Çarşamba, Ocak 07, 2026

EMİN YÜCE, BEYEFENDİ BİR SİYASETÇİ

 

Evet, başlıkta siyasetçi diye takdimime bakmayın, son derece mütevazı, içinde bulunduğu toplum ile uyumlu, barışık, dengeli ilişkileri olan ve son derece dışa dönük yaşayan biri olarak tanımlayabilirim çocukluk arkadaşımı, dostumu. Sonra da diş hekimi, politikacı diyebilirim. Yıllarca kendince ve kendi yorum ve düşüncesiyle Belediye Meclis Üyeliği marifetiyle Çeşme’ye hizmet etmeye çalışmıştır. Ben kendi adıma Emin’e hiç politikacı gözüyle bakmadım, o benim için her daim ve öncelikle çocukluk arkadaşım sonra da Çeşme’nin “Dişçi Emin’i” idi… Hangi sebeple, bir yerde politikacı bir yerde de siyasetçi dediğime de açıklık getireyim. Bir gün Ankara’dan beni ziyarete gelen bir arkadaşım ile Çeşme meydanında iken karşılaşmış idik kendisi ile arkadaşıma kendisini “Çeşme’nin önemli politikacısı” diye takdim edince hemen itiraz etti, “ben politikacı değilim” diye, kendi üslubu içinde… Yanılmıyorsam Çeşme’ye babasının Çeşme Savcılığına atanması dolayısıyla 1964 ya da 1965 yıllında ailece yerleştiler ve ondan sonra da tüm kurum ve kurallarıyla Çeşmeli oldular. O günlerde başlayan arkadaşlığımız hep devam etti. Abisi Mehmet, kız kardeşi Hanife ile birlikte anne ve babası ile de hep bir muhabbetimiz olmuştur. 


İlk geldiklerinde Çeşme Kalesi yokuşunda şimdiki Belediye Binası arkasına düşen yerde bir evde oturdular, sonra da uzun yıllar oturacakları şimdiki “Antik Rıdvan Otel” olan binaya taşındılar. Şimdi hala yerinde duran bina kapısına ulaşmak için inşa edilen harici merdiven taraçasının altı küçük bir depo niteliğindeydi ki Mehmet ve Emin orayı bir dönem çocuklara bir perdenin arkasından mum ışığı marifetiyle kukla gösterisi yapmak üzere ve bir dönemde yine aynı maksada matuf sinema gibi kullandılar. Tüm çocukların kimi cam, kimi şişe, kimi çikolatadan çıkan futbolcu resmi karşılığı, hiç birisine de sahip olamayan borç yazılarak izlerdi o çocukça gösterileri… Ne günlerdi…


Maalesef, bir çocukluk arkadaşımı daha sonsuzluğa uğurladık. Emin gibi bir başka diş hekimi arkadaşımız Zafer Gürbüz’ü de geçen yıl aynı günlerde toprağa vermiştik. Bu vesile ile Zafer’i de saygıyla anıyorum.

Emin, diğer çocuklarında olduğu gibi diş hekimi olacak oğlu ile gurur duyuyordu,  diş hekimliği öğrencisi olduğunu nasıl da göğsü kabararak anlatırdı, haklı olarak. O da dişçi olacak baba mesleği ilerleyecek ve dayanışma içinde daha iyi ve kaliteli hizmet vereceğiz diye… Cenaze töreninde uzun yıllar sonra ilk kez gördüğüm oğlu da yaptığı konuşma ile babası ile ne kadar gurur duyduğunu anlatırken, benim gözlerim doldu… Keşke birlikte daha nice seneler birlikte olsalardı…

Nezaket deyince ilk akla gelen insanlardan biri idi bana göre Çeşme’de… Çocukluk arkadaşım ve Çeşme’ye döndüğümde diş hekimim olan Emin’e; dişlerimin hekimi derdim, o da dişini söküp kökünü güneşe göstereceğim derdi gülerdik… Emin, mütevazı yaşamını ve sağlığını da şehir içinde gidilecek her yere yürüyerek gidiyor olmasına bağlardı. Bu yürüyüşler, yani ev, iş, belediye, banka ve cami arasındakileri kapsamaktadır. Omuzunda kendisi ile özdeşlemiş çantası ile ana caddeden geçerken hemen hemen herkes ile selamlaşması, kısa dahi olsa konuşması artık kendisini andığımız her daim aklımızda olacaktır.   

Çeşme’ye döndüğümde uğradığım muayenehanesinde muhabbet ediyoruz, konu oraya nasıl geldi ise bilemiyorum, artık sadece hafta sonları değil, Çarşamba günlerini de kendine tatil ilan ettiğini söyledi. Ben de yaklaşık 15 yıl önce çalıştığım şirketin oluşturduğu bir konsorsiyum içerisinde Şantiye Şefi olarak görevli iken konsorsiyum proje müdürü olan Hollandalı müdüründe bir gün artık Çarşambaları da tatil yapacağını beyan ettiğini hatırlamış, ben de ona onu anlatmış idim. Esasen insanların vahşi kapitalizmin yasa ve kuralları ve onların tayin ettiklerinin zapt-u raptları ile sıkışmışlıklarının hayatlarını ne kadar olumsuz etkilediğini bilenler, ki ben onlardan biriyim, haftada 2 gün çalışarak pırıl pırıl bir dünyada yaşlanabileceklerini de iyi bilirler… Emin, yüzleştiği olumsuz sağlık problemini bu tür kesin ve manalı tedbirlerle aşmaya çalışmış anladığım… Problemleri kökten çözemese de huzurlu ve mutlu bir hayatın kapısını araladığını her konuşmamızda hissettirmekteydi. Tabii ki esas problem içinde yaşanılan zorlukların çok büyük bir hayat gailesi oluşturmasıdır, direk olmasa bile endirekt sizi de içine çeker bu sarmal… Duvarı nem, yiğidi gam sarmalıdır bu… Benim çocukluk arkadaşım bunlardan ne kadar etkilendi bilemiyorum tabii ki de…

Geçenlerde yazdığım ortak çocukluk arkadaşımız “Pejo Recep” başlıklı yazım üzerine Emin beni aramıştı. Hem geçmişi unutulmasınlar kabilinden canlı tuttuğumu ifade ederek hem de kendisinin o günlere giderek çok mutlu olduğunu ve bana da bunları yazdığım için tebriklerini iletmişti. O da Recep ile ilgili bir anısını anlatmıştı. Namık Kemal İlkokuluna tüm Çeşmeli çocukların gittiği dönem. Herkes evinden çıkar çantası sırtında ya da kolunda yürüyerek giderdi okula. Şimdiki gibi mesafeye bakılmaksızın servis kullanılan günler değildi. O kadar ki, bırakın kullanmayı servis mefhumu dahi bilinmezdi… Okula giderken bazı yakın arkadaşlar gruplaşarak gider, konuşa konuşa okula varırlar. Böyle bir günde Emin ve Recep’in bulunduğu grup bugünkü Akbank önünde ki eskiden Yağhaneler olarak adlandırılırdı, bulundukları anda Pejo Recep’in babası Mehmet Abi, Çarşı İçinden ağır ağır İzmir istikametine gitmekte iken bizim kafadarlar Recep torpil ve inayetiyle otobüse doluşurlar, tabii ki yaklaşık 150 mt.lik yolu kat edince de otobüsten inilir. Emin Recep’in otobüse arkadaşlarını bindirmenin gururunu ve heyecan yaptığında konuşma zorluğu da çekmeye başlamasını ballandıra ballandıra anlatmış, karşılıklı hem gülmüş hem de başta Recep olmak üzere diğer arkadaşlarımızı da hatırlamıştık.

Emin, Abisi Mehmet ve bir arkadaşımız daha biz bir dörtlü grup oluşturmuştuk, harika bir gruptu… Şu anda askerlik şubesi ile jandarma arasındaki babasına ait “zeytinyağı fabrikası” o devirde kullanılmaz bir haldeydi, şu anda restoran olarak işletilmektedir. Fabrikanın tabanı taş kaplı olup ahşap bir merdivenle çıkılan komple ahşap olan bir “ara kat” vardı. Boş günlerimizin çok büyük çoğunluğu burada geçerdi. Bazen denize girer, saatlerce yüzerdik, bazen orada sadece eğlenmek için “kâğıt oynardık”. Yemek yer, içki içerdik… Ahhh ne günlerdi.. Özellikle bu mekânda şimdi hatırladığım enteresan ve güzel hatıralarımız var. Yeri geldikçe bunları yazmaya devam edeceğim.

Evet, dünyaya yönelik analiz ve inanışlarımızın çok farklı olmasına rağmen son güne kadar hiçbir şekilde eksilmeyen arkadaşlığımız, dostluğumuz olmuştur. Kendisini hayatımın sonuna kadar da aynı duygularla hatırlayacağım, iyi ki dostluk etmişiz seninle Emin… Nurlarda ol kardeşim… Bu vesile adı geçen her tanıdığımızı da saygıyla yad ediyorum.

 

 

Cumartesi, Ocak 03, 2026

FAİK TÜTÜNCÜOĞLU, EFSANE BAŞKAN

 

Maalesef kayıplar devam ediyor, 4 dönem Çeşme Belediye Başkanlığı yaparak Çeşme’nin efsaneleri arasına adını yazdıran Faik Tütüncüoğlu artık aramızda değil… Şimdi efsane dedim diye kendilerini efsane gören diğerleri de kızabilir lakin kolay iş midir, 4 dönem yani koskoca 20 sene bir kenti yönetiyorsun… Burada efsaneliği gelin haydi bu kadar uzun sene yönetmesine bağlayalım da mevzu uzamasın. Yoksa icraat efsaneliği, kanaat efsaneliği, rivayet efsaneliği vs vs gibi olanları da mevcuttur bu efsanelik cereyanları da zuhur etmiştir, herkesin malumudur.

Ben ona hiçbir zaman “Başkan” demedim çünkü o bizim mahallenin abisidir, büyüğüdür evvelemirde… Kendimce “Abimize” başka bir sıfat yakıştırmak doğru olmazdı çünkü “abilik” makamı bir dolu tarif ve atfetmenin fevkindedir… Esasen de; öyle kapsayıcıdır ki bu “abilik”, bizim gibi küçük kasaba çocukları muhataplarını asla ve kat’a siyasi, örfi, hukuki, beşeri, ilmi, adli, ahlaki, fikri, vicdani ve edebi bir tasnife tabi tutmaz, tutamaz… Ufak tefek sapmalar olsa bile bu umde hep ön plandadır. Gerçi küçük kasabalılığın yoğunluğu ne zaman ki, babamın deyişiyle “devşirme” ve “muhaceren” Çeşmelilerin artmaya başlamasıyla sulanmaya başladı. Diğer saikler mana kazanmaya başladı, “abilik” azıcık irtifa kaybetti, maalesef… Faik Abi böyle değerlendirdiğim birisidir işte. Kendisi gibi yine aramızda olmayan Saim Ertürk ve sağlıklı uzun bir hayat dilediğim Nuri Ertan da bu kabil abilerimizdendir. Mezkûr muhteremler abilikleri yanında doğduğum ve sevdiğim kentimi uzun yıllar yönettikleri için zaman zaman sert eleştirsem dahi ilişkilerinde hiç değişiklik göstermediler tıpkı bizim de değişiklik göstermediğimiz gibi… 9 Eylül 2020 tarihinde Faik Tütüncüoğlu ile yaptığım ve “Yeni Çeşme Gazetesinde” yayınlanan uzun röportajın girişinde de kendisine şöyle hitap etmiş idim; “Faik Abi öncelikle “abi” ve “sen” hitaplarımın seçimi çok eskiye dayalı, aynı mahalleli olmamız, komşu olmamız nihayetinde de sen bizim mahallemizin abisi olman sebebi iledir, bu tespiti yapalım ki, samimiyetimizi ve dayanaklarını okuyucularımız bilsin.”

Kendisi ile hatıralarım çok, belki de bu sebeple birkaç defa kendisi ile ilgili yazı yazmam söz konusu olabilir. Bir defa benim mahallemin abisi olur, sonra Çeşme’nin temsilcisi olarak Asker Ocağında benimle direk olmasa da Çeşmeli arkadaşlarım ile askerlik hatıraları var ve bol miktarda dinledim, sonra siyaseten dünyaya çok çok farklı açılardan baksak da Ege Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Yarımada’dan sorumluluk deruhte etmiş biri olarak, olumlu ve olumsuz pek çok anlatılacak ve mütemadiyen tartıştığımız mevzular söz konusu. Askerlik sonrası siyasete atılma macerası üstüne hatıralar, Belediye Başkanlığı dönemi lakin esasen emeklilik döneminde gazetecilik sürecindeki muhabbetlerimiz üstüne, hatırlanacak ve anlatılacak çok mevzu biriktirmişim.

Mesela; bacak bacak üstüne atması rutin görüntülerin çok dışındadır, bilenler için de değişik bir görüntüdür. Sol bacağını sabit tutup sağ bacağını sol bacağının üstüne atıp sağ ayağını sol ayağının arkasına atması tamamen enteresan bir şeydir. Bir gün sordum “yahu Abi bunu nasıl beceriyorsun ve tam ters bacaklarla da yapabilir misin?” hemen nasıl yapabildiğini gösterdi, ben o gün de bu gün de bu yazıyı yazarken tekrar tekrar denememe rağmen yapamıyorum. Şüphesiz Abimiz bir defa bu yaşına rağmen son derece dengeli ve bakımlı vücut yapısına ve oldukça uzun boyuna borçlu idi tüm bunları… İşte Albaylıktan emekli oluncaya kadar askeri okullar dâhil askeriyede geçen çok uzun ve disiplinli hayat, Belediye Başkanlığı döneminde de devam etmiş. Belediye Başkanlığında beğendiğimiz, beğenmediğimiz işleri vardır şüphesiz lakin disiplinli çalışıyor olmasına, kurallara %100 olmasa bile her politikacıda rastlanılamayacak kadar azami ölçüde kimsenin söyleyebileceği sözü yoktur zannederim… Sabahın erken saatinde bir bakıyorsun, Çeşme’nin bir ara sokağından, Çiftlik Köyü ara sokaklarından otomobilinin sağ arka camı açık vaziyette Faik Abi orada yavaş yavaş ilerleyen otomobilden sağa sola bakıyor, çöp toplanıyor mu, yolların bakımı ne durumda, belediye vazifeleri yerine getiriliyor mu gibisinden…

Faik Abi ile bir röportaj yaptık, mahkemelik olduk 3. şahıslarla, bana göre son derece samimi lakin cesur ifadeler ile değerlendirmeler yapmış idi… Yalnız bir gün Gazetede röportaj ve tepkileri üstüne hasbıhal ediyorduk. Birden bana kızgın ve kırgın olduğunu söylemiş idi, gerekçesi ise; “ben ulusal çapta yayın yapan bir gazetenin önemli bir yazarına gösterdim bu röportajı ve senin ince ince beni doğradığını söyledi” dedi. O gün de, bugün de hiçbir art niyetimin olmadığını beyan etmiş idim. Ayrıca diyelim ki ben bu soruları sordum sen de cevap vermeseydin dedim… Lakin bu kızgın ve kırgınlığını hiçbir şekilde devam ettirmedi, bu benim açımdan Faik Abiyi saygıyla ve özlemle hatırlıyor olmama yeter de artar.   

Faik Abi Belediye Başkanlığını bıraktıktan sonra son 2 sene hariç hep halkın önünde oldu, çarşıda, pazarda, gazetede, restoranda hep dolaştı durdu. Belki Belediye Başkanlığı belki Askeri unvanı neticesi insanlarla hızlı temas kuramama gibi bir meselesi varmış gibi görüntüsü verse dahi tartışmasız herkes ile samimi, sıcak ve içten lakin mesafeli diyaloglarını hep kurmuştur. Hiçbir belirti yokken birden hastaneye kaldırıldığını ve durumunun ciddi olduğunu duyduğumda çok üzüldüm ve kendisi ile çok yakın ilişkileri devam eden yeğeni dostum Ali Tütüncüoğlu’ndan devamlı durumunu takip etmiştim. Bir kez de hastanede ziyaretine gittik, Aydın Korkmaz arkadaşım ile bizi karşısında görünce inanılmaz sevindi ve bu duygusunu bize ziyadesiyle gösterdi. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi hem genel, hem de yerel politika ve gelişmelerden büyük bir keyifle lakin “Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar” sözünü doğrularcasına karşılıklı devam ettik.

Evet, Faik Abi ile ilgili olumlu ve olumsuz hatıralarımı aktarmaya devam edeceğim. Evet, geçenlerde cenaze merasimi için topladık, helalliğimizi sordular, helal ettik bir hakkı ya da haksızlığı varsa üzerimizde. Baktım ki, küskünler, kırgınlar, dargınlar, kavgalılar bile bu seremoni ile helalleşiyorlar onu bir kez daha gördüm dün… Seni unutmayacağız Faik Abi… Nurlarda ol…