhar hak getire, tüm motor gürültüsü otobüsün içindedir… Fazla hatırlamıyorum demiştim ya düşündükçe neler çıktı, neler…

Abi, Bülent Erarslan ise bizlerin küçüklüğü döneminde Belçika’nın yolunu tutmuş, gurbet ellere düçar, genel manadaki “Almancı” statüsü edinmiştir gayri. Kara yağız bu delikanlı Çeşme Gençlik Spor Kulübü topçularındandır, aynı zamanda Çeşme’de bulunduğu vakitlerde… Çok sonraları hayatını kaybettiğini duymuş idim, üzüldüm…

Kale yokuşunda, Çeşme Belediyesi merkez binası arkasına düşen evde uzun yıllar oturuldu, zaten Çeşme o devirde fazlaca geniş alana dağılmış değildi. Esasen de Eski Köste (Dalyan) Yoluna, Tekke Burnuna, Kale Arkasına ve Bağarasına dağılmış, yaklaşık nüfus da 3.000 civarında, hani herkes birbirini nerdeyse yedikleri, içtikleri ile bilmektedir. Hani 3.000 kişilik bir oba, bir akraba topluluğu denilecek düzeyde. Mezkûr devirde “Kale Yokuşu” sağlı sollu evlerin bulunduğu bir yerdi, sonradan Kale Koruma Planları ya da hesapları sebebiyle Kale Surlarına dayalı evler yıkılmıştır. İlaveten de Çeşme’nin İzmir’e sefer düzenleyen otobüsleri de hemen Kale’nin denize yakın burçlarının dibinden kalkmakta, dönünce de aynı alana park etmektedirler. Gerçi “Garaj” vazifesi, Kilise ve Kervansaray tarafından da görülmüştür bir vade…

Bu vesile ile başta Recep arkadaşımı ve diğer tüm kaybettiklerimizi saygı ile anıyorum, yattıkları yer nurdan olsun…