Pazar, Eylül 20, 2026

DÜNYA KUPASINDAN GERİ DÖNÜŞ

 

Ziyadesiyle gecikmeli bir yazı, belki güncelliğini de çok yitirdi lakin ancak sıra geldi diyelim, hem fena mı oldu tekrar hatırladık mezkûr süreci. Gidişimiz gibi dönüşümüzde “enler” ile oldu, öyle diyor kerameti kendinden menkul zevat, gidiş muhteşemmiş geliş büyük hüsranmış vs vs… Bir zamanlar Orhan Boran’ın “evet-hayır oyunu” için bir daveti vardı, “mehter marşı ile geliyorsunuz, İzmir marşı ile gidiyorsunuz” diyordu ya… Durum tam da o…

Aslında yazının başlığını “örgütlü kaybetme kabiliyeti” düşünmüştüm, sonra değiştirdim… Esasen “İzmir Marşı” ile muhteşem dönüşümüzün hangi vakit gerçekleşeceğini hep beraber bekliyorduk, siz bakmayın öyle “şunu yenersek, final bile oynarız” iddialarına… Bazı dangalak, apalak futbolcu eskileri turnuvadan elenilmiş olmasını “Galatasaray’a” bağlıyorlar, bu apalak andevülün bırakın gazetelerde ya da tv’lerde yorum yapmasını derhal bir tımarhaneye kapatılması memleketin hayrınadır. Yahu bu kadar kötünün harmanından iyi netice bekliyorlar, belki onlar da beklemiyorlar sadece bize gaz veriyorlar, onu da bilemiyorum… Bu “vasattan” vasat bir şeyin bile çıkamayacağını bilenler biliyor.

Almanya topraklarında 72 sene sonra alınmış bir galibiyet var ve 2005’ten beri kendi evimizde de yenemediğimiz bir Almanya vardı. Ve yendik 2-3. Şöyle bir hatırlayalım; başarısı yere göğe sığdırılamayan, Milli Takım Teknik Direktörü; 2023 senesinde özel, yani dostluk, yani hazırlık, yani gazozuna, Almanya ile oynanan ve kazanılan bir maç sonrası neler diyor… “Bu çocuklar o kadar milliyetçiler ki bu duygu karşısında durmak imkânsız”… Bu lafın edildiği tarihten, Türkiye ile Avusturya arasında 2 Temmuz 2024 tarihinde oynanan EURO 2024 son 16 turu maçında 2-1 galibiyetle biten maçın ardına kadar olan sürece bakın futboldan ne kadar uzak “futbol” oynandığının ve izlendiğinin ayırdına varıp biraz kendimize gelebiliriz. Verilen cezaya yapılan yorumlardan, hani benim gibi ayak takımlarının yorumlarından bahsetmiyorum, koca koca deve dişi gibi abilerden gelen yorumlar, yok 1000 yıllık işaretmiş, yok şu imiş, yok bu imiş muhabbetleri tam bir şaklabanlık... Adamlar ülkelerinde yasaklamışlar bu işareti sende onları yenmişsin, hem de bileğinin hakkıyla, biraz sindir vaziyete müzahir sevin değil mi? Yok hayır seni protesto edeceğim… Yahu protesto mu etmek istiyorsun, git Viyana Meydanlarına aç pankartını, sen meşhursun yap basın açıklamanı, ben beğenmiyor olsam dahi hakkının teslimini desteklemek adına senden yana olayım… Tüm bunların sonucunda bu abuk subuk adamların milliyetçilik delaleti ile memleket gidiyor da, nereye, göreceğiz, dedik... Ahada gördük, mehter marşı ile gittik, İzmir marşı ile geldik… Ya da “ne oldu bu çocukların milliyetçiliğine” diye soran olmadı…

Bu kadar sonuç odaklı, bu kadar duygusal, bu kadar saha dışı işlere konsantre ki her ligimiz, her takımımız, futbol oynamaya, futbol konuşmaya vakit kalmıyor… Bir kere dahi yenilen bir takımın, yöneticisinin, teknik heyetinin, futbolcusunun “bu futbolla yenilmek kaçınılmaz” dediğini duymayız… Hep yapı vardır, hep hakemler bize karşıdır, hep yabancılar bize karşıdır, hülasa herkes bize karşıdır, peki biz ne yaptık, kocaman bir hiç lakin bu kocaman hiçe bir kılıf bulacağız çaresiz… Herkes bize karşı da biz kime karşıyız o pek anlaşılamıyor… Galiba en çok biz bize karşıyız…

Hele evlere şenlik futbol yorumcuları var, tam teşekküllü rezalet. Nerdeyse hepsi illiyet ve irtibat ehliyetine haiz, muhteşem taraftarlar esasen taraftar da deyip gerçek manadaki taraftarı töhmet altında bırakmayayım, bunlar Neyzen Tevfik’in “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” iddiasının ispatının peşindeler. Genellikle “hiçbir baltaya sap olamamış” tiplerdir, “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” sözü mucibince bir külah kapıp günlerini gün etmekteler. Hatta o kadar ki, zamanında çok meşhur olsalar bile şimdi kendilerini takan kimse olmayınca, somun pehlivanlığına soyunmuşlardır. Onların derdi futbol falan değil kendi külahlarıdır mühim olan… İşte bu mühim olmayan, sallama cesaretleri hasebiyle de Canım Yurdumun ahalisi tarafından ziyadesiyle sevilen, hayatları defo dolu muhteremlerin bir “kıymeti harbiyesinin” olmadığını bilerek bakmalıyız mezkur zevata…

Bizim teknik direktörlere, yöneticilere, yorumculara tuttukları takımlara göre olmak kaydıyla sürekli kolay takım bulmak gerekiyor, yaptıkları yorumlardan bunu anlıyorum. İşte o zaman bunların ağzı futbol lafı etmeye başlıyor. Azıcık direndi mi rakip yandı gülüm keten helva… Başlıyor solo hatta koro halinde bahaneler, kaybedilen maç sonu, hakem, diğer takım sert oynadı, saha zemini bozuk idi, zemini özellikle suladılar olmadı kuru bıraktılar, çim uzundu olmadı çim kısa idi, otelin yanında sabah kadar davul çaldılar, seyirciler çok küfretti, futbolcularımızı tahrik ettiler, hava soğuk idi olmadı hava sıcak idi, rakım yüksekti olmadı alçaktı, yol yorucu idi, yolculuk uzun idi… Bir türlü bahane bitmiyor… Yahu söyleyin Allah aşkına biz size “nereden kolay takım ya da saha bulalım”… Ya da avaneleriniz futbolcu eskileri, işsiz güçsüz lakin cesaret sahibi gaz verilmiş gazeteci kisvesindeki muhteremlere sorun kimi münasip buluyorlarsa, gayri…  

Şimdi iddia “siyaset futbola girdi/karıştı” şeklinde ya bence tam da öyle değil, “futbol siyasete girdi” daha doğru… Hem de öyle iddia edildiği gibi yeni değil, bakın Fenerbahçe tarihine ve başkanlarına, bakın Galatasaray tarihine ve başkanlarına, Beşiktaş, Trabzon ha keza… Peki, Sivasspor farklı mı, Adana Demirspor farklı mı? Futbolu yönetmeye başlayanlar ile siyasete başlayanlar, ya aynı kişiler ya fikirsel birlikteler ya da tekmili birden… Hiç öyle ah vah etmeye gerek yok, unutulmadı, belediye başkanlarının, valilerin kulüp başkanı oldukları… Üst düzey siyasetçilerde hemen hepsi bu mecradan pay almaya bakıyorlar, ne eksik ne fazla, tastamam böyle… Siyasetin spora bu denli karışması, sporu adeta işgal etmesi ifadesi/kararı mevzunun isabetli ve hakkaniyetli bir değerlendirmesi olamamaktadır. Aynı otorite “Kadın Voleybolunda” yok mu ki onlar son derece başarılılar. Demek ki bu kabil bir yaklaşım doğru olsa bile mevzunun izahı bakımından yeterli değildir bence… Mevzunun çok parametreli bir analize tabi tutulması lazımdır bence… Dedim ya; “futbola siyaset karışmadı” tam aksine “siyasete futbol karıştı” diye, işte bizim takım şampiyon olsun diye kulis yapanlar, bakan atayanlar, genel müdür tayin edenler, bu uğurda kendilerine mafiyozi ilişkiler oluşturanlar, kulüpler üzerinden yeşil pasaport tahsisi simsarlığı yapanlar, başta olmak üzere daha binlerce mevzuu bu işin ispatıdır bence… Kimse o kadar da değil demesin; “Şükrü Saraçoğlu kimdir diye sorarlar adama, Faruk Ilgaz, Ali Tanrıyar, Mehmet Ali Yılmaz, Süleyman Seba...

Dünya Şampiyonu Kadınlarımıza, şampiyonaya giderken ekonomik “cattle class” tarifeli uçak ayarla, kızlarımızı ekonomik  "cattle klas"ta (manasını bilenler biliyor) gönder, İtalyanlara özel uçak tahsis et sonra bu durumu savunmak adına yok biz İtalya sponsoruyuz de, durumdan sıyrılmaya çalış, yahu THY müdürü sen yönetici olsa idin emir filan beklemeden hemen özel bir uçak tahsis eder gönderirdin, lakin umurunda değil ki...

Bu manada siyasi eğilimi olanların kendilerini güçlü hissettikleri bu dönemde bunu öne çıkarmaları belki de ilerlemeleri önünde en büyük mani… Sabah namazına kalkanların duaları namaz sonrası maça başlayacaklara katkı… Sanki namaza katılmadan milli takımın başarılı olmasını istemeleri yani bu manadaki duaları kabul olmazmış fetvası almış gibiler… Ya ateist olup sadece milli takımla başarı yaşamak isteyen olamazmış gibi…

Hiç yorum yok: