Evet, üye olduktan sonra, Kütüphanenin içine girdim dedim ya, çok hızlı bir şekilde kitap tercih ve sunumlarına olabildiğince hızlı baktım. Özellikle ilk kattaki kitap raflarını, zamanın ve gözümün elverdiğince inceledim. Envanter de, benim daha zengin ve geniş bir arşiv beklememe rağmen yine de azımsanmayacak vaziyettedir. Gözüme, Nazım Hikmet’ten, Karl Marks’a, oradan Yaşar Kemal’e, Baskın Oran’a, bir tane olsa bile Mahir Çayan (e kitap) adlı eserler çarptı. Mesela, Karl Marks’ın Kapital adlı eserinden birkaç adet gördüm, enteresan. Hani, uyanık kütüphane yöneticileri ya da onların daha üst yöneticileri, kayıtları içine bu kabil eserleri alırlar lakin “okuyucuda” numarası ile de depoya kaldırırlar ya, mezkûr eserler için söz konusu olmadığı görünmekte.
Bana göre, kentleşme büyük büyük caddeler, meydanlar açmak, beton yığınlarını adeta göğü delercesine yükseltmek olmamalı, olmaz da. Kentlere kişiliğini, karakterini ve ruhunu veren geçmişin ve eskinin korunarak, hatırlama ve hatırlatma değeri yüksek eserlerini korurken esasen de asli faaliyetin aslına münasip geliştirilmesi ve güzelleştirilmesi olmalıdır. Eski kilise, mektep, cami, kale, kervansaray gibi yapılara kalıcı mahiyette sergi salonu, müze, kütüphane, otel benzeri fonksiyonlar yüklenmesi mezkûr yapıların kısırlaşmasına, ruhuna ve karakterine aykırı atmosfer istihsaline sebep olmaktadır. Kentlerin hafızasına katıksız saygı gösterilmeli, yenileme, dönüşüm, düzenleme gibi gerçekçi olmayan buram buram rant kokusu veren nitelendirmelerle örtülerek faaliyet yürütülmemelidir. Hani, kent için zaman ve mekân kompozisyonuyla yaratılan insani aidiyet, düşünce ve ruh derinliği ve zenginliği, hatırlama ve hatırlatma, kültür ve sanatın medeniyete vites arttırması marifetiyle şekillenen mimari ihtiyaçlar düzenlemesi tanımı yapılır ya, geçmişin geleceğe layıkı ile taşınması adına, işte tam da o… Karar vericiler asla ve kat’a unutmamalılar ki; kentler bize emanet ve bizde kentlere misafiriz… Bizden öncekiler olduğu gibi bizden sonrakiler de olacaktır. Bu manada yetkimizi aldık deyip her şeye kadir ve muktedir olmak yerine her şeye saygı ve sahiplenme ile ilerleyelim, derim…
Evet, netice itibariyle mezkûr Kilisenin yıkılıp gitmediğine mi sevinsek, kütüphaneye dönüşmüş olmasına mı üzülsek, bilemedim, hakikatten… Depo yerine kütüphane olması şüphesiz ki daha manalı gelebilir lakin neden orijinal halini koruyamayız bu kabil yapıların bilemem… Efendim yeterli cemaat yok bu sebeple “kilise” olarak hizmet vermesi düşünülemez diye görüş oluşabilir ya da zaten Ermeni Cemaati’nin rızası vardı, hatta ısrarı vardı denilebilir. Gerçi içeriden bile kilise özellik ve görünüşü korunarak vazife tahvili yapılmış, kütüphanenin 2 katı için demonte edilebilir çelik bir yapı oluşturulmuş, bu da önemli bir şey şüphesiz… Çok eski halini bilemediğim için şu anda duvar ve tavanlarda korunan ikonalar ve şekillerin ne kadarı korunmuş, ne kadarı yok edilmiş bilemiyorum lakin ciddi miktarda şekil ve çizimler bulunmaktadır. Şüphesiz böylesine güzel ve tarihi bir yapının etkileyici atmosferi içerisinde kitap okumak, araştırmak, yazmak insanda enteresan hisler yaratır.
Görevlilerden aldığım bilgi ise buranın bizatihi Ermeniler tarafından kütüphaneye dönüştürülmesi önerilmiş, desteklenmiş biçiminde idi. Bilemiyorum, böylesine bir talep var ise de, ne kadar doğru, ne kadar içten ve samimidir. Hani; ricalin “affedersiniz çok daha çirkin şeyler söyleyenler oldu, Ermeni diyen oldu” sözü mucibince oluşan ruh hali tahlil edilince, öyle çok da taammüt içeren bir vaziyet görülmez, görülemez…
Canım
Yurdumun muhteşem miktarda yaygınlık, çeşitlilik ve tarihsellik dâhilinde emsalsiz
bir üst düzey zenginlik içeren arkeolojik, etnografik, etnolojik yapısını iyi
korumuş, bakmış ve bakıyor ve işletiyor olmamızın mecburiyetimiz olduğu
bilinciyle değerlendirmeler yapılması lazım ve şarttır. Karar vericilerin ve karar
vericileri tayin edenlerin etrafına bu fikir ve zikirle bakıyor olmaları da
ayrı bir mecburiyettir.