Evet,
başlıkta siyasetçi diye takdimime bakmayın, son derece mütevazı, içinde
bulunduğu toplum ile uyumlu, barışık, dengeli ilişkileri olan ve son derece dışa
dönük yaşayan biri olarak tanımlayabilirim çocukluk arkadaşımı, dostumu. Sonra
da diş hekimi, politikacı diyebilirim. Yıllarca kendince ve kendi yorum ve
düşüncesiyle Belediye Meclis Üyeliği marifetiyle Çeşme’ye hizmet etmeye çalışmıştır.
Ben kendi adıma Emin’e hiç politikacı gözüyle bakmadım, o benim için her daim
ve öncelikle çocukluk arkadaşım sonra da Çeşme’nin “Dişçi Emin’i” idi… Hangi
sebeple, bir yerde politikacı bir yerde de siyasetçi dediğime de açıklık
getireyim. Bir gün Ankara’dan beni ziyarete gelen bir arkadaşım ile Çeşme
meydanında iken karşılaşmış idik kendisi ile arkadaşıma kendisini “Çeşme’nin
önemli politikacısı” diye takdim edince hemen itiraz etti, “ben politikacı
değilim” diye, kendi üslubu içinde… Yanılmıyorsam Çeşme’ye babasının Çeşme Savcılığına
atanması dolayısıyla 1964 ya da 1965 yıllında ailece yerleştiler ve ondan sonra
da tüm kurum ve kurallarıyla Çeşmeli oldular. O günlerde başlayan
arkadaşlığımız hep devam etti. Abisi Mehmet, kız kardeşi Hanife ile birlikte anne
ve babası ile de hep bir muhabbetimiz olmuştur.
İlk
geldiklerinde Çeşme Kalesi yokuşunda şimdiki Belediye Binası arkasına düşen
yerde bir evde oturdular, sonra da uzun yıllar oturacakları şimdiki “Antik
Rıdvan Otel” olan binaya taşındılar. Şimdi hala yerinde duran bina kapısına
ulaşmak için inşa edilen harici merdiven taraçasının altı küçük bir depo niteliğindeydi
ki Mehmet ve Emin orayı bir dönem çocuklara bir perdenin arkasından mum ışığı
marifetiyle kukla gösterisi yapmak üzere ve bir dönemde yine aynı maksada matuf
sinema gibi kullandılar. Tüm çocukların kimi cam, kimi şişe, kimi çikolatadan çıkan
futbolcu resmi karşılığı, hiç birisine de sahip olamayan borç yazılarak izlerdi
o çocukça gösterileri… Ne günlerdi…
Maalesef, bir çocukluk arkadaşımı daha sonsuzluğa uğurladık. Emin gibi bir başka diş hekimi arkadaşımız Zafer Gürbüz’ü de geçen yıl aynı günlerde toprağa vermiştik. Bu vesile ile Zafer’i de saygıyla anıyorum.
Emin, diğer çocuklarında olduğu gibi diş hekimi olacak oğlu ile gurur duyuyordu, diş hekimliği öğrencisi olduğunu nasıl da göğsü kabararak anlatırdı, haklı olarak. O da dişçi olacak baba mesleği ilerleyecek ve dayanışma içinde daha iyi ve kaliteli hizmet vereceğiz diye… Cenaze töreninde uzun yıllar sonra ilk kez gördüğüm oğlu da yaptığı konuşma ile babası ile ne kadar gurur duyduğunu anlatırken, benim gözlerim doldu… Keşke birlikte daha nice seneler birlikte olsalardı…
Nezaket deyince ilk akla gelen insanlardan biri idi bana göre Çeşme’de… Çocukluk arkadaşım ve Çeşme’ye döndüğümde diş hekimim olan Emin’e; dişlerimin hekimi derdim, o da dişini söküp kökünü güneşe göstereceğim derdi gülerdik… Emin, mütevazı yaşamını ve sağlığını da şehir içinde gidilecek her yere yürüyerek gidiyor olmasına bağlardı. Bu yürüyüşler, yani ev, iş, belediye, banka ve cami arasındakileri kapsamaktadır. Omuzunda kendisi ile özdeşlemiş çantası ile ana caddeden geçerken hemen hemen herkes ile selamlaşması, kısa dahi olsa konuşması artık kendisini andığımız her daim aklımızda olacaktır.
Çeşme’ye döndüğümde uğradığım muayenehanesinde muhabbet ediyoruz, konu oraya nasıl geldi ise bilemiyorum, artık sadece hafta sonları değil, Çarşamba günlerini de kendine tatil ilan ettiğini söyledi. Ben de yaklaşık 15 yıl önce çalıştığım şirketin oluşturduğu bir konsorsiyum içerisinde Şantiye Şefi olarak görevli iken konsorsiyum proje müdürü olan Hollandalı müdüründe bir gün artık Çarşambaları da tatil yapacağını beyan ettiğini hatırlamış, ben de ona onu anlatmış idim. Esasen insanların vahşi kapitalizmin yasa ve kuralları ve onların tayin ettiklerinin zapt-u raptları ile sıkışmışlıklarının hayatlarını ne kadar olumsuz etkilediğini bilenler, ki ben onlardan biriyim, haftada 2 gün çalışarak pırıl pırıl bir dünyada yaşlanabileceklerini de iyi bilirler… Emin, yüzleştiği olumsuz sağlık problemini bu tür kesin ve manalı tedbirlerle aşmaya çalışmış anladığım… Problemleri kökten çözemese de huzurlu ve mutlu bir hayatın kapısını araladığını her konuşmamızda hissettirmekteydi. Tabii ki esas problem içinde yaşanılan zorlukların çok büyük bir hayat gailesi oluşturmasıdır, direk olmasa bile endirekt sizi de içine çeker bu sarmal… Duvarı nem, yiğidi gam sarmalıdır bu… Benim çocukluk arkadaşım bunlardan ne kadar etkilendi bilemiyorum tabii ki de…
Geçenlerde yazdığım ortak çocukluk arkadaşımız “Pejo Recep” başlıklı yazım üzerine Emin beni aramıştı. Hem geçmişi unutulmasınlar kabilinden canlı tuttuğumu ifade ederek hem de kendisinin o günlere giderek çok mutlu olduğunu ve bana da bunları yazdığım için tebriklerini iletmişti. O da Recep ile ilgili bir anısını anlatmıştı. Namık Kemal İlkokuluna tüm Çeşmeli çocukların gittiği dönem. Herkes evinden çıkar çantası sırtında ya da kolunda yürüyerek giderdi okula. Şimdiki gibi mesafeye bakılmaksızın servis kullanılan günler değildi. O kadar ki, bırakın kullanmayı servis mefhumu dahi bilinmezdi… Okula giderken bazı yakın arkadaşlar gruplaşarak gider, konuşa konuşa okula varırlar. Böyle bir günde Emin ve Recep’in bulunduğu grup bugünkü Akbank önünde ki eskiden Yağhaneler olarak adlandırılırdı, bulundukları anda Pejo Recep’in babası Mehmet Abi, Çarşı İçinden ağır ağır İzmir istikametine gitmekte iken bizim kafadarlar Recep torpil ve inayetiyle otobüse doluşurlar, tabii ki yaklaşık 150 mt.lik yolu kat edince de otobüsten inilir. Emin Recep’in otobüse arkadaşlarını bindirmenin gururunu ve heyecan yaptığında konuşma zorluğu da çekmeye başlamasını ballandıra ballandıra anlatmış, karşılıklı hem gülmüş hem de başta Recep olmak üzere diğer arkadaşlarımızı da hatırlamıştık.
Emin, Abisi Mehmet ve bir arkadaşımız daha biz bir dörtlü grup oluşturmuştuk, harika bir gruptu… Şu anda askerlik şubesi ile jandarma arasındaki babasına ait “zeytinyağı fabrikası” o devirde kullanılmaz bir haldeydi, şu anda restoran olarak işletilmektedir. Fabrikanın tabanı taş kaplı olup ahşap bir merdivenle çıkılan komple ahşap olan bir “ara kat” vardı. Boş günlerimizin çok büyük çoğunluğu burada geçerdi. Bazen denize girer, saatlerce yüzerdik, bazen orada sadece eğlenmek için “kâğıt oynardık”. Yemek yer, içki içerdik… Ahhh ne günlerdi.. Özellikle bu mekânda şimdi hatırladığım enteresan ve güzel hatıralarımız var. Yeri geldikçe bunları yazmaya devam edeceğim.
Evet,
dünyaya yönelik analiz ve inanışlarımızın çok farklı olmasına rağmen son güne
kadar hiçbir şekilde eksilmeyen arkadaşlığımız, dostluğumuz olmuştur. Kendisini
hayatımın sonuna kadar da aynı duygularla hatırlayacağım, iyi ki dostluk
etmişiz seninle Emin… Nurlarda ol kardeşim… Bu vesile adı geçen her
tanıdığımızı da saygıyla yad ediyorum.