
Basketbol
dünyasının değerlendirmesine göre dünyanın en önemli antrenörlerinden kabul
edilen Svetislav Pesiç’in masalımsı anlatımı ile başlıyor büyük bir keyifle
okuduğum kitap. Yenilmez Armada diye uzun yıllara damga vuran Galatasaray
Basketbol takımının kaptanlığını ve antrenörlüğünü yapmış ve en mühimi Türkiye
Basketbol dünyasına en belirgin ve kalıcı katkılarda bulunmuş Yalçın Granit
için oğlu Ali Granit tarafından kaleme alınmış. Müthiş sürükleyici ve hafıza
tazeleyici bir kitap, bu kitabı kazandıranlara teşekkürler… Pesiç’in masalımsı
anlatımı dedim ya; “babam
beni Belgrad’da bir basketbol maçına götürdü. Bu maçın sonunda bir adam faul
çizgisinden gözleri bir bantla kapatılmış olarak faul atışları yaptı ve on
atışın onunu da sayıya çevirdi. Bu gösteri çok hoşuma gitti ve basketbola ilgi
duymaya başladım. Daha sonradan öğrendim ki oynayan takımlardan biri Avrupa
turnesine gelen Galatasaray ve gözü kapalı şekilde faul atan kişi de Yalçın Granit’miş.”
İşte
kitap böyle bir basketbolcuyu merkeze alarak Türkiye ve Dünya Basketbolunun bir
dönemini belgesel tadında okuyucuya sunuyor.
Benim
en büyük yeteneklerimden biri şutlarımdı, o günlerde yapılan faul yarışmalarını
da ekseriyetle ben kazanıyordum diye anlatıyor Yalçın Granit. “fakat bir gün karşıma bir salon görevlisi
çıktı ve bu gidişata son verdi. Antremanlarda seken topları toplayıp bana geri
veren o adam, meğerse ben gittikten sonra aynı ciddiyetle kendi başına serbest
atış çalışırmış. Yarışmada bir baktım ki benden çok atıyor. Bu, şut meselesinin
yetenekten çok tekrarla ilgili olduğunun kanıtıdır. Salondan en son çıkan o
olduğu, en çok o çalıştığı için yarışmayı da o kazanıyordu. Basketbol
hayatımızı onu yenemeden noktaladık!” Çalışmanın, çok çalışmanın ne
kadar önemli bir detay olduğunun kendi yeteneklerinin geçilmesi üstünden hiç
çekinmeden anlatabiliyor…
“Turgut Atakol’un Abdi İpekçi
Spor Salonu’nda asılı fotoğrafının altına “Türk Basketbolunu büyüten adam”
yazmak gerekir. Türkiye’de basketbola en çok fayda sağlayan odur. Fenerbahçe’ye
tarihimizde ilk kez mağlup olduktan sonra Turgut Ağabeyin yanına gittim ve “
Yenilmez Armada’yı niye bu hale getirdin? Türkiye’nin yegâne uzunu Altan bize
gelmeye dünden razıydı, Samim zaten senin hayranındı. “ikisini de takımda
tutabilirdin.” dedim Cevap olarak, “tek bir sebebi var Yalçın, Türkiye’de
basketbolu büyütmek istiyorsak Fenerbahçe’nin ortaya çıkmasından başka çaremiz
yoktu,” dedi. Turgut Ağabey’in Türk sporuna yaptığı en büyük katkı budur.” şeklinde
aktardığı hatıra ise herkesin kulağına küpe olacak cinstendir. Hele,
varlıklarının yegâne temeli diye düşündükleri gerginlik ve çatışma ortamlarını
hazırlayan bugünkü çapsız yöneticilere bakınca, sporun temel bileşeni barış ve
dostluk gerçeğine ne kadar da ihtiyaç var diye düşünmeden edemiyor insan… Şu
muhteşem misal sporda yarışma ruhunun gelinen nokta itibariyle nasıl da adım
adım yok edildiğini anlatıyor insana, sonuçta seçilen kişiler Ali Şen, Ali
Tanrıyar, Ömer Çavuşoğlu ve binlerce benzeri olunca da sürpriz yaşanmadığına
kanaat ediyoruz. Gerçi bugünkülerin geçmiştekilerin kötü kopyası olarak zuhur
ettiklerini anlatacak hikâyeler de yok değil… Daha önce yazdığım, 1943 ve 1951
Fenerbahçe ve Beşiktaş şaibeli maçları yanında burada da benzer bir hatırata
rastlıyoruz. “Molayı
alanın Koç Samim Göreç değil, idareciler olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı.
Koçlarının ve oyuncularının muhalefetine rağmen, Fenerbahçe idarecileri takımı
sahadan çekme kararı alıyordu. Böylelikle Fenerbahçe’nin hükmen mağlubiyeti
neticesinde üçlü averaj ortadan kalkacak, Galatasaray ile Modaspor arasındaki
ikili averaja bakılacak ve Modaspor şampiyonluğunu ilan edecekti.”
Neymiş, demek ki, ünlü futbolcu Harry Kewell’ın dediği “Türkiye'de futbol, Galatasaray'a
karşı oynanan bir oyundur” iddiasına genişlik kazandırılmış hem de seneler
önceden, basketbol için de geçerli hale getirilmiş… Şimdi bunun üstüne çok
kelam edilecektir lakin “ayinesi iştir, lafa bakılmaz”… Yani ve özetle
“resultante importante.”
Türkiye
Basketbol tarihine bir dönem altın harflerle geçirilmiş oyuncu Hüseyin Alp için
ayakkabı temini konusundaki hatıra ise muhteşem bana göre, imkânsızlıklar
içinde imkân tahkimi nasıl olurmuş adına… “Yalçın
Granit, yeni öğrencisinin ayakkabılarındaki tuhaflığı hemen fark etmişti. 55
numara ayaklarına ayakkabı bulamayan Hüseyin, çareyi eline geçen en büyük
ayakkabının topuk kısmını kesmekte bulmuştu. Granit, menajerini yanına çağırdı.
Hüseyin’in ayağını bir kartonun üzerine yerleştirdiler, bir kalıp profili
çıkardılar ve kartonu alıp Kapalıçarşı’ya gittiler. Venüs Fabrikasına özel bir
sipariş verildi. ‘o zamanlar ayakkabılarımız yerliydi,’ diyor Hüsnü Akın, ‘en
kalitelisini de Venüs yapardı. O 55 numara ayakkabılar, ahşaptan yapılma kalıbıyla
birlikte hala klüp müzesinde duruyor’”
İşte
böyle aktarıyor, hatıraları olanlar…
Mehmet
Baturalp, Ali Uras, Turgut Atakol, Sadi Gülçelik, Osman Solakoğlu, Ergin
Ataman, Aydın Örs, Hüseyin Alp, Özhan Canaydın, Aydan Siyavuş, Efe Aydan, Tamer
Oyguç, Orhun Ene, Mehmet Altıoklar, Harun Erdenay, Levent Topsakal, Koray
Mincinozlu, Nihat İziç, Turgay Demirel, Hüsamettin Topuzoğlu, Necip Kapanlı,
Mirsat Türkcan, Zaza Endenladze, Erman Kunter, Bodiraga, Daniloviç, Juan
Antonio San Epifanio başta olmak üzere yüzlerce yerli ve yabancı, büyük zevkle
izlediğim Oyuncu, İdareci, Hakem, Antrenör katkıları ve izleri ile de mest
olduğum bir kitap oldu şiddetle öneririm.
Hatıralarda,
Canım Yurdumun karabasanı Kenan Evren’in, 1985 senesinde düzenlenen ilk
Basketbol Cumhurbaşkanlığı Kupasındaki sahada yerini alışını ve kazanan
Galatasaray’a bir Fenerbahçeli olarak “birazda elleri titreyerek” kupa verişini,
hem efsane oyuncu Mehmet Altıoklar, hem Fenerbahçe Başkanı Fikret Arıcan, hem
de Galatasaray Yöneticisi Cemal Noyan aktarımlarıyla bulunmaktadır. Hatıralarda
bir başka bir şey daha var ki Galatasaray adına bir rezalettir, Cemal Nalga
skandalı… Bilenler bilir, tekrar aktarmaya gerek yok…
Kendisini
defalarca canlı seyretme keyfini yaşadığım bir basketbolcunun da izini görünce,
inanılmaz şeyler hatırladım. Paul Dawkins, benim canlı izlediğim ender önemli oyunculardan
birisidir, kafasını iki yana sallayarak dripling ile hücum etmesi, özellikle de
aniden durup geriye doğru hızla çekilip sıçrayarak potaya şut atması hala
aklımdadır. Hele Karşıyaka Basketbol takımı ile yapılan bir finalde İzmir’de
Atatürk Kapalı Salonunda izlediğim maçta harikalar yaratmıştı. Müthiş keyif
veren bir oyuncuydu… Vefatını duyunca hüzünlenmiştim… Nurlarda olsun…
Gazeteci
Yiğiter Uluğ bir dönemin en etkili ve önemli basketbolcularından biri olan
Dawkins için; “Solaktı
ve ilk bakışta insana çok garip gelen bir stili vardı. Şuta kalkarken sol
ayağı, diğerinin hep biraz önünde olurdu. Mesafe tanımadan top kullanabiliyordu. Avrupa basketbolunda henüz üçlük yoktu, 1984
Olimpiyatı sonrasında gelecekti. Bu yüzden ilk üç sezonunda pek çok basketi üç
yerine iki sayı olarak geçti kayıtlara… Yumuşacık bileği, bol fake’li oyunu ve
inanılmaz skor kapasitesiyle İstanbul’da kısa sürede özel seyirci edinen bu
1.95’lik forvet, aslında geldiği yerde de bir efsaneydi.”
Gislaved,
Venüs, Converse marka ayakkabılardan Nike’a uzanan kocaman bir serüvenin,
toprak sahadan parke sahaya yönelimi, hücumda ve savunmada zaman sınırlamasının
olmadığı vakitlerden son derece kısıtlı saniyelerle değerlendirilen oyun
süreçlerine… Bizler için ciddi ve son derece kaliteli anlatımlarla basketbol
tarihi adeta…