Aziz Nesin gezi yazısı kaleme alma üzerine neler yazıyor; “Yurtdışı gezi yazılarımı yazarken bir ölçüt koyarak kendime şu soruyu soruyorum: Yazacağım gezi yazıları Türk halkı için yararlı mı? Bu ölçütü doğru bulmayanlar çıkabilir. Ama okurlarım bilmelidirler ki, benim ölçütüm budur; yazılmasının halkımızın yararına uygun düşmeyeceğine inandığım gezi izlenimlerimi yazmıyorum. Fotoğraf makinesi, düğmesine basılınca, objektife yansıyan bütün görüntüyü saptar. Ses alma makinesi de, çalıştırılınca, alma gücü alanına giren bütün sesleri saptar. Ama bir yazar ne fotoğraf makinesidir, ne de ses alma makinesi…” Evet, gezi yazıları benim de ziyadesiyle katıldığım haliyle tamamen böyledir. Görülenler ve gezilenler arasında seçici davranılmaktadır ve de öyle olmalıdır. İlaveten okuduğum kitaplar üzerine de ben aynı yaklaşımı münasip bulmaktayım, beni en fazla etkileyen, yeni öğrendiğim şeyler hep bir öne geçmekte ve yaygın bilinen şeylerin tekrarından kaçınmaktayım.
Ustamızın
bu kitabında da kendimce enteresan bulduğum ve muhtemelen yaygın bilinmeyen bir
vaka var. Kerkük’te gezerken iki dükkân sahibinin kendi aralarındaki
konuşmalardan bir şeylerden yakındıklarını anlar ve “rahmet kefen çalana” diye bir şey duyar ve üstüne öğrendiklerini
yazar.
“İşte üç sözcük ama bir romanda bile zor anlatılabilecek bir toplum gerçeğini ortaya koyuyor: rahmet kefen çalana! Bu üç sözcük şunu diyor: “bundan önceki yöneticiler… kim o yöneticiler? Muhtar deyiniz, karakol komutanı deyiniz, komiser deyiniz, bölge yargıcı deyiniz, ilçenin kaymakamı deyiniz, belediye başkanı deyiniz, vali ya da bakan deyiniz, ya da bunların hepsini birden anlatmak isteyiniz. Bundan önceki yöneticiler öyle hırsızdılar, öyle hırsızdılar ki, hatta mezarları açıp ölülerin kefenlerini bile soyup çalıyorlardı. Ama şimdiki yöneticiler, o kefen çalanları bile bize arattı. Kefen çalanları bile arar, o kefen hırsızlarını bile rahmetle anar olduk. Biz o kefen çalanların değerlerini bilememişiz, hay canlarına rahmet olsun.”
Bir başka yerde benim hiç duymadığım, bilmediğim çok enteresan olduğunu zannettiğim bir konuyu da kaleme almış Ustamız; “Uzmanların söylediklerine göre Irak petrollerinin 60 yıllık yedeği vardır ve 2010 yılında Irak petrolleri tükenmeye yüz tutacaktır” diye uzman görüşlerini aktarmış. Kitabın 1960’lı ve 1970’li senelerde gerçekleşen gezi notlarına dayandığı göz önüne alınırsa ve 2010 senesini geçeli 16 sene olduğu realitesi ile beraber uzmanların görüşlerinin pek de isabetli olmadığı anlaşılmaktadır.
Petrol
neyse de daha mühimi su konusudur, Irak için.
“kaynağı kendisinde olmayan su da Irak’ın dışa bağlı can damarıdır. Irak, salt
Suriye’de Fırat üzerinde yapılmış olan baraja değil, Türkiye’de bu iki nehir
üzerinde baraj yapılmasına da karşıdır. Ama aynı Irak, kaynağı Türkiye’den
gelen suyu, susuz ülkelere satmaktadır. Bu konuda çok ilginç bulduğum Mukbil
Özyörük’ün bir yazısının bir bölümünü aktarıyorum (Tercüman, 27 ağustos 1981). Şimdi
öğreniyorum ki, (Hürriyet, 24 ağustos) aziz dostumuz Iraklılar, bu işin
yarısından fazlasını başarmışlar… ‘kendi ülkenizin bu suları ile, kendi
memleketinizi sulayıp susuzluktan kavrulan ovalarınızı ekip biçmeye
kalkarsanız, bizim suyumuz bir miktar azalabilir. Bunu yapamazsınız…’ diye bize
heyetler gönderen Iraklı kardeşlerimiz, bendenizin “amatörce” fikrimi “profesyonelleştirerek”,
Kuveyt’e doğru bir kanal açmışlar ve bizim Fırat’ın suyunu, parayla Kuveyt’e
çoktandır satmaya başlamışlar. Londra’da, öğrencilik yıllarından tanıdığım ve
şimdi Amerika’nın Miami üniversitesinde hoca, “Temiz Enerji Araştırma Enstitüsü
Müdürü” Prof. Nejat Veziroğlu, bu kanalı ve su satışını fark edip incelemiş,
incelettirmiş. Iraklı kardeşlerimizin, başka vasıtalarla aynı suyu öteki Arap
ülkelerine satmakta olduklarını da öğrenmiş. Fiyatı da petrolün on misline
gidiyormuş. Yani on litre petrole, bir litre Fırat suyu… Veziroğlu bir hesap yapmış
ki, Irak, sattığı sudan Türkiye’ye kırkbeş milyar dolar borçlu… Iraklı
kardeşlerimiz ayrıca, iki yıl önce imzaladıkları bir anlaşma ile Ürdün’e de
ikinci bir kanal açıyorlarmış… Bizim suyu, Ürdün’e de satacaklar… Biz ise 1981’in
ilk altı aylık ihracat geliri olan iki milyar doları, tamamen altı aylık ham
petrol alımına ödemişiz.
Yani bizim burada anamız
ağlıyor, enerji sıkıntısı, akaryakıt pahalılığı içinde kıvranıyoruz, geceyi
gündüze katıp kan ter içinde mal üretip ihracata çalışarak akaryakıt teminine
uğraşıyoruz ve altı aylık ihracatın tamamını akaryakıta kapatıyoruz, aşağıda
sevimli Iraklı kardeşlerimiz, bizim yurdumuzun Fırat’ta ve Dicle’de toplanan suyunu
Kuveyt’e, Ürdün’e ve daha başkalarına satıp kırkbeş milyar dolar kazanıyorlar…
“Meşhur Bürokrasimize” soruyorum: bunu biliyor muydunuz? Geçmiş hükümetleri ikaz ettiniz mi? Hiç değilse onbir aydanberi, bunu KONSEY’e bildirdiniz mi?” Evet, su konusu dönüp dolaşıp dünyanın en mühim malzemesi olarak öne çıkmaktadır. Su hayattır klasik deyişini seslendirip gereğini de yapmadığımız aşikârdır, deyip geçelim…
Aziz Nesin, bir fırsat bulup Musul ve Kerkük gezisi de yapar, oradaki izlenimleri kısıtlıdır lakin çok çarpıcıdır. Görevli şoförün polis olmasının yanında yoğun bir takip, baskı ve kontrol süreci yaşar. Lakin esas baskının Türkmenler üzerinde ne kadar insafsız olduğunu Irak yönetimi tüm çabalarına rağmen gizleyemez. Esasen bu kabil baskıları gizlemek mümkün de değildir… Canım Yurdumda, 12 Eylül’cülerin yaptıkları kesif saklama ve örtmelerin ne kadar çocukça olduğu ve sırıttığını yaşı müsait olanlar çok net hatırlarlar… Aziz Nesin buradaki yer adlarının Arapçalaştırılması üzerinden de bir türlü gizlenemeyen baskıyı özellikle ele alır. “Musul’la Kerkük, Türklerin yoğun yaşadıkları yerlerdir. Buralarda, ister istemez Türkün tarihi de vardır. Bu yüzden oralarda pekçok yerin adı Türkçedir. Bugünkü Irak’ın Baas iktidarı, bu Türkçe yer adlarını Arapçalaştırarak, buralardan Türk tarihini, Türk izlerini silmeye çalışmaktadır. Pekçok yer adı Türkçeyken Arapçalaştırılmıştır. Bu yüzden Türkmenler, dışa vuramadıkları, belli edemedikleri bir üzünç içindedirler. Örneğin, yüzyıllardanberi adı Kerkük olan, yine yüzyıllardanberi Türklerin Irak’ta en yoğun yaşadıkları Kerkük’ün adı “Al-Tamim” yapılmıştır.” Bu tür davranışlar maalesef dünyanın pek çok ülkesinde yaşanmaktadır lakin asıl olarak da kendi yurdumuzda yaşananlar canımızı ziyadesiyle acıtmaktadır. Bu yöneticileri ve onları alkışlayanları anlamak mümkün değildir hiçbir zaman… Muhtemelen kendileri de bir vade benzer şikâyetlerde bulunmalarına rağmen insanları ve mekânları tarihsel ve kültürel bağlarından koparmakta bir beis görmezler…
“Gittikçe güçsüzleşerek de olsa, Irak Türkmenlerini birlik olarak bugüne dek koruyan ulusal iki bağdan biri anadilleri olan Türkçeyse, biri de yurt sesleri olan “hoyrat”lardır.” Aziz Nesin’in bu tespitini ziyadesiyle önemsiyorum ve Irak Türkmenlerinin bir “hoyratı” sonlandırıyorum.
Düşer
bir gün
Yıkılıp
düşer bir gün
Düşmana
düşen fırsat
Bize de düşer bir gün
Gül
yarası
Bülbülün
gül yarası
Hançer
yeri sağaldı
Sağalmaz
dil yarası