Daha
önceki bir yazımda, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı adını daha
çocukken babam ile bir sohbetimizde ondan duymuştum, babam “Tito Yaşar”,
edebiyat dünyası ile çok ilgili olmamasına rağmen Balıkçı’nın yazılarından
sitayişle bahsetmiş idi. Nereden öğrendi ya da biliyor ise, Bodrum Kaymakamının
Balıkçının kalebentliğini ziyadesiyle yumuşatarak, kentte kalmak kaydıyla
serbest hareket etmesine, balıkçılık ve yurtdışından tohumlar getirerek tarım
yapmasına kadar müsaade etmiş olduğunu da ilave etmişti. İlk temas bu lakin
sonra okumaya başlayınca, hele yönümüzü bu tarz okumalara çevirince,
Balıkçı’nın derya deniz olduğunu gördüm.
Evet,
Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Şakirpaşazade, toplamda kendisini
beğenmeyen, muhalefet yapma tarzını sevmeyen, kendini her şey zannedenlerden,
sağ ve dinci cenahın “Komünist”, sol iddiası sahiplerinin “faşist” nitelemesine
muhatap olmuş birisidir. “Birisidir” dediğime bakmayın, dil alışkanlığı deyin,
üstüne kelam etmek kolay değil. O ki; bir âlim, bir barışsever, bir çevreci ve
çevre dostu, bir bilim adamı, bir poliglot, bir balıkçı, bir kaptan, bir
dalgıç, bir bahçıvan, bir arkeolog, bir botanikçi, bir deniz biyoloğu ve
jeoloğu, bir oşinograf, bir gazeteci, bir yazar, bir turizm rehberi, bir
ressam, bir şair, bir evrensel entelektüel, bir feylesof, bir düşünür, hülasa
say say bitmez vasıfları tekmilen barındırandır. Hepsinden de önemlisi bir
duygu ve gönül dostuymuş… Esasen bunun üstüne sağdan ve angaje soldan gelen sığ
ve manasız eleştirileri kale almamak gerekmektedir, görüşüme göre… Tarafların
başını çekenlerin Mustafa Armağan, Ali Kemal ve Murat Belge olması sebebiyle, şu
kadarını söyleyeyim; Mevlana’ya atfedilen söz ile iktifa edelim. “Suskunluğum
asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var elbet. Lakin bir lafa bakarım,
laf mı diye? Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye?”. Cevat Şakir Kabaağaçlı
nevi şahsına münhasır biri olarak yukarıda sıraladığım vasıfları ile tam
teşekküllü olarak bir “Anadolucudur”, “bir antiemperyalisttir”, dahası mı daha
ne olsun…

Canım
Yurdumun önemli gazeteci, yazar ve kanaat önderi Yaşar Aksoy Abimiz, "Şakirpaşazade Halikarnas Balıkçısı Ailesi” adlı kitabının bir yerinde bakın
nasıl muhteşem ve şiirimsi tanımlıyor Balıkçı’yı; “Halikarnas
Balıkçısı ve fikir arkadaşlarını anarken daima Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı
içinde gezindim durdum. Çift atlı arabası içinde Balıkçı, sanki Hektor gibi
bulutlar arasından süzülüp gidiyordu ama elinde bir kılıç değil, bir zeytin
dalı vardı. Sonra onu Ege’nin güzelim bağlarında şarkı söyleyerek üzüm toplayan
İyonyalı kızlar arasında gördüm. Birden bir Türkmen ozanı olarak karşıma çıktı.
Sazı ile destanlar dokuyordu. Osmanlı köylüsü oldu, özgürce toprağını çapaladı.
Rum esnaf oldu, Ermeni komşu oldu. Yazar oldu. Cumhuriyet devriminde, öğretmen
oldu halkına bilinç aşılıyordu. En son, üzerinde mum yanan şamdanla, şu 1978
yılında kavga eden gençlerimiz arasında, kanlı sokaklarda, üniversite
koridorlarında gördüm onu. Tıpkı Diogenes gibi. Anadolu’nun uygar, barışçıl hikâyelerini
anlatıyordu onlara. Yunus gibi, Mevlana gibi, Hacı Bektaş-ı Veli gibi…”
Halikarnas
Balıkçısının İzmir’de vefatı üzerine vasiyetine uyarak Bodrum’a defnedilmesi
kararlaştırılmış, Cenazenin nakli söz konusudur. Yaşar Aksoy Abimiz burada
benim de yeni öğrendiğim bir hatırasını aktarıyor mezkûr kitabında; “Bu çöp tenekesine, Balıkçı öldüğü zaman
naaşını Bodrum’a götürmek için belediye cenaze arabasını vermeyen İzmir
Belediye Başkanı sağcı Adalet Partili Osman Kibar’ı da yolluyorum. Bu yüzden
Balıkçı’nın cenazesi, koltukları sökülmüş bir minibüse konularak gözyaşları
içinde Bodrum’a iletilmiştir.” diyerek karşılaşılan
vefasızlık karşısında adeta isyan etmiş.

Halikarnas
Balıkçısının, okuduğum kitapları üstüne her bir araya geldiğimizde konuşuruz Balıkçı
sever dostlarımla… Yaşar Abi, yayını bir süreliğine durdurulan sansasyonel Tv
dizisi üzerine yazar mezkur kitabını yakınlarda… Ben uzun süre önce edindiğim “Sertellerin
anılarında Nazım Hikmet ve Babıali” adlı
kitabı okurken tekrardan ve iyi ki karşılaştığım “Cevat Şakir (Halikarnas
Balıkçısı)” başlıklı bölümü dikkatle okudum. TV dizisinin yarattığı
tartışmaların merkezindeki konuya rastladım Zekeriya Sertel’in anlatımlarında…
Hani, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın babasının ölümüne sebep olan talihsiz
gelişmenin gerekçeleri üzerine olan bölüm… Yaşanan talihsizliklerin baş aktörü
İtalyan eşinin Bodrum’a geldiği, orada eşinin kendisi hapiste iken yaşadığı
başka ilişkilerinin delillerini fark ettiği yazılmakta olup, bu bilginin başka hiçbir
kaynakta bulunmaması da enteresandır. Oysa kendisi hapiste iken İtalyan eşi
annesi tarafından kollanıp korunmaktadır ve bilahare de İtalya’ya dönmüştür. Neticede,
bu kitap üstüne Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kız kardeşinin kızı Nermidil Erner
Binark’ın yazmış olduğu, uzunca bir süredir okunmayı bekleyen “Şakir Paşa Köşkü”
adlı kitabını okuyayım, belki aile içinden bilgi çıkar diye düşündüm. Lakin mezkûr
vaka üstüne kısacık değinmeler haricinde başka bilgi yoktu. Bu kitabı okuduğumu
gören Yaşar Aksoy abimiz hemen piyasaya yenilerde çıkmış kitabını lütfedip
imzalayıp takdim etti. Hemen daha önce edindiğim bilgilerin üstüne yeni
bilgiler katalım dedim, taze taze. Genel manada hemfikir olduğumuz minvalde,
gayet detaylı ve geniş ele alınmış bir hayat, dostlarının gözünden ve
kaleminden balıkçı, kader birliği yaptığı Bodrumlu balıkçı ve süngercilerin anlatımlarından
derlenmiş bana göre Balıkçıyı merak eden herkesin okuması gereken bir başvuru
kitabı…
Yaşar
Abi, “bestekâr ve klasik Türk musikisi araştırmacısı, Ege Üniversitesi’nde Musiki
Arşivi kurmakla meşgul” diye tanıttığı Ali Rıza Avni’den, Cevat Şakir
Kabaağaçlı’nın müzik konusundaki görüşlerini de şöyle aktarıyor bir bölümde, “Akıldan ve gönülden Türk musikisini pek
çok seviyorum diyemem. Çünkü Türk musikisi, çeşitli bakımlarda ‘Türk müziği’
olmaktan çıkmıştır. Şarkı; adı üstünde şark müziği. Oysa türkü ise Türk
müziğidir…
Anadolu, Türk yurdudur; nice
uygarlık ve efsanenin yanı sıra müziğin de anayurdudur. Müziğe adını veren Müz’ler
(sanat perileri) Anadoluludur. İlk flüt Keleinai’de (bugünkü Dina dolayları)
yapılmış ve kullanılmış. İlk gitar konserleri Iasos’ta (Milas, Güllük
yakınları) verilmiş. İlk çağlarda çok güzel sesleri tanımlamak için ‘Frigya
flütü gibi’ deyimi kullanılmış.
Sonra ne olmuş? Adına şarkı
denen ve adı da, havası da Doğu’ya özgü olan, Arap’a, Acem’e özgü olan ağır ve
ağdalı müziğe heveslenilmiş.” Bu kadar derin bilgi ve ilgi
ile yukarıda sıraladığımız tüm sıfatlara “müzikolog” vasfının da ilave edilmesi
gerekmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder