Pazartesi, Ekim 12, 2026

SÜZGEÇ İSKELESİ ve İSTİKLAL YOLU

 

İnebolu’nun “süzgeç iskelesi” ya da “süzgeçli kapı” adı ile anılmış olduğunu ilk defa Vâlâ Nureddin’in (Vâ-Nu) “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabında görmüştüm. Milli mücadele senelerinde Ankara Hükümetinin İnebolu geçiş noktası için, Anadolu’ya girişte tatbik edilen çok sıkı kontrol noktası manasında kullanılmış olduğunu kolayca anlıyoruz. Esasen de Ankara’ya gelene kadar başta İnebolu, bilahare Kastamonu ve nihayetinde de Çankırı olmak üzere toplamda 3 kademeli bir emniyet duvarı teşkil edilmiş. Her şey yaygın olarak konuşuluyor olsa da Milli Mücadele önderlerine karşı girişilen suikast girişimleri hemen hemen mevzu edilmez. Oysaki Milli Mücadeleyi sona erdirmek için bir taraftan işgalci İngilizler olmak üzere İstanbul Hükümeti ve şerikleri ortalıkta cirit atmaktadırlar. İngilizlerle, sürgüne gönderdikleri 150’liklerin serbest bırakılmalarına dair yapılan pazarlıklarda Kuvâ-yi Milliye’nin elinde derdest edilmiş İngiliz ajanlarının ve suikastçılarının sayısı alenen görülmektedir. Muhtemelen İstiklal Yolunun da ikmal yolu olarak tercih edilmesinin gerekçelerinden biri emniyet tedbirlerinin görece kolay tesis edilebilmesi olsa gerektir.

Vâlâ Nureddin’in (Vâ-Nu) “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabından; “İnebolu, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun giriş kapısı durumundaydı. Süzgeçli bir kapı... Buraya dışarıdan gelen yerli ya da ecnebiler, tıpkı bizim gibi veya Seyfettin Gaştoft gibi otellerde, kahvelerde resmen rakı içilemeyen ahçı dükkânlarında on on beş gün siftiniyor, bu uzun beklemeden sonra, ya ‘buyur içeri’ ya da tahikat olumsuz çıkıyor ‘git gerisin geri’. Kasaba yabancı doluydu. Çoğunun parası tükeniyor, birbirinden borç istiyordu. Yusuf Ziya’nın aklına, Seyfettin Gaştoft’tan borç istemek geldi. Fransızcası, bilhassa diktesi en kuvvetli grupta bendim. Gayet vakur bir mektup döşendim. Borcun iade edileceğini katiyetle bildirdim. Polonyalı, bizi, alışılmış neşesiyle ve bitmez tükenmez hatıralarıyla karşıladıysa da mali durumunun parlak olmadığını laf arasında yarım yapalak cümleyle söyledi geçti.  

Yarı açtık. Son derece heyecanlı ve dertli on beş gün bekledikten sonra bir gün komiser, Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’i davet etti. Yüreğimiz cızladı. Demek bizi küçük buldular, adam yerine koymadılar. O meşhur Hecelileri içeri alıyorlar. Bizi ise açıkta demirleyen vapura yollayacaklar. Meğer durum tam tersineymiş: Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’in İstanbul’a geri gönderilmeleri karar altına alınmış. Çünkü, -lahavle!- seciyesizmişler. Kullanılan tabir buydu. Ne insafsızlık… Ve üstelik, Ankara’da münasip görülen bu yafta uzun müddet üzerlerinden kalkmadı. İstanbul’daki gazetelerin mizah yazarlarına sermaye oldu.

Seciyesizliklerinin gerekçesi şu: Yusuf Ziya, Alemdar gazetesinin yazarıymış, edebi sayfasını yönetmiş filan. Faruk Nafiz ise Ferit Paşa’dan nişan almış; mecmuasına yazı yazdığından…”

“İstiklal Yolu ya da Atatürk ve İstiklal Yolu” adı şüphesiz ki Milli Mücadele döneminde verilmiş değildir. 2006 senesinden itibaren bu ad resmiyet kazanmış görünmektedir. 1920 ve 1922 seneleri arasında Milli Mücadelenin insan ve mühimmat kaynağının Anadolu’ya giriş kapısı İnebolu’dan Ankara’ya kadar, İnebolu Kastamonu arası 7 durak, Kastamonu Çankırı arası 15 durak, Çankırı Ankara arası 11 duraktan meydana gelen meşakkatli ve ziyadesiyle zor bir rotadır. Özellikle çetin kış şartlarında Küre Dağları ve Ilgaz Dağları kolay kolay aman vermez, mezkûr zorlu geçitleri şimdiden bakılarak şimdinin şartları ile hayal etmenin mümkünatı yoktur.

“İstiklal Yolu” Milli Mücadele için çok önemli bir lojistik rotadır. O kadar önemlidir ki; Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruz hazırlıkları hitamında nihai püskürtme harekâtı öncesi, “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da, kulağım İnebolu’da” diyerek Milli Mücadelede mezkûr cephane ve ikmal hattının hayati önemini anlatır. İstiklal Yolu başlangıç şehri İnebolu, bir liman kenti olmamasına rağmen özellikle Sovyetler Birliği’nden gelen iki senede yaklaşık 400.000 ton harp malzemesinin karaya ulaştığı yerdir. Karadeniz’in hırçın ve acımasız dalga ve rüzgârlarına rağmen “İnebolu Mavnacılar Loncası” (Kayıkçılar Cemiyeti) kayıkçıları insanüstü çabalarla, üstelik İngiliz ve Yunan Savaş gemilerinin tehdit ve acımasız saldırılarına aldırmadan ikmalde devamlılığı temin etmişlerdir. Tüm bunları, “Gönüllü Rehberimiz” İnebolu sevdalısı Hakan Kurt’tan, güçlü tarihi ve kent kültürü bilgisi ile son derece edebi bir üslup dâhilinde dinliyoruz. Mavnacılar Loncası 2 ayrı vazife temelinde, yük taşıyan “denk kayıkları” ile insan taşıyan “piyade kayıkları” şeklinde İnebolu’ya has bir teşkilat kurmuşlar. Tehdit ve saldırılara karşı ikmalin olabildiğince süratli yapılması şarttır, iskele olmadığından açıkta demirleyen gemilerden cephane ve sair malzeme sandıklarının tahliyesini üstlenen İnebolu’nun denk kayıkçıları bu manada tarihteki yerlerini almışlardır. Genellikle düşman gemi saldırılarından korunmak için geceleri faaliyet yürüten denk kayıkları gemicilerinin karanlıkta birbirlerini süratli seçebilmeleri için beyaz elbiseler giydiklerinden ötürü kendilerine “beyaz gömlekliler” de denildiği okumuştum bir yerlerde. Bu üstün çaba ve başarılar, İnebolu’ya Canım Yurdumun “İstiklal Madalyası” olan tek ilçesi şerefini de getirmiştir.  

Bu büyük fedakârlık denizden ikmalde yaşanırken, karaya salimen getirilen malzemelerin Ankara’ya taşınmasında daha ağır şartlarda yaşanmaktadır esasen. Hani o çok dinlediğimiz “çocuğu ile mermileri” aynı battaniye altına sarmalayıp koruyan meşhur “Şerife Bacı” menkıbesi yaşananlardan bir tanesidir. Esasen de erkeklerin neredeyse tamamı cephelerde olduğu için bu destansı faaliyet başta kadınlar olmak üzere çocuklar ve yaşlılar tarafından yürütülmüştür. Fedakârlık hatta üstün fedakârlık işte tam da budur… Milli Mücadele devrinde, İnebolu’dan başlayıp Ankara’da sona eren tarihi ve çetin rota yaklaşık 344 km.lik olup ağır kış şartlarında kağnı kolları ile 16-18 gün sürmekteymiş… Her kağnının yük taşıma kapasitesinin de en fazla 250-400 kg. civarında olduğu varsayımıyla yalnızca Sovyetlerden gelen silah ve mühimmatın taşınması için kaba bir hesapla her gün 150 civarında kağnının yola çıkması demektir. Bu maksada matuf tamamen gönüllülerden teşkil edilmiş “Kağnı Kolları Kumandanlığı” bile ihdas edilmiştir.

İstiklal Yolu’nun mühim duraklarından kabul edilen Küre Dağlarının başlangıcında yer alan Ecevit Han bugün restore edilmiş vaziyettedir. Merhum Başbakanlardan Bülent Ecevit’in babası Dr. Fahri Bey soyadını “İstiklal Yolunun” en mühim duraklarından olan “Ecevit Han”ın bulunduğu Küre İlçesi Ecevit köyünden alırken, yörenin ünlü çorbası “Ecevit Çorbası da” adını Dr. Fahri Ecevit’ten almış… Bilindiği üzere mezkûr devirde Dr. Fahri (Ecevit) bir vade doktor olarak vazifede bulunmuştur.

Şerife Bacı menkıbelerine benzer çok yaşanmışlıklar var, hele bir tanesi var ki benim açımdan müthiş enteresandır. İnanılmazlar listesinin başına oturabilecek düzeyde bir yaşanmışlık olup Sovyetlerden yüklediği silah ve mühimmatları hedefe taşırken Yunan savaş gemileri tarafından kuşatıldığını anlayan “Kaptan” malzemeyi yolda karaya çıkarır salimen ve tam kuşatma başlayınca gemiyi batırır, geminin battığını gören düşman kuşatmadan vazgeçince gemi tekrar yüzdürülür. İşte bu kahraman ve zeki “Kaptan” ve gemisi “Rüsumat No:4(Gazi Rüsumat)” tarihteki yerini altın harflerle yazılarak almıştır.

Hiç yorum yok: