Cuma, Mayıs 01, 2026

OSMAN AKSOY, KÜÇÜK DEV ADAM

 

Osman Aksoy; aynı sene üniversiteye başladığımızda ilk temas kurduğum arkadaşlarımdan biriydi, boyu posu ile orantısız olan sınırsız inanç ve cesareti ile de kendisine haklı olarak “Küçük Dev Adam” lakabını yakıştırdığımız birisiydi. Konya Ereğli’den gelmişti, Kanal 1,5 durak civarındaki halasının evinde kalarak tahsil hayatına devam edecekti. Ben ise yine dönem arkadaşımız aynı zamanda hemşerim Kemal Sarıkök’ün himmetiyle, birlikte kaldıkları biri akrabası olan iki astsubay arkadaşımızın da hüsnü kabulü ile oldukça konforlu bir bekâr evi sayılacak, şimdi adını unuttuğum Kanal 1.5 duraktaki taksi durağının arkasındaki, eve taşınıp hayata dönmüştüm. Yaklaşık 2 aylık deyim yerinde ise mezbelelik sayılacak bir toprak damdan kurtulmuştum, tam da bu yüzden “hayata dönmüştüm” ifadesini kullandım. Mezkûr tarihlerde Adana’da sınırlı sayıda öğrenciye kapılarını açan bir adet yurt bulunmaktaydı ve maalesef de devrimci ve solcu gençlere münasip bir yer değildi… Devir itibariyle o yurtta kalmak çok ciddi risk almak demekti, girip de çıkmak her babayiğidin harcı değildi,  çıkış ancak bir takım eşyalardan feragat ederek kaçmak suretiyle mümkün olmaktaydı. Bu kabil, bilmeden yurtta kalmaya başlayıp sonra “kaçan” çok arkadaşımız vardı. Ben bu yurtta kalma macerasına, neler olabileceğini bilenlerden dinlediğim için hiç teşebbüs etmemiştim. Sınırlı imkânlar sebebiyle de belki bir vade sonra tüm detaylarıyla anlatacağım “Eski İstasyon Mahallesinde” bir ahşap evin, toprak zeminli, yatak odası, salon, mutfak, banyo, tuvalet gibi detayların uğramadığı bir yere sığınmıştım. Evet, hayata dönünce yani Osman’ın kaldığı yere yakın eve taşınınca, artık Osman ve Kemal ile sadece okula gidip gelme değil diğer vakitlerimiz de birlikte geçirmeye başlamıştık.

Osman siyasal, sosyal ve kültürel olarak, kendim ile kıyasladığımda benden daha birikimli durumdaydı sanki. Uzun uzun dünya ve Canım Yurdum gündemine yönelik analiz, tespit ve teşhisler yapar, çözümler arardık, esasen makro düzeyde tespit ve teşhisler konusunda benzer şeyleri söylerken teşhis ve tedavi konusunda çok fazla kesişen görüşlerimiz olmazdı, takip edilen yollar ayrıydı. Lakin bu, arkadaşlığımıza ve birlikte hareket etmemize engel bir durum olarak asla ve kat’a öne çıkmadı… Gelişmelerin ve çatışmaların çetinleşmesi karşısında ve bir anda öne çıkan özel sebepleri hasebiyle Kemal Sarıkök Okulu bırakmak zorunda kaldı, biz ise Osman ile komşuluk ve aynı mahallenin mukimleri olmak sebebiyle hep bir arada olduk hatta sonraları da vefatına kadar zaman zaman da olsa mutlaka görüşürdük. Hele teknoloji iletişimi kolaylaştırınca daha da sık konuşmalara başlamıştık.  

Mezun olduktan sonra bir tarafı ile ekonomik, teknolojik diğer tarafı ile hayata iyi tutunabilme kaygılarıyla tarafımızda nükseden “işkolik” hallerimiz bizleri sık görüşür olmaktan uzaklara savurdu. Lakin hep birbirimizden haber alma ve iletme vaziyetini hiç kaybetmedik… Yıllar sonra bir gün, haftada 3-4 gün gittiğim “Gümüldür Şantiyesine” gidişte izlediğim yolun, “Tahtalı Baraj İnşaatı” sebebiyle artık kapalı olduğunu, geri dönmem gerektiğini söyledi, yeni kurulmakta olan şantiye güvenlik görevlisi, başladık yüksek perdeden tartışmaya, yolun hangi sebeple buradan kapatıldığını esasen kapatılmanın yol ayrımından itibaren olması gerektiğini bağırarak söylerken, tesadüfen orada bulunan ve Baraj İnşaatından sorumlu olanlardan biri olduğunu sonradan öğrendiğim Osman’ı gördüm… Tesadüfün de böylesi… Hemen kucaklaştık, gelsin çaylar, gitsin kahveler… Artık zaman zaman yüz yüze görüşmeye de başladık, kâh eskiler yâd edilir, kâh yaptıklarımız, kâh yapamadıklarımız, daha neler neler, kâh ağlayarak, kâh gülerek… Sonraları teknolojik gelişmeler bizim daha sık iletişimde olabileceğimiz “cep telefonlarını” bize bahşetti, daha sık görüşmeye başladık… İyi ki de öyle olmuş, devir itibariyle kendimizi hiç de hazırlamamışız bir gün birimizin yokluğu ile yüzleşmeye… Ne vakit “vefat” haberini aldım işte o zaman hayatın bu tarafı ile yüzleştik. Oysa kuşak ve şartlarımız sebebiyle efsunlu idik ziyadesiyle ölümlere, gel gör ki hiç öyle, “ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, hoş gelmiş, safa gelmiş” soğukkanlılığı ile karşılanamıyor. Demek ki bu his henüz nasır tutmamış ya da yeterince nasır tutmamış… Oysaki ben, mezkûr mevzu bazında felek tarafından çok daha sıkı idmana tabi tutulmuş, sınanmış birisi olarak bile hala duygularıma yeniliyorum. Oysa her bir ağızdan, “haberin var mı taş duvar? Demir kapı, kör pencere, yastığım, ranzam, zincirim, uğruna ölümlere gidip geldiğim” diyerek Ahmet Arif’in müthiş şiiri ile efsunlanmış idik, hikâye kardeşim…  

Geçenlerde dönem arkadaşları ile “50. yıl buluşmasına” gittik Adana’ya… Müthiş bir beş gün geçirdik… Farklı mekânlar, farklı mevzular, farklı fiil ve sıfatlar arka planında müthiş muhabbetler ve geziler gerçekleştirdik. Bizim dönem arkadaşlarının düzenli ve disiplinli bir şekilde her yıl bir araya gelmesinde müthiş emek ve çabası olan, benim yakıştırmam ile “Oymak Başı” Hamdi Satır başta olmak üzere hepimize büyük bir sürpriz yaşattı bu yıl Osman Aksoy, vefatından sonra bile bunu başarabilmiş birisi işte… Meğerse adam müthiş bir “Şairmiş”… Sağlığında bastırmış olduğu şiir kitabını, oğlu ve meslektaşımız Gürkan Aksoy her birimize hediye edilmek üzere “Gala Yemeğine” kuzeni vasıtasıyla gönderip dağıttırmak nezaket ve lütfunu göstermiş, var olsun.    

Kitap; Osman’ın iki oğlu Gürkan ve Gürsel’e ithafen, “işte şimdi bir kardeşiniz daha oldu” diyerek başlıyor. “bilmem hiç şantiyeci tanıdınız mı? Telaş, heyecan, stres, ter, toz içinde yapı yükseldikçe sevinmek de var. İşverenden çalabildiğim zamanlarda bunların arasına Şiirleri’de koydum. Tünel açarken de, beton atarken de, proje okurken de şiir’i düşündüm.” diyor Osman, adeta, her şeyin ziyadesiyle acımasız ve sert geçtiği çalışma ve yönetme sürecinde hassas ve ince düşünme, aşk, sevgi ve hüzün gibi hislerin zirve boyutunun da sanatsal bir özgünlük ile atbaşı olabileceğinin de bir ispatını yapıyor. Evet, kitap bizi çok mutlu etti, tüm arkadaşlarımın tek tek gözlerinden okuduğum o ki, Osman ile gurur da duyduk…

Evet, “Küçük Dev Adam” bu kez 50. yıl buluşmamızın, fiilen sessiz katılımcısı olarak başrol oyuncusuydu. Kendisini bu vesile ile bir kez daha saygı ve sevgi ile topluca kâh hüzünlenerek, kâh gurur duyarak hatırladık.  

Osman’ın kitabının adı; “Kirazlık’da akşam” olmuş, zinhar sanılmasın ki yazıldığı mekân Gümüşhane Torul Kirazlık sathında, satıh ciddi manada geniş şümullü, iş var, aş var, aşk var, his var, tabiat var, anlayacağınız tekmili birden…  

Evet, Osman’ın bir şiiri ile final…

Bir iklim oldun, mevsim gibi yüreğimde,

Başlangıcı toz duman bozkırda.

Denizde lodos ve de fırtına.

Ormanda uğultu ve dinginlik.

Ee…. Güzelim neredesin?

 

Eh oğlum dayanabilirsen,

Dayanabilirsen doruklarına dağların.

Katmer katmer olmuş duyguların.

Zigana’dan haykırıyorum karşı dağlara.

 

Aşkale’nin buğdayları,

Erzurum’un pancarları

Allı pullu şalvarlı kızları,

Çapaları,

Dibi toprak dolu tırnakları,

Yaşama bağlayan güzelim sevdaları.

 

Pancarın peziğine,

Yiğidin eziğine (olmaz ya)

Söylemem gerek, yamam gerek.

Sevdalarımı saklayamam ki!

 

Haykırmam gerek,

Gönül gönüle diz dizeliğimizi.

Dağın dibinde azgın Karadeniz’imsin.

Ve sevdamdan habersiz, sevdamdan uzak,

Bir yudumluk nefes gibi ecelimsin.

 

Hiç yorum yok: