Cuma, Ekim 16, 2026

HALİKARNAS BALIKÇISI CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

 


Daha önceki bir yazımda, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı adını daha çocukken babam ile bir sohbetimizde ondan duymuştum, babam “Tito Yaşar”, edebiyat dünyası ile çok ilgili olmamasına rağmen Balıkçı’nın yazılarından sitayişle bahsetmiş idi. Nereden öğrendi ya da biliyor ise, Bodrum Kaymakamının Balıkçının kalebentliğini ziyadesiyle yumuşatarak, kentte kalmak kaydıyla serbest hareket etmesine, balıkçılık ve yurtdışından tohumlar getirerek tarım yapmasına kadar müsaade etmiş olduğunu da ilave etmişti. İlk temas bu lakin sonra okumaya başlayınca, hele yönümüzü bu tarz okumalara çevirince, Balıkçı’nın derya deniz olduğunu gördüm.   

Evet, Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Şakirpaşazade, toplamda kendisini beğenmeyen, muhalefet yapma tarzını sevmeyen, kendini her şey zannedenlerden, sağ ve dinci cenahın “Komünist”, sol iddiası sahiplerinin “faşist” nitelemesine muhatap olmuş birisidir. “Birisidir” dediğime bakmayın, dil alışkanlığı deyin, üstüne kelam etmek kolay değil. O ki; bir âlim, bir barışsever, bir çevreci ve çevre dostu, bir bilim adamı, bir poliglot, bir balıkçı, bir kaptan, bir dalgıç, bir bahçıvan, bir arkeolog, bir botanikçi, bir deniz biyoloğu ve jeoloğu, bir oşinograf, bir gazeteci, bir yazar, bir turizm rehberi, bir ressam, bir şair, bir evrensel entelektüel, bir feylesof, bir düşünür, hülasa say say bitmez vasıfları tekmilen barındırandır. Hepsinden de önemlisi bir duygu ve gönül dostuymuş… Esasen bunun üstüne sağdan ve angaje soldan gelen sığ ve manasız eleştirileri kale almamak gerekmektedir, görüşüme göre… Tarafların başını çekenlerin Mustafa Armağan, Ali Kemal ve Murat Belge olması sebebiyle, şu kadarını söyleyeyim; Mevlana’ya atfedilen söz ile iktifa edelim. “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var elbet. Lakin bir lafa bakarım, laf mı diye? Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye?”. Cevat Şakir Kabaağaçlı nevi şahsına münhasır biri olarak yukarıda sıraladığım vasıfları ile tam teşekküllü olarak bir “Anadolucudur”, “bir antiemperyalisttir”, dahası mı daha ne olsun…

Canım Yurdumun önemli gazeteci, yazar ve kanaat önderi Yaşar Aksoy Abimiz, "Şakirpaşazade Halikarnas Balıkçısı Ailesi” adlı kitabının bir yerinde bakın nasıl muhteşem ve şiirimsi tanımlıyor Balıkçı’yı; “Halikarnas Balıkçısı ve fikir arkadaşlarını anarken daima Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı içinde gezindim durdum. Çift atlı arabası içinde Balıkçı, sanki Hektor gibi bulutlar arasından süzülüp gidiyordu ama elinde bir kılıç değil, bir zeytin dalı vardı. Sonra onu Ege’nin güzelim bağlarında şarkı söyleyerek üzüm toplayan İyonyalı kızlar arasında gördüm. Birden bir Türkmen ozanı olarak karşıma çıktı. Sazı ile destanlar dokuyordu. Osmanlı köylüsü oldu, özgürce toprağını çapaladı. Rum esnaf oldu, Ermeni komşu oldu. Yazar oldu. Cumhuriyet devriminde, öğretmen oldu halkına bilinç aşılıyordu. En son, üzerinde mum yanan şamdanla, şu 1978 yılında kavga eden gençlerimiz arasında, kanlı sokaklarda, üniversite koridorlarında gördüm onu. Tıpkı Diogenes gibi. Anadolu’nun uygar, barışçıl hikâyelerini anlatıyordu onlara. Yunus gibi, Mevlana gibi, Hacı Bektaş-ı Veli gibi…”

Halikarnas Balıkçısının İzmir’de vefatı üzerine vasiyetine uyarak Bodrum’a defnedilmesi kararlaştırılmış, Cenazenin nakli söz konusudur. Yaşar Aksoy Abimiz burada benim de yeni öğrendiğim bir hatırasını aktarıyor mezkûr kitabında; “Bu çöp tenekesine, Balıkçı öldüğü zaman naaşını Bodrum’a götürmek için belediye cenaze arabasını vermeyen İzmir Belediye Başkanı sağcı Adalet Partili Osman Kibar’ı da yolluyorum. Bu yüzden Balıkçı’nın cenazesi, koltukları sökülmüş bir minibüse konularak gözyaşları içinde Bodrum’a iletilmiştir.” diyerek karşılaşılan vefasızlık karşısında adeta isyan etmiş.  

Halikarnas Balıkçısının, okuduğum kitapları üstüne her bir araya geldiğimizde konuşuruz Balıkçı sever dostlarımla… Yaşar Abi, yayını bir süreliğine durdurulan sansasyonel Tv dizisi üzerine yazar mezkur kitabını yakınlarda… Ben uzun süre önce edindiğim “Sertellerin anılarında Nazım Hikmet ve Babıali”  adlı kitabı okurken tekrardan ve iyi ki karşılaştığım “Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı)” başlıklı bölümü dikkatle okudum. TV dizisinin yarattığı tartışmaların merkezindeki konuya rastladım Zekeriya Sertel’in anlatımlarında… Hani, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın babasının ölümüne sebep olan talihsiz gelişmenin gerekçeleri üzerine olan bölüm… Yaşanan talihsizliklerin baş aktörü İtalyan eşinin Bodrum’a geldiği, orada eşinin kendisi hapiste iken yaşadığı başka ilişkilerinin delillerini fark ettiği yazılmakta olup, bu bilginin başka hiçbir kaynakta bulunmaması da enteresandır. Oysa kendisi hapiste iken İtalyan eşi annesi tarafından kollanıp korunmaktadır ve bilahare de İtalya’ya dönmüştür. Neticede, bu kitap üstüne Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kız kardeşinin kızı Nermidil Erner Binark’ın yazmış olduğu, uzunca bir süredir okunmayı bekleyen “Şakir Paşa Köşkü” adlı kitabını okuyayım, belki aile içinden bilgi çıkar diye düşündüm. Lakin mezkûr vaka üstüne kısacık değinmeler haricinde başka bilgi yoktu. Bu kitabı okuduğumu gören Yaşar Aksoy abimiz hemen piyasaya yenilerde çıkmış kitabını lütfedip imzalayıp takdim etti. Hemen daha önce edindiğim bilgilerin üstüne yeni bilgiler katalım dedim, taze taze. Genel manada hemfikir olduğumuz minvalde, gayet detaylı ve geniş ele alınmış bir hayat, dostlarının gözünden ve kaleminden balıkçı, kader birliği yaptığı Bodrumlu balıkçı ve süngercilerin anlatımlarından derlenmiş bana göre Balıkçıyı merak eden herkesin okuması gereken bir başvuru kitabı…

Yaşar Abi, “bestekâr ve klasik Türk musikisi araştırmacısı, Ege Üniversitesi’nde Musiki Arşivi kurmakla meşgul” diye tanıttığı Ali Rıza Avni’den, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın müzik konusundaki görüşlerini de şöyle aktarıyor bir bölümde, “Akıldan ve gönülden Türk musikisini pek çok seviyorum diyemem. Çünkü Türk musikisi, çeşitli bakımlarda ‘Türk müziği’ olmaktan çıkmıştır. Şarkı; adı üstünde şark müziği. Oysa türkü ise Türk müziğidir…

Anadolu, Türk yurdudur; nice uygarlık ve efsanenin yanı sıra müziğin de anayurdudur. Müziğe adını veren Müz’ler (sanat perileri) Anadoluludur. İlk flüt Keleinai’de (bugünkü Dina dolayları) yapılmış ve kullanılmış. İlk gitar konserleri Iasos’ta (Milas, Güllük yakınları) verilmiş. İlk çağlarda çok güzel sesleri tanımlamak için ‘Frigya flütü gibi’ deyimi kullanılmış.

Sonra ne olmuş? Adına şarkı denen ve adı da, havası da Doğu’ya özgü olan, Arap’a, Acem’e özgü olan ağır ve ağdalı müziğe heveslenilmiş.” Bu kadar derin bilgi ve ilgi ile yukarıda sıraladığımız tüm sıfatlara “müzikolog” vasfının da ilave edilmesi gerekmektedir.

 

 

Hiç yorum yok: