Cuma, Aralık 26, 2025

BİR SAVCININ ANILARI

 Kendi deyimi ile adı “Tomson Kemal’e” çıkmış Adana Bahçe, Yumurtalık ve bilahare de Sağmalcılar Cezaevinde yaşadıkları, gözlemleri üzerine notlarını “Bir savcının anıları” adlı kitapta toplamış tüm hatıralarını Namık Kemal Behramoğlu, okudum… Yol boyu batakhanelerinin kurutulması, yerel güç sahipleri ile siyasi mücadele, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul ile tanışması, bir karabasan olan Kahramanmaraş olayları, Botaş’ta yaşanan olaylar, Yumurtalık ve Sağmalcılar Cezaevi Savcılığı hatıraları, başta olmak üzere müthiş hatıralar dizisi…  

Yazar, Namık Kemal Behramoğlu, ünlü şairimiz ve çevirmen Ataol Behramoğlu ve bizim Nihat Behram olarak bildiğimiz Mustafa Nihat Behramoğlu gibi edebiyat dünyasının çok önemli şahsiyetlerinin kardeşidir. Anladığım kadarıyla aile tam tamına bir edebiyat ocağı, Nihat Behram ve Ataol Behramoğlu’nun şiirlerini çok severek okumuş biri olarak, başta avukat bilahare de idealistliğinin kendini sürüklediği savcılık makamında uzun yıllar geçiren Namık Kemal Behramoğlu’nu da ziyadesiyle başarılı buluyorum. Gözünü budaktan esirgemeyen savcının yazdıkları, zaman zaman insanoğlunun yapabileceklerinin hudutsuzluğu, zaman zaman bürokrasinin, yargının, kolluk kuvvetlerinin ve Canım Yurdumun insanının iyi ve kötü yanlarını kendince not etmiş. Kitapta her bölümün başında ve dahi zaman zaman ortalarında, kimilerini ilk kez duyduğum müthiş atalar sözü ve tekerlemeleri ile dörtlükleri büyük bir keyifle okudum. Tümü ise hızlı ve zevkli okunan bir kitap adeta bir solukta okunabilecek bir macera romanı gibi.

Çok fazla hikâye var dedim ya, bunlardan bir tanesi müthiş, acı, ıstırap, ironi dolu… Kitaptan aktarıyorum; Adam, madende işçi. Gece vardiyasında çalışıyor. Bigadiç’in dağ köylerinden birinde oturuyor. Karısı, köyün delikanlılarının gülü. Yangın geçiren bir tip. Adını duymayan yok. İlçenin hızlı delikanlıları bile tanıyorlar kendisini.

Adam, yoksul. Güç bela bir karı alabilmiş. Onu da kaçırırsa ebedi bekâr kalacak. Dağlık yerde güç iş. Ne b.k yesin? Kadının ufak tefek hafifliklerine göz yumuyor. Eli mahkûm garibin.

Bir gün tak ediyor adamın canına. İnceldiği yerden kopsun anasını satayım deyip bildiriyor durumu savcılığımıza. Acıyorum haline. Yalvarıyor. “gizli baskın yapın” diyor. Ne demekse artık. Adamları varmış haber alırmış, tedbir alırmış vesaire. Dilekçesi üzerinde gerekeni yapıp, gönderiyoruz jandarmaya. Görevliler, ellerindeki işi bırakıp, gece yarısı basıyorlar dağ köyünde âşıkları. Cıs cıbıldak yakalanıyor bizimkiler. Derdest edip getiriyorlar karşımıza. Ananın adı ne, babanın adı ne, nerede doğdun, sabıkan var mı? Derken tutuklanıyor kadınla zamparası. Buraya kadar iyi. Eşitlik nerede bozuluyor gör şimdi.

Dedik ya, kocanın vicdanı sızım sızım sızlıyor. Üç gün sonra bir dilekçeyle dikiliyor önümüze. “Affettim diyor. “Bir defa şeytana uymuş, bir defa ile bir şey olmaz, şikâyetten vazgeçiyorum” diyor. Elin mahkûm. İçinden “pezevenk” de desen ZİNA suçundan her iki sanığın da TAHLİYESİNİ istiyorsun ve hâkim de TAHLİYEYE karar vermek zorunda.

Gel gör ki, zina yapan ateşli yosma TAHLİYE ediliyor, hızlı zampara kalıyor ceza evinde. Geceleyin zamparalık yapmanın cezasını çekecek. Yasalarımıza göre KONUTUN sahibi erkek. GECELEYİN KONUT DOKUNULMAZLIĞINI ÇİĞNEMEK suçu ise resen takibi gereken bir suç. ŞİKÂYETTEN VAZGEÇME bu suçu ortadan kaldırmadığı için hızlı zampara KONUT DOKUNULMAZLIĞINI ÇİĞNEMEK suçundan tutuklu kalıyor ve cezayı da yiyor sonunda. De buyur şimdi. Eşitlik ilkesi kimin aleyhine bozuldu? Kadının mı, erkeğin mi? Öyle ya, zampara da erkek değil mi?

Böyle bir olayla karşılaştık. Esas hakkında görüşümüzü söylerken “karısının ZİNA’sına hoşgörüyle bakan kocanın konutunun dokunulmazlığından söz edilemez. Bir nevi dolaylı olarak bu işi onayladığı düşünülmelidir” dedik. Sonuç değişmedi tabii. Hızlı zampara, zinadan paçayı kurtardı. Konut dokunulmazlığını geceleyin çiğnemekten cezayı yedi. Yüksek Yargıtay da bu kararı onayladı.

Reva mı bu şimdi? Eşitlik ilkesi bozuldu mu, bozulmadı mı? Koy elini vicdanına düşün bakalım.

Sonradan bir başka olayla ilgili olarak karşıma getirilen zamparaya sordum. Aklın başına geldi mi diye. Cevabı şöyle oldu.

“artık gündüz yapıyoruz bu işleri beyim.”

Arsız güçlü olursa

Haklı, suçlu olurmuş.

Geç duyurulmuş zenginin orospusu

Fukaranın hastası

Çok olurmuş yol gösteren

Devrilince araba

Ağa girdikten sonra

Aklı başına gelirmiş balığın

Biz şimdi ne yapalım?

İdealist bir insandır yazar, İstanbul’daki görece müreffeh avukatlık hayatını bırakıp savcı olmaya karar verince “hayatım macera” dizisi başlar… Her şeye tahammül eder, teknik yetersizliklere, mesleki kaygılarına, siyasi baskılara, tayinlere, sürgünlere, şikâyetlere lakin alınan tehditler artık “inceldiği yerden kopsun” kaygısızlığı ve meydan okuması ile geçiştirilecek olmaktan uzak, ailesinin direk hedef alınmasına kadar varınca, Canım Yurdumda yaşananları da göz önünde tutan bu yürekli savcı istifa eder ve tehlikeleri az da olsa def eder.  

Bu yürekli savcı “yargı ve yürütme” üzerine yazdığı bölümde vaziyeti şöyle aktarmaktadır, ciddiyete ve laubaliliğe dikkat çekerken; Daha önce de belirttiğim gibi, savcılık mesleğine girince yargı ile yürütmenin sürtüşmesini, üstünlük savaşını, daha yakından görmüştüm. Bigadiç’te bunu o kadar sıcak yaşadım ki, rastlantılar sonucu birtakım belgeler elime geçince olup bitene ben de şaşırdım.

Belge niteliği olduğu için, 12 Eylül döneminde beni sıkıyönetim komutanlığına şikâyet eden kaymakamın ÖZEL ibareli yazısı ile, aynı kaymakamın polislere tutturarak bu yazıya eklediği raporu kitabıma aynen alıyorum.

Aradan yıllar geçti. 12 Eylül hareketinin bıraktığı enkaz hala onarılmış değil, dökülen kanların acısı hala dinmiş değil, yıkılan yuvaların dumanı hala tütmüyor, işkence gören insanların ıstırapları unutulmuyor. Bu kaymakam, şimdi nerelerde, ne iş yapar bilmiyorum. Bu kaymakamın dümen suyunda kapı kulu olup bu raporu tutan (ki bir kısmını çok severdim) polis arkadaşlar şimdi neredeler, ne yapıyorlar bilmiyorum. Acaba, biraz olsun yürekleri sızlıyor mu? Biraz olsun 12 Eylül’ün ülkeyi acıya, karanlığa, yoksulluğa, adaletsizliğe, şiddete ve baskıya sürüklediğini anladılar mı?diyerek esasen de ABD’nin “our boys” diye tanımladığı muhteremlerin ve avenelerinin durumlarını sorguluyor… Bence bu erketelerin neredeyse tamamı şahsi menfaatlerinin önemine binaen ziyadesiyle nemalandılar lakin savcı ya, bu kadar söyleyebiliyor…

Harika bir hatıralar kitabı, bir savcının dilinden olmakla beraber hukuk ötesi sosyal tespitlerin önde olduğu ve bu sebeple macera kitabı gibi görülebilecek olmakla birlikte bugün içinde bulunulan bazı açmazların nasıl ilmek ilmek örüldüğünün hikâyesidir, okuyanlar keyif alarak, öğrenerek okuyacaklardır…   

 

 

 

Perşembe, Aralık 18, 2025

İVAN DENİSOVİÇ’İN BİR GÜNÜ


1970 yılında, biraz siyasi saik ve Sovyetler Birliği ile yarışma içinde olunması sebebiyle ve dahi rakiplerin yönettiği İsveç merkezli “Norveç Nobel Komitesi” marifeti ile Nobel Edebiyat Ödülü’ne Muhalif Aleksandr Soljenitsin “İvan Denisoviç’in bir günü” adlı eseri ile layık görülmüş. İyi de etmişler diyenler olabilir, lakin tesadüfen midir ki, kadim muhalif 2 Sovyet yazarı ödüle münasip görülür iken mesela muhalif olmasına rağmen Yaşar Kemal görülmez hani ben edebiyatçı değilim lakin Yaşar kemal ile Orhan Pamuk kıyaslaması yapabilecek kadar da kitaptan ve edebiyattan anlarım. Neyse muradım ve meramım edebiyat bilgisi yarıştırmak değil burada… Yıllar sonra mezkûr kitabı yeniden okudum, her kitapsevere hayatlarının farklı devirlerinde birkaç kez okumalarını öneririm. Yeni bir şey öğrenecekleri ya da görebilecekleri manasında bir öneri değil bu, zinhar. Artık görece daha çok şey görmüş ve geçirmiş olarak dünyayı birbirleri içinde kıyaslamak, öyle hamasetin gözleri nasıl at gözlüklerine mahkûm ettiğini anlayabilmek adına… 

Şimdilerde yaygın yürütülen eleştiri ve desteklerin sahipleri, sahip oldukları ideoloji ve seçtikleri taraflara göre pozisyon almaktadırlar… Kimileri Aleksandr Soljenitsin’i Sovyet rejiminin sosyolojisini, psikolojisini, anatomisini çektiği röntgenler marifeti ile oldukça derinlemesine iyi tespit ve tayin etmiş derken, kimileri de iyi yetiştirilmiş bir ajan rolü biçilerek burun kıvrılarak hatta küfredilerek karşılanmıştır. Bana göre mezkûr yazar, ne o kadar bilimsel, ne de bu kadar bilgi ve görgü sahibidir, tüm bu olup bitenler karşısında, ne de hakaret edenlerin dediği gibi vatan hainidir.

Soljenitsin için eldeki bilgilere bakıyoruz, dindar bir aileden gelmesine rağmen henüz genç yaşta Hristiyanlığa olan inancını yitirir ateizmi benimser ve Marksizm–Leninizm ideolojisine sadık kalmaya çalışır. Kendisi de bir subay iken bir başka subayla yaptığı özel yazışmalarda Sovyet rejiminin yıkılması gerektiğine inandığını açıklaması gerekçesiyle “Gulag takımadaları” denilen çalışma kamplarında 8 yıl boyunca mahkûmdur. İşte burada yaşadıkları ve şahitliklerini kitaplarında anlatır.

Kitaptan bir bölüm adeta tüm hayatı özetler, güçlü otorite ile sıradan vatandaş arasındaki ilişki ve sonuçları göz önüne serilir. “Şuhov hakkında “yurda ihanet” suçundan dolayı soruşturma açılmış, bu suçlamayı destekleyecek biçimde ifade vermişti. Evet, yurduna ihanet etmek amacıyla tutsak düşmüştü Şuhov, Alman casusu olarak görevini tamamladığı gün de düşmandan kaçıp yurduna geri dönmüştü. Ama casusluk görevinin cinsini ne kendisi biliyordu, ne de sorgu yargıcı. Soruşturma süresince buna, “casusluk görevi” deyip, geçiştirmişlerdi.

Şuhov iki şıktan birini seçecekti ya ifadenin altını imzalamayacak, bu yüzden de kısa yoldan tahtalıköyü boylayacak ya da imzayı basacak ve bir süre daha postu koruyacaktı. Doğal olarak imzayı attı.

İşin aslı şöyleydi: 1942 yılında kuzeybatı cephesinde düşman onları her yönden kuşatmıştı. Uçaklar yiyecek filan atmıyorlardı. Hoş, bunun için uçak da yoktu ya! Sonunda öyle bir duruma düştüler ki, ölen atların tırnaklarını kesip ıslattılar, günlerce böyle beslenerek hayatta kalabildiler. Ellerinde düşmana sıkacakları tek mermi yoktu. Böyle olunca da Almanlar onları ormanda teker teker, armut toplar gibi topluyordu. Birkaç kişiyle birlikte Almanların elinde kısa bir süre tutsak kalan Şuhov’la arkadaşları, beş kişi bir olup bir gün gizlice kaçtılar. Ormanlardan, bataklıklardan geçip kendi birliklerine katılmaları bir mucizeydi gerçekte. Yalnız iki kişi kaçtıktan kısa süre sonra yaylım ateşinde ölmüşler, birisi de aldığı yaralardan kurtulamamıştı. Sapasağlam dönen iki kişiydiler.

O zaman akıl etseler, ormanda yol bulamayıp kaybolduklarını söylerlerdi, başlarına da bir şey gelmezdi. Ama birliklerine döner dönmez Almanların elinden kaçtıklarını söylemişlerdi. Vay, sen misin tutsak düşen? Vay, sizi orospu çocukları! Kaçanlardan beşi birden dönseler, birbirleriyle yüzleştirince asıl gerçek ortaya çıkardı. Ama iki kişi olunca ağızlarıyla kuş tutsalar kimseyi inandıramamışlardı. Tutsaklık masalıyla herkesi kandıracaklarını sanıyorlardı, puştlar! Hele sizi alçaklar, namussuzlar!”

Şimdi yazar, kronik muhalif olması hasebiyle “konuyu çok abartmış” denilebilir, ya da efendim zaten bu “komünistler böyledir” denilebilir, lakin kampların varlığı inkâr edilemez. Efendim “kamplar, çalışma kamplarıdır” ne yapılabilir ki, suçluları da ıslah etmek gerekir, denilebilir. Şimdi bir bakın etrafınıza tüm dünyada “muhaliflere” reva görülen suçlamalara, en moda olanı “casusluk”, dün de, bugün de modası geçmez… İşte suçlama bu olunca müşterisi de çok oluyor… “Vay puştlar vay”, yazarın yakıştırdığı deyim ile… Hele bu Alman casusluğu hikâyesi tam bir komedi… Peki, bunların günümüzde benzerleri yaşanmıyor mu? ABD’de 1950’li yıllarda kimler, kimler Sovyet casusu diye yargılandı, saymaya kalksak sayfalar dolusu isim yazarız… Bugün Canım Yurdumda olmuyor mu? Mesela, 1990’lı yıllarda askerlik çağına kadar son derece militanca Türk milliyetçisi olan gencin askerlik yaptığı sırada tutsak düşmesinden sonra başına gelenleri, casusluk suçlamasıyla yargılanması, vs. vs… Şüphesiz müşteri çok olunca müstahsil de bu ürünü piyasaya mütemadiyen sürüyor, ne diyelim…

Efendim, “ifade imzalamış ama romanın kahramanı Şuhov” diyenler de olabilir, vallahi 12 Eylül soruşturmalarının bir muhatabı olarak neler yaşadığımızı anlatıyoruz da dinleyenler ağızları açık dinliyorlar… Öyle Kenan Evren ve arkadaşlarının, ABD’nin “ours boys”larının anlattığı hikâyelere bakmayın siz, ifade imzalamayanların yüzlercesi şimdi artık yaşamıyor, on binlercesi artık sağlıklı değil,  on binlerce insan işkencelerden psikolojik hasarlar aldı, sakat kaldı… Emin Çölaşan başta olmak üzere bazı önemli yazar taifesinin gayretkeş tutumları yüzü suyu hürmetine Canım Yurdum insanının %92’si inanmamış mı idi mezkûr masallara? Peki, gerçekler ne imiş, bugün artık herkesin dilinde ve belleğinde değil mi? Öyle Kenan Evren’e “hukuk profesörü” unvanı veren zevatın anlattığı ya da anlatmak istediği gibi değildi, Canım Yurdum… ABD emperyalizmi ve yerli mümessilleri lehine her türlü tenkil ve tedip işleri acımasızca yapıldı…

Sonuçta, dünyada birçok ilk siyasal ve sosyal projelerin gerçekleştiği Sovyetler Birliğinde Stalin’in büyük önderliği göz ardı edilebilir mi, şüphesiz edilemez lakin yaşattığı korkuları da görmezden gelmek mümkün değil… Evet, Stalin’i saygıyla anıyoruz lakin kurduğu kampların bakiyelerini görmüş biri olarak da efendim bunlar yalandır, abartmadır, diyenleri de hoş karşılayamıyorum… Şüphesiz, katıksız ve insafsız Stalin düşmanı Kruşçev’in yarattığı öcüyü de göz ardı etmiyoruz, edemiyoruz… Lakin Sovyet Devriminin ilk günden beri hep bir şekilde ikinci adamı olabilmiş Molotof’un hatıratını ve söyleşilerini de okuyan biri olarak Stalin’e de bu konuda hafifletici sebepler ile cezai indirim tatbikini kabullenemiyorum. Evet, bu kamplar vardı, insanları “muma çevirmek planları” vardı… Lakin burada hemen belirtmek gerekir ki, hiçbir rejim ve ülke, muhalifini hoş karşılamadı, karşılamıyor ve korkarım ki karşılamayacak. Taa ki biz anlatılan masallara müşteri olmaktan vaz geçene kadar…

Moskova’nın göbeğinde “Kommunarka shooting ground” diye bir yer var, rivayet o ki, 10.000. ile 20.000 arasında insan infaz edilmiş… Doğru ya da yanlış, bilmiyorum lakin hani mahkeme kararları ile hem de metazori alınan ifadelere dayalı yargılamalara istinaden yapıldı bu infazlar, peki neden o zaman sayılar doğru düzgün verilmez… Hangi sebeple insanların isimleri tek tek sayılmaz ve yazılmaz… Vs. vs… Diyecek çok şey var, yer sınırlı…



Salı, Aralık 09, 2025

GAZTECİ MAHMUT KARABULUT

 

Mahmut Karabulut, sınıf arkadaşım, acar, cin gibi bakışlı, samimi ve candan biriydi maalesef o da kaybedilenler arasında… Babasının Çeşme GAMEDA bayii olmasından ötürü “Gazteci” lakabını ona layık görmüştük. Gerçek manada ve söylenildiğinde anlaşıldığı gibi değil yani. 


Şimdiki Meydan ile o zamanki meydan, ölçüleri dışında hiç benzemez idi birbirine. Atatürk heykeli Ertan Otel ile şimdiki Kent Belleği Müzesi arasında kalacak şekilde, sırtını Sakız Adasına dönmüş, deniz kenarında bulunmaktaydı. Sanki arkamızdakilerden korkumuz yok önümüzdekilere dikkat etmek gerekir saikiyle, tüm meydanı ve oradaki tüm faaliyetleri gözlüyormuşçasına yerleştirilmiş oldukça heybetli bir kaide üzerinde bir büst… Atatürk büstü, üzerine konan kuşların kirletmelerine karşın şimdi aramızda olmayan değerli Ahmet Sinan ağabeyimizin temizleme faaliyetleri inanılmaz bir şekilde halen hatıralarımdadır. Çeşme meydanına yönelik her seçilmiş belediye başkanının hayalleri vardır. Her birisi kendince düzenleme yapmıştır ve bundan sonra da yapacaklar gibi de görünmektedir. Nasıl olsa bütçe kullanma yetkisi onlarda, hayal onlarda, karar onlarda, sonuç birinin yaptığını beğenmez, “hele ben bir yapayım da görsünler” edasıyla her biri kolları sıvar, bütçeyi dinamik tutar, vs. vs. Mesela, hiç birisi yahu bir yarışma açalım, projeler, hayaller yarışsın, ikili bir seçim ile makul bir süre içinde proje seçimi yapılsın, hem bağımsız bir seçici kurul hem de hemşehriler karar versin demez… Neyse bu kabil yaklaşımlar bu yazının konusu dışındadır, kifayet-i tefekkür…

Gazete bayii doğru hatırlıyorsam sekizgen köşeli bir plan kesitinde ahşaptan mamul sekiz tarafının da cam pencereleri bulunmaktaydı. Şimdiki Ziraat Bankasının tarafından Tekke Plajına doğru ilerleyen yol tarafına bakan küçük bir pencereden para uzatılır, alınacak gazete istenir, varsa para üstü alınırdı. Mezkûr pencerenin hemen önünde, güzel havalarda gazetelerin katlanarak sıralandığı bir raf vardı, bazen bu raf kioskun içinden dışarıyı seyretmek isteyenin, başını dışarı çıkararak kollarını gazeteler üzerine yaslayıp sağa sola bakmasına aracılık ederdi. Kış aylarında sürekli içeride oturulduğu için ayaklardan üşüme olmasın diye tabana serili ahşap bir ayakaltı sehpası vardı. Mehmet Abi (Karabulut) kendisiyle özdeşleşmiş şapkası ile mezkûr küçük pencereden güleç bazen de çok sert bakışıyla sizi karşılardı. İşte bu tablo zaman zaman bizim Mahmut ile oluşmaktaydı… Mahmut, hepimiz gibi Çeşme’nin güneş ve rüzgârı ile kavruk hal almış yüzü ile pencerenin iç tarafından gülümser dururdu, en azından ben gittiğimde…

Okul dışında Mahmut ile en sık karşılaştığımız yer mezkûr Çeşme Meydanı idi, O da zaten babasının işine yardım için hep oralarda olurdu… Bir iki küçük yer değişikliği dışında gazete kiosku hep oradaydı, galiba 12 Eylül darbesinin ezip geçtiği devrin başında yeri değişmişti. Demek ki darbe ve darbeler orta yerde kimseleri istemiyordu, hele de gazete ve dergi satıyorsanız, kıyıda köşede olmalısınız edası…

Mezkûr tarihlerde çok yeni başlamış olan hızlı gazete servisi Çeşme’yi de etkilemiştir. Hatırladığım kadarı ile sonradan da dayımın oğlu Kamil ile otobüs işletmeciliği de yapan Alaçatı’nın sevilen kişisi soyadını şimdilerde hatırlayamadığım ama kendisini çok sevdiğim Yalçın Abim kendisine ait Commer marka kurşuni renkli minibüsü ile bu servisi yapmakta idi… Ben de her sabah erkenden gider “promosyon” kapsamında kendisine verilen gazetelerden alırdım. Aldığım gazetelerin üstünde “para ile satılmaz” gibi bir ibare vardı. Bu benim hiç umurumda değil idi maksat gazete okumayı bedava hale getirmek idi. Ben kendi harçlığım ile haftalık çocuk dergisi vardı, şimdi adını hatırlayamıyorum… Her şeyin olduğu bir dergiydi, bilim vardı, eğlence vardı, sanat vardı, sinema vardı, spor vardı… Çok severdim, harçlıktan biriktirilmiş ise mutlaka edinilirdi. Esasen o devirde basın ve yayın organları hiç de pahalı sayılmaz idi, demek ki okunulması ve okutulması özendirilir bir şey idi… Daha “cahillerin ferasetini tercih ederim” fikriyatı icat olunmamıştı.

Mahmut Karabulut, sınıf arkadaşım dedim ya, vallahi şimdi bakıyorum da inanılmaz bir kadro idi. Mesela bizden 7-8 sene önce okula başlayıp, nezaketen de ayıp olmasın diye bizi de bekleyip, bizi uğurladıktan sonra birkaç yıl daha geriden gelenlere de ayıp olmasın faslına takılan abilerimizle de okudum, ilkokulu… Öğretim rejimi çok farklı idi, ilkokulda sınıfta kalma vardı hem de askere gidene kadar sanki… İlkokulu bitirme imtihanları vardı… Efendim, iyi değildi, kötü idi gibi bir takım yaklaşımlar olabilir… Yetişen neslin, başarı ve kabiliyetlerine bakarak, bu konuda herkes kendi kararını versin… İlkokul bitirme imtihanları öyle “laf olsun” kabilinden de değil idi. Mesela, bana bitirmede “müzik dersinden” geçemediğimi söylediklerinde, ödüm patlamıştı, Allahtan sınıf öğretmenim bana takılmak istemiş, bir türkü söylememi istemişlerdi ve dinleyince şaka yapalım kararı vermişler… Öyle müzik deyip geçmeyin, ne kadar önemli idi bir bilseniz. Peki, müzik bu ise diğer dersleri varın siz düşünün… Evet, bizim sınıf demiştim, oraya ricat… Dağaşan kardeşler, Özsaka kardeşler, Horasan kardeşler gibi arkadaşlarımız oldu… Egemen Kadıgan, Recep Erarslan, Mahmut Karabulut, İbrahim Çınar, M. Tokay, Kemal Aksoy, Niyazi Baysın, Kelami Çelebi, Mustafa Sağdıç başta olmak pek çok Çeşmeli çocuk ile çok güzel ve kalıcı arkadaşlıklarımız oluştu… Bir bölüm arkadaşımızı da maalesef yitirdik, diğerleri ile halen görüşmekteyiz…

Bizim sınıfın hayta ve haylaz grubu vardı ki, ben bir sürü davranışlarını tasvip etmesem dahi okul idaresi tarafından hep beraber taltif ya da tekdir edilirdik. Takdir dediğime bakmayın asıl olan tekdir idi çoğunlukla… Belki de okul idaresi de takdir hakkını hiç kullanmamayı tercih etmişti, bilemiyorum. Bir kez, çok net hatırlıyorum, 16 Eylül İlkokulunun en üst katında, bizim “Harita Odası” diye adlandırdığımız esasen de ciddi miktarda büyüklü küçüklü haritanın bulunduğu bir yer vardı. Okul Müdürü Kamil Hocanın odasının yanında yer alan mezkûr oda aynı zamanda bir nevi dayak odası idi. Bir defasında Kamil Hoca yine malum kadroyu topladı sıra dayağı vaziyeti alan ben dâhil ekibe sıra ile yer misin yemez misin kabilinden girişti. Daha önce de beyaz ettiğim üzere Kamil Hoca bana hiçbir zaman vurmadı, bu defa yine öyle oldu… Bu dayak faslından hatırladığım en önemli sahne Kamil Hoca Mahmut Karabulut’a vurduğunda biraz abartarak söyleyeceğim lakin aynen de öyle olmuştu, Mahmut’un ayakları yerden kesilmiş birkaç metre ilerideki haritaların ortasına düşmüştü. Siz, artık dayağın şiddetini mi, yoksa Kamil Hocanın maharetini mi, yoksa Mahmut’un zayıf vücudunun nasıl bir vuruşta uçuşa geçtiğini mi, öne alır düşünürsünüz bilemem…

Bu vesile ile başta Mahmut olmak üzere diğer tüm kayıplarımızı saygı ile anıyorum, nurlarda olsunlar…

Perşembe, Aralık 04, 2025

VİZE

 

Böyle aşağılanma olur mu Allasen?… Vize verelim mi, vermeyelim mi elemesi için bile sıraya giriyorsun, o da Hans efendi, Hristo beyefendi, Heleni hanımefendi bakacak, münasip misin diye? Münasip isen de sıra verecek, sıraya durabilme hakkı elde edebilmiş isen de, eline bir liste verecekler, bankada paran var mı? Adına kayıtlı ev ya da arsa var mı? Son beş yılda ülkelerine ya da bağlaşık ülkelere gidiş gelişlerinin sayısı ve dökümlü listesi, pasaportların ilgili sahifelerinden giriş çıkış kaşelerinin bulunduğu sayfa fotokopileri ile tevsik, bulunduğun süre içinde kaç günü nerelerde geçirdiğinin tespiti, gidiş dönüş bileti, otel ödenmiş bedelleri, nüfus cüzdanı fotokopisi,  barkodlu tam tekmil vukuatlı nüfus kayıt örneği, QR kodlu ikamet belgesi, QR kodlu yerleşim yeri belgesi, QR kodlu pasaport protokol belgesi gibi akıllara ziyan talepler… Zannedersin ki deyyuslar kendilerine köle ya da iç güveysi alacaklar. Oysa bu deyyusların vatandaşları Canım Yurduma ellerini kollarını sallaya sallaya gelip gidiyorlar, hatta onları getirenlere de teşvik veriyoruz…

Şimdi bunun çok normal bir tatbikat olduğu hususunda muvafık olan bir kısım Canım Yurdum insanı var, hele onları hiç anlamak mümkün değil. Üstelik normal olduğu hususunda görüş beyan eden zevatın mühim miktarı, tıpkı engelli 100 km. koşusu kabilinden olan mezkûr bariyerlerin muhatabıdırlar… Allah akıl ve izan nasip eylesin demekten başkaca bir şey gelmiyor elimden bunlara… Yok, efendim giden dönmüyormuş, kaçak çalışıyorlarmış, kaçak yaşıyorlarmış, yasadışı işlere karışıyorlarmış, mış da mış… Tam da bizi istemeyen bu deyyusların dilinden fikir beyanı… Kim diyor kaçak çalıştıklarını, onlar diyor değil mi? Yani biliyorlar, kim kaçak çalışıyor diye, madem biliyorsunuz, yakalayın ve ülkeniz kanunlarını tatbik edin, değil mi? Yasadışı işlere karışıyorlarmış, yakalayın kardeşim, değil mi… Yok, konuş, abuk subuk iddialar öne sür, üstüne üstlük senin bu yaşattığın ıstırapların muhatapları seni makul karşılasın… Hani derler ya, sakızlı muhallebi de var, yer misin?... Durum tam bu durum…

Hani, batılıların mütemadiyen tekrarladığı teraneleri, hani bir vakitler “Demirperde” ülkelerini, şimdilerde de kendilerine tam teslim olmamış ülkelere yönelik iddiaları… Demokrasinin olmazsa olmazı suç ve cezanın şahsiliği… Yahu siz iddia ettiğiniz gibi, gelip de dönmeyen mi var, kuralları çiğneyenler mi var, tutar deport edersiniz, yargılarsınız, değil mi? Yok, olmaz… Esasen sizin ne mal olduğunuzu hep biliyoruz da, biz sizi iyi bilenlere vekâlet veremiyoruz… Aslında ülkenizi yönetenler, tıpkı bizim asker ocağındaki acemi birliğinde “talim çavuşu” tarafından “sigara yasağını delmiş bir müptela yüzünden tüm alayın çarşı izninin kaldırılması” tatbikatından daha iyi vaziyette olmadıklarını her daim göstermişlerdir. Ve ülkenizin çok küçük bir namuslu ve demokrat azınlık dışında kalan her vatandaşınız bu abukluğu seyreder ve dahi destekler, sonra da bize halis nutuklar atarlar… Esasen size kızıyorsam namerdim, kendime kızıyorum, neden sizin kapınıza gelip de dilenci gibi “ya bir bakıp dönecem” kabilinden izin talep ederim… Neden bu bize reva gördüğünüz muameleye rağmen bu ülkenin yöneticileri size “has sit there” demez şaşar dururum…

İstenmediği yere kim gider ancak benim gibiler, yahu be adam ne işin var bu bilmemnelerin ülkesinde değil mi? Hani bizde bir atalar sözü vardır, herkes bilir, “davet edilmeyen yere ya ……., ya……… gider”, gerçi artık onlar da gitmiyorlar ya, o da ayrı… İstenmediğin yere illaki gideceğim diye tutturursan adam sana her türlü muameleyi reva görür… Bir vakitler, işim sebebiyle Hindistan’a sık gidip geldiğim tarihlerde, gel git Hindistan Konsolosluğunda vize işlerini yürüten muhterem ile deyim yerinde ise senli benli konuşmaya başlamış, hatta geliş gidişlerde kendisine meşhur Hindistan baharatlarından getirmeye başlamış idim, vize konusunda neden bu kadar zorluyorlar diye sormuştum. Adam, “sizin ülkeniz bizim vatandaşlara ne tatbik ediyorsa biz de aynısını tatbik ediyoruz.” Neymiş, beynelmilel arenada “mütekabiliyet” yani karşılıklılık. Hatta şaşırmış olduğum bir husus söyledi, Türkiye ne bedel alıyorsa tam tamına onlarda aynısı alıyorlarmış, kuruşu kuruşuna yani… Bunu paylaştığım hiçbir Hindistan vatandaşı ya da yöneticisi, “yahu bize turist lazım, bize batı malları lazım” gibisinden bir savunma içinde olup, rejimin değişmesi gereğine değinmedi.

Yıllar önce bir arkadaşım İngiltere de benzer bir şey yaşayınca söylediği laflar aklıma geldi, “yahu yalvarsanız da ülkenizde kalmayacağım, çocuğumu görmeye geldim, görüp hemen döneceğim”… Ben gidemeden böyle bir tutum takınıyorum, şu andan itibaren. Bu puşt takımının asıllarını göremeyince vekillerine gereğini söyledim ve vize talebimi geriye aldım. Şüphesiz onlar da “ahhh, vah bu Ruhi neden gelmiyor ülkemize” demeyecek şüphesiz ama kendimi memnun ve tatmin etmek adına yaptım tüm bunları… Eee sonuçta hayat bir tatmin olma süreci değil mi, benimki de böyle…

Benim de üzüldüğüm şeye bak, adamlar yirmisekizinci kademeden hatta stajerliğini bile tamamlamamış bir polis ile ülkelerinin sınırında bir bakana izin vermemişler… Hele senin derdine bak, salla gitsin ben de onların umurlarında olmayacağını bile bile protesto ediyor ülkelerine gitmiyorum lakin o bilmemnelerinde benim ülkeme ellerini kollarını sallayıp geliyor olmalarını da hiç içime sindiremiyorum. İlaveten buna göz yumanları da hiç affetmeyeceğimi de affetmediklerimin tensiplerine arz ediyorum…

Aklıma gerçek olup olmadığını tam bilmediğim lakin filmlere konu olmuş 1960 yıllarda Almanya’ya işçi götürme fasıllarında “kaynağında doktor kontrolü” ile işçi tespit ve tayini yapılması geldi, orada ağız açtırıp diş kontrolü yapılması sahnesi vardır ya, hani biz katıla katıla gülüyorduk ağlayacağımız yerde…

İşte bu ahval ve şeriatte dahi bizi kıskandıklarını düşünenleri de ben harbiden kıskanmaya başladım… Ne yapıyorlar da bu harika kafaya sahip olabiliyorlar, hayret… Ahir ömrümde, ben vizesiz günleri de gördüm, eğer alabiliyor isen yani bir pasaportun varsa ve dahi para da bulup bilet alabiliyor isen dünyanın herhangi bir ülkesine, tıpkı şimdi onların yaptığı gibi elini kolunu sallayarak onların ülkesine gidebiliyordun. Gerçi o zaman da pasaport almak bir belaydı, 40 dereden 40 çeşit su getirtirlerdi, pasaport vermek için… Şimdi pasaport almak kolay, vize almak zor… Tam malum takımın durumu durumumuz, hep bir şey eksik, kaleci alırsın, sol bek eksik, sol bek alırsın, 10 numara eksik, onu alırsın golcü eksik, bir türlü mütekâmilen tamamlanmaz…