Cuma, Ekim 16, 2026

İNEBOLU’DAN BİR NAZIM GEÇMİŞ

 

İnebolu seyahatimizin en manalı hatırasını oluşturacak mevzu “Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’in” Ankara Hükümetinin çağrısı üzerine Milli Mücadeleye katılmak üzere Süzgeç İskelesinden karaya çıkmaları ve yaşadıkları enteresan değişim süreci olacaktır. 1 Ocak 1921’de Yeni Dünya Vapuru ile İstanbul’dan yola çıkılır, yanlarında devrin şairlerinden Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel bulunmaktadır. 3 Ocak 1921 günü karaya ayak basılır.

Vâlâ Nureddin (Vâ-Nu) “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabında şöyle anlatmaktadır yaşananları; “Böylece, heyecan içinde vapurdan mavnaya bindik, mavnadan karaya çıktık. Donanmış kayıkların bize karşıcı gelmeiş olmasını fırtınaya verdik. O devrin bir adeti vardı: esir İstanbul’dan hür sayılan Anadolu’ya geçenler secdeye kapanır, vatan toprağını öperdi. Yusuf Ziya’nın ihtarı üzerine, bu ödevi gerçi Zonguldak’ta yapmıştık ama, İnebolu’da başkalarının yerlere kapandığını görünce, vatanın bu eteğini de öpmekten geri kalmadık. Kocaman bir kayayı şappadak öptüğümü hatırlıyorum…

İnebolu, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun giriş kapısı durumundaydı. Süzgeçli bir kapı... Buraya dışarıdan gelen yerli ya da ecnebiler, tıpkı bizim gibi veya Seyfettin Gaştoft gibi otellerde, kahvelerde resmen rakı içilemeyen ahçı dükkânlarında on on beş gün siftiniyor, bu uzun beklemeden sonra, ya ‘buyur içeri’ ya da tahkikat olumsuz çıkıyor ‘git gerisin geri’. Kasaba yabancı doluydu. Çoğunun parası tükeniyor, birbirinden borç istiyordu. Yusuf Ziya’nın aklına, Seyfettin Gaştoft’tan borç istemek geldi. Fransızcası, bilhassa diktesi en kuvvetli grupta bendim. Gayet vakur bir mektup döşendim. Borcun iade edileceğini katiyetle bildirdim. Polonyalı, bizi, alışılmış neşesiyle ve bitmez tükenmez hatıralarıyla karşıladıysa da mali durumunun parlak olmadığını laf arasında yarım yapalak cümleyle söyledi geçti. 

Yarı açtık. Son derece heyecanlı ve dertli on beş gün bekledikten sonra bir gün komiser, Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’i davet etti. Yüreğimiz cızladı. Demek bizi küçük buldular, adam yerine koymadılar. O meşhur Hecelileri içeri alıyorlar. Bizi ise açıkta demirleyen vapura yollayacaklar. Meğer durum tam tersineymiş: Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’in İstanbul’a geri gönderilmeleri karar altına alınmış. Çünkü, -lahavle!- seciyesizmişler. Kullanılan tabir buydu. Ne insafsızlık… Ve üstelik, Ankara’da münasip görülen bu yafta uzun müddet üzerlerinden kalkmadı. İstanbul’daki gazetelerin mizah yazarlarına sermaye oldu.

Seciyesizliklerinin gerekçesi şu: Yusuf Ziya, Alemdar gazetesinin yazarıymış, edebi sayfasını yönetmiş filan. Faruk Nafiz ise Ferit Paşa’dan nişan almış; mecmuasına yazı yazdığından…”

Yazar;  ilk karşılamanın hiç de dostane olmadığını anlatır lakin sızmalara karşı alınan tedbirlere de yapılacak bir şeyler yoktur. Karadeniz Oteline yerleşiliyor ve başlanıyor beklemeye… Nazım Hikmet’in İnebolu yolculuğu öncesindeki sanatçı kimliği, edebiyat tarihçileri tarafından “milliyetçi bir romantizm” olarak tanımlanmaktadır. Bu bakımdan İnebolu’da geçirilen yaklaşık 25 günlük süreç, Nazım Hikmet’in fikirsel dönüşümü için adeta bir km taşıdır. O güne kadar yazdığı şiirlerden en dikkat çekicileri, Balkan Savaşlarındaki yenilginin de tesiriyle adeta ağıt tarzında yazılmaktadır, “Vatana”, “Irkıma” ve “Şehit Dayıma” şiirlerinde de milliyetçi romantikliğine yakından şahit olunmaktadır. Genellikle civar gezileri yaparak kendi deyimi ile ilk defa gördüğü köy, köylü ve köylü kadını izlenimlerini çoğaltarak kendisini geliştirmektedir. Nazım Hikmet İnebolulu gençlerle devamlı bir araya geliyor, sohbetler ediyor. Bu sohbetler sırasında, yenilerde Almanya’dan Milli Mücadeleye katılmak üzere gelip tıpkı kendileri gibi müsaade edilmesini bekleyen, “Spartakistler” adı ile maruf bir grup ile tanışırlar. İşte bu 25 gün boyunca yaptığı sabahlara kadar süren sohbetler, Anadolu gerçekleri ve fakru zarureti ile yüz yüze gelmesi neticesinde kafasındaki “romantik vatanseverlik” fikri, sınıfsal ve sosyalist bir bilince dönüşmeye başlar. Hülasa İnebolu, Nazım Hikmet için “milliyetçi romantizmden” ayrılıp, toplumcu gerçekçiliğe ve sosyalist fikirlere yelken açtığı yerdir. Biraz daha mezkûr kitaptan aktarayım; “İnebolu’da, sonradan Halkevleri ismiyle Türkiye’de kurulan teşekküle benzer kulübümsü, mahfilimsi, gençler uğrağı bir lokal vardı. İsmini şimdi hatırlamıyorum. Kasabaya geldiğimizden günden beri, -İstanbul’a geri gönderilen şair arkadaşlarımızla birlikte- oraya gider, çay içer, gazete okurduk. Aydınlarla çene çalardık. Akşamları burası pek kalabalık olurdu. Bizlere şiir okuturlar, çok alkışlarlardı. En büyük başarıyı Nazım kazanırdı. Onun milliyetçi şiirleri çok beğeniliyordu. Çünkü günün savaşçı ruhuna uygun düşüyordu. Osmanlı ruh haletiyle yetişen bizler, bu arkadaşlarımız arasında da bir havaya kapılıyor, Spartakistlerin arasında olduğu gibi heyecanlanıyorduk. Bir yandan işte bu çevrenin etkisi, fakat öbür yandan kırmızı boyun atkılı Sadık Ahi’nin telkinleri… Beynelmilellik… Sınıfilik… Emperyalizm… Halk tabakalarının kandırılışı…”

Nazım Hikmet çevre gezileri yapar, köy ve köylü gözlemlerini güçlendirmeye çalışırdı, demiştim ya… Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin, İnebolu’da geçirdikleri günlerde denize nazır “Abaş Tepesi” tırmanırlar, buradaki bir pelit ağacının altında oturarak hem bu şiiri hem de ünlü “İnebolu” şiirini kaleme almışlardır.

“Karanlık sularında boğulurken yolcular,

Günahkâr Karadeniz onun yerini arar.

Eteğine sürürmüş inleyerek yüzünü.

Ziyaretine gittik onun bu Cuma günü.


Öyle Azametli ki Abaş Baba Türbesi

Üstünde bir çatı yok, gökler onun kubbesi.

Mehtap onun kandili, yıldızlar onun mumu,

Bu tepede bu mezar cennete bir kapı mı?


Derdimize teselli buluruz diye belki,

Dikenli dallarına biz de iplik bağladık,

Biz de köylüler gibi huzurunda ağladık.”


İnebolu şiirini almazsak olmaz, deyip aktarıyorum…


“İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,

Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu

İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.

Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

 

Evleri birbirine giren şehri içinde

Ufuklar genişledi önümüzde git gide;

Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.

Rüzgâr esti denizin suları yol yol oldu.

Yığılmıştı yollara yığınla yaprak;

Yaprakların üstünde sendeleyip kayarak

Dağın son kayasının dibine varabildik.

Bu tepede bu kaya mağrur bir baş gibi dik!

Çıkıp onun üstünden bakabilirsek eğer,

Güzel İç Anadolu görünecekti bize.

Bunu nakşetmek için bir anda kalbimize

Son adımı atmadan gözümüzü kapadık.

Gözümüz açılınca karşımızdaydı artık

Sisli vadileriyle rüyalı Anadolu.

 

Görüyorduk uzaktan dereye inen yolu;

Sağ yanında bir çayır, solda çam ağaçları.

O kadar yakın ki dağların yamaçları

Dereye düşen bahar bir daha çıkamamış”

Hiç yorum yok: