Perşembe, Ocak 29, 2026

SAFFET BEY ve MAHDUMU YENER (DİNÇALP)

 

Çeşme’mizin çınarlarından biri de “Saffet Bey’dir”, oğulları Yener ve Rasim de öyledir. Restorancılıkta ilklerden biridir, Saffet Bey, tıpkı anne tarafım gibi Selanik muhaciridir. Belki de bu yüzden dayım Yaşar Karagöz müdavimi idi Saffet Beye ait Sahil Restoranın… Geçen yüzyılın başında balıkçıların, kasapların ve kesimevinin bulunduğu söylenen “pandofilya” iken sonrasında hikâyedeki restoran şimdilerde ise Çeşme Kent Belleği Müzesi olarak kullanılan bir binadır söz konusu olan… Mezkûr bina ile ilgili 8 Şubat 2024 tarihinde neler yazmışım;Binanın geçmişi ve geleceği üzerine çok şey yazıldı çizildi… Mezkûr bina ile ilgili en eski bilgiler, geçen yüzyılın başlarında bir kesimhane, kasap, manav ve balıkçılar ile bir meyhaneden oluşan bir yapı olduğu yönünde olup, bilahare restoran, adliye, bakkal ve feribot yazıhanesi gibi çok değişik amaçlarla kullanıldığı şeklindedir. Kullanım konusunda hemen her Çeşmelinin binanın konumu, mülkiyeti dairesinde kıymetli anıları vardır. Mesela, restoran olma konusunda ben hatırlamıyorum lakin eldeki fotoğrafların bize hatırlattığı hali ile “Beyaz Martı Gazinosu Cengiz Korkmaz ve Kardeşleri” adı ile bir işletme var lakin sonrası “Sahil Restoran” adı altında Saffet Beyin (Dinçalp) unutulmaz ve çok iyi bildiğim ve çok hatıramızın olduğu işletmesi… Önceleri Çeşme Adliyesi olarak hizmet veren sonra “Fehmi’nin Kahvesi” diye bilinen Fehmi Karababa’nın kahvehanesi… Hiç değişmezmiş gibi bildiğim lakin değiştiğini de bildiğim “Raşit Özçakır’ın” bakkaliyesi… Arada Sakız Adası Feribotu olarak bildiğimiz “Aleko’nun Yazıhanesi”… Fehmi’nin kahvede birkaç gün garsonluk, uzun süre müdavimlik, Saffet Beyin orada oturup “balık-rakı” yapabilmenin ayrıcalığı, Saffet Beyin asla unutulmaz servis görevlisi Rıdvan, sonradan ekibe katılan değişik ve unutulmaz sesi ile “Canavar” lakaplı servis görevlisi, yan taraftaki Adliye Bölümüne, çocukları arkadaşım ve bir Çeşme fenomeni Rasim Çelebi ile diğer çocukluk arkadaşlarım Emin ve Mehmet Yüce’nin savcı babaları İbrahim Yüce, Feribot yazıhanesinde kapalı olduğu akşam saatlerinde, önünde köftecilik yaptığımız günlerde içilen rakılar ve şen şakrak muhabbetler üzerine binlerce hatıra… Hele “Fehmi’nin Kahvenin” köşesine sonradan adeta bir şeylerin tebarüzü manasında iliştirilen, dönemin iktidar partisi “Adalet Partisi” ilçe merkezine istiskal ile bakışımız, hep hatıramdadır… Bunlar üstüne hatıralarımı ayrı ayrı yazmak istiyorum ya, bakalım…”

Saffet Bey; çok iyi tanıdığımız lakin yaşımız icabı devrinde “Sahil Restoranda” servis alamamıştık… Çeşme Meydanın en müstahkem mevkiinde ziyadesiyle muvaffak bir mekân olarak tarihe geçmiş olup, oraya kattığı müthiş vasıf ile de Saffet Bey tarihe geçmiştir. Şüphesiz kendinden evvel orada restorancılık yapanların temellendirdiğini daha da yukarılara çekmiştir. Dönemin ruhuna mütenasip muamele ve mukabele tabii tatbikatıdır, umuma münhasıran bilatefrik, muhterem bir beyefendidir Saffet Bey. Herkesin mezkûr mekânı bir hatırlama vesilesi mevcuttur şüphesiz lakin benim ziyadesiyle hatırladığım ve takdir ettiğim detay Ramazan Ayında pencerelerin sıkı sıkıya tamamen kapatılmış olmasıdır içerideki faaliyetler aynı şekilde devam ederken. Esasen pencereler Ramazan Ayı dışında da, alttan yukarıya doğru yarısı kalıcı perdeler marifetiyle kapalı bulunmaktadır ve yemek yiyen insanların dışarıdan görülmesi de “olan var, olmayan var” düsturu mucibince münasip değildir. Sonraları mezkûr ay içinde faaliyetleri azaltmanın ya da durdurmanın başka yolları da zuhur etmiştir. Önce tadilat bilahare de külliyen tatil babından… Hani şimdilerde ziyadesiyle burun kıvrılan “o eski dönem” var ya, emin olun gayet mutedil ve müsamaha menbasıdır ve en mühimi de başta Saffet Bey ile akranları bu işin mucit ve mümessili olmuşlardır. Kimse kimsenin tavuğunun kaç yumurta doğurduğu ile ilgili değildir, ilgili ise dahi, içtimai sebeplerle telaffuzu ayıplanırdı. Sonraları muhalif ve muarızlarına müsamahası olmayan âdemoğulları da zuhur etti birden, “ekmeklerden” sonra onlar da bozuldu maalesef…

Benim gözümden, hatıratımın en görkemli bölümü ise, görece büyüyüp delikanlılığımızda Saffet Beyin değerli ve saygıdeğer oğlu Yener devrinde sık sık gidip eğleştiğimiz bir mekân olmasıdır. “Oy mercanlar mercanlar, kırmızı gözlü mercanlar” türküsünün hayatımdaki önemi birden artmış idi, “katatiden” yakaladığımız mercanların bir kısmı ile yediğimiz içtiğimizin hesabını kapadığımız ve Yener Dinçalp’ın buna her daim seve seve katlanması ile… Sistem; yakaladığımız balıkların Çeşme’nin meşhur “Sahil Restoran” adı ile maruf Dinçalp kardeşlerin çalıştırdığı şimdiki “Kent Belleği Müzesi” olan yerdeki restorana, teslimi ile başlar… Başta Yener olmak üzere tüm personel adaletli bir şekilde verilecek servis karşılığı miktarı kendilerine ayırır, geriye kalan bize hazırlanır, meze takviyesi ve malum tılsımlı suyun ikramı ile sofralar taçlanırdı… Malum ya tılsımlı su şişede durduğu gibi durmaz, Sahil Restoranda hem de Çeşme’nin Sahilinde olunca bol oksijen ve malum tılsımlı su içini kıpır kıpır yapar insanın… Balıkların lezzeti ile salataların yerli ürünlerle tavan yapmış lezzeti, kıpır kıpırı, şakır şakır terennüme dönüştürürdü… Özellikle artık yazlıkçıların çekildiği, yabancıların tercihinin azaldığı dönemlerde deyim yerinde ise biz bize kalan bizler daha serbest kalıp türküler ve şarkılarla geceyi süslerdik. Hele o günkü menüde “döküntüden” yakalanmış “patlak göz mercanlar” var ise tartışmasız türkü “oy mercanlar mercanlar, kırmızı gözlü mercanlar” olurdu… Benzer hatıralar, Çeşmeli tüm akranlarım, büyüklerim ve küçüklerimle bulunmakta olup, olanı da fotoğraflar üstünden, itina ile tazelemeler yaparak ve bazen de diğer arkadaşlarla hasbıhal ederek paylaşmaktayım.

Evet, Sahil Restoran devri içinde Çeşme’nin prestij mekanıdır adeta ve bu övgü ve tanınmışlık çok büyük ölçüde de müstecire aittir.  Devir itibari ile daha “kültür balıkçılığı” icat olunmamış, sadece yerel mahsuller yemeklerde kullanılmaktadır. Mesela meşhur “Çeşme Kavunu” henüz kimyasal gübre ile tanışmamış, kavun sulamak gibi lezzeti maalesef bozan çiftçilik usulleri bilinmemektedir… Mesela Çeşmenin meşhur “kelle peyniri” kolaylıkla bulunabilir ve erişilebilirdi. Şimdi bazıları bunları yazıyor olmanın birer nostaljik aranma olduğunu düşünebilir lakin o günlerin mahsullerinin tadını bilenler bu anlatımdan meram ve muradımı çok iyi anlayabilirler… Ne enteresandır ki, yerel mahsul yerel ihtiyaçları karşıladığı gibi bir miktar da İzmir hale gönderilirdi o günlerin Çeşmesinde. Şimdilerde maalesef tüm sebze, meyve ve sair mahsuller diğer merkezlerden ithal edilmektedir. Hâlihazırda sabır ve inatla yerel mahsul yetiştiricileri yok mu şüphesiz var. Bunların bir miktarını Çeşme Otogarı arkasındaki üretici halinden küçüle küçüle geriye kalan mekânda taliplilerine ulaştırmaya çabalayan Mustafa Ertemiz’i de bu manada saygıyla hatırlamamız şarttır. Sadece hatırlama mı, şüphesiz hayır, yerel ürünleri satın alarak müstahsilleri de çabalarından ötürü ödüllendirmek ve devam etmeleri açısından da cesaretlendirmek gerekir.

Evet, mezkûr fizik ortamda, mezkûr yerel mahsullerle yapılabileceğin en iyisini harmanlayarak hazırlayan Saffet Bey ve Yener’i minnet ve saygı ile anar geride kalanlara başta da Rasim olmak üzere sağlıklı ve uzun ömür diliyorum. Unutulmaz servis görevlisi Rıdvan ile Canavar lakaplı abilerimizi hatırlamadan yazıyı sonlandırmamalıyım. Ve maalesef artık mezkur mekan yok lakin daha ulvi bir misyon yüklenip müzeye terfi etmiştir.  

Salı, Ocak 20, 2026

FAİK ABİ’DEN GERİYE KALANLAR

Faik Abi artık aramızda yok maalesef. Kendisi ile 09.Eylül. 2020 tarihinde Yeni Çeşme Gazetesinde yayınlanmak üzere uzun bir söyleşi yapmış idim. Hani bu sebeple de üçüncü şahıslarla mahkemelik olduk demiştim ya. O söyleşiden bir bölümü üstüne tekrar yazmak istiyorum. 12 Eylül darbe tatbikatçısı Kenan Evren’in Ege Ordu Komutanlığı dönemine rast gelen birlikteliklerinden ve darbe tatbikatçısının emeklilik serüveni ile ilgili Faik Abinin hatıralarından bahisle.

Mezkûr söyleşinin ilgili bölümü aşağıdaki gibi olup inanılıp inanılmaması da okuyucuya kalmıştır.

RMÇ- Faik Abi; emekli olmana geçmeden önce seninle daha önce bana anlattığın, Kenan Evren’in emeklilik ve sonraki yükselişi konusundaki bilgileri tekrarlar mısın?

FT- Bizim oradaki gazinoya her akşam gelir çayını içerdi, bizim komutanımız idi, emeklilik işlemlerini başlatmış hatta emekliliğini geçireceği Karşıyaka’da evini hazırlamış, bize de ayrılık konuşmalarını yapmış, hatta “çocuklar bayramda seyranda beni aramayı unutmayın” dedi ancak iktidar ve muhalefet Kara Kuvvetleri Komutanı olarak önerdikleri isimlerde çok aykırı düşünce Cumhurbaşkanı aday olarak düşünülenler derhal emekli edilip, ayrılık hazırlıklarını tamamlamış Kenan Evren atanmıştır.

RMÇ- Yani diyorsun ki; bizim mahallede Kenan Evren için söylenen, NATO’nun gizli ordularının komutanı idi, Pentagon tarafından darbe konusunda ileriye matuf hazırlanmıştır bilgisi doğru değil yani sana göre

FT- Öyle ya da böyle bilemem, ben sana gerçekleri anlatıyorum.

RMÇ- Tesadüfe bak Abi, Cemal Gürsel de, emekli oluyor İzmir’e taşınıyor derken bir darbe hop darbe liderliğine.

FT- İkisi aynı şey değil. İhtilal liderliği oluşumu benzese de aynı değildir.

Şimdi Faik Abi’nin bu anlatımlarından, tüm bu gelişmelerin tamamen tesadüfler çerçevesinde olduğu anlaşılmaktadır, gerçekte öyle midir? Benim kanaatime göre, dönemin Türkiye’sinin ki yeşil kuşak projesinin en mühim görevlerinin deruhte edildiği coğrafya olduğu ayan beyan ortadadır ve ne yazık ki burada bu kadar mühim vazifeler öyle tesadüfler neticesinde tevdi edilmemelidir kişilere, edilemez de zaten… Türkiye siyasetinin en mühim kişilerinden sayılabilecek, Emniyet Müdürlükleri, Kaymakamlıklar, Valilikler ve de özellikle çok uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı vazifelerinde bulunmuş İhsan Sabri Çağlayangil’e kulak verirseniz, konu biraz daha anlaşılabilir hale gelir. Ne diyor eski Bakan; “CIA altımızı oymuş, haberimiz olmamış!”… Bakan Bey bununla da kalmıyor, 12 Mart ve 12 Eylül’ün aynı mahfillerde planlandığını iddia ediyor. Yani öyle tesadüfler mühim müessirler değildir.

Yeterince kaynak karıştırılınca, görülüyor ki mezkûr zatın NATO’nun gizli orduları komutanlığı fazlaca da sır değildir. Muhtemelen vazife yaptığı Kore Savaşı döneminde başlıyor temaslar şüphesiz varsa öyle bir şeyler… Lakin gelişmelere de bakılınca, tarifler “cuk oturuyor” gibi. Kendi anılarında bahsettiği Süleyman Demirel’in talebi olan bu ekibi kullanalım iddiası, yalan değilse, kolay talep edilebilir bir şey değildir. Nereden alınıyor bu cesaret de, bunları sokak faaliyetlerinde kullanalım diyor, değil mi? Öncesinde ise bir önceki Başvekil’in aktardıkları, malum zatın kabullenişleri Süleyman Demirel’in taleplerine mesnet oluşturmakta mıdır acaba? Bilemem lakin akla son derece münasip…

Hay Allah, “darbe yapma ihtimali olan Kara Kuvvetleri Komutanı emekli ediliyor”, yerine atanacak komutan konusunda siyasiler anlaşamıyor, yerine emeklilik dilekçesi vermiş, evine çekilmiş, pijamalarını giymiş muhterem tek çare kaldığı için emekliliği kabul edilmeyip muhterem üzerinde ittifak oluşuyor. Bu izah size nasıl görünüyor bilemem lakin bana ziyadesiyle basit geliyor. Aaa gerçi alıcısı oldu mu, maalesef ziyadesiyle bol oldu… Tıpkı, 27 Mayıs darbesi üzerine emekli paşa Cemal Gürsel’in tek çare görülerek darbe başkanlığına daveti hikâyesi gibi…

Tüm bu olanların tesadüf olmadığının, olamayacağının kanıtı gibi duran diğer bir çalışma var. Daniele Ganser adlı İsviçreli araştırmacı “NATO’nun gizli orduları” diye bir kitap yazıyor. ABD’nin ortaklarım diye adlandırdığı tüm ülkelerde kendi himmet, hikmet ve hiddet tayinine matuf organizasyonları görünce, bir yanıyla ürperiyorsun diğer yanı ile hiçbir şeyin tesadüf olma ihtimalinin olamayacağını görüyorsun. Auxiliary Units (İngiltere), Gladio (İtalya ve diğer birçok ülke),  Seferberlik Tetkik kurulu sonradan da Özel Harp Dairesi (Türkiye),  GAL (İspanya), I&O (Hollanda), Lochos Oreinon Katadromon, LOK ya da Koyun postu (Yunanistan), OWSGV (Avusturya), Plan Bleu, La Rose des Vents, Arc-en-ciel (Fransa), ROC (Norveç), SDRA8, STC/Mob (Belçika), Bund Deutscher Jugend - Technischer Dienst, TD BJD (Almanya), Nihtilä-Haahti plan (Finlandiya), Projekt-26, P-26 (İsviçre) gibi isimler altında mezkûr ülkelerde organize olmuşlar ve yaptıkları her operasyondan sonra buhar olduklarını anlıyoruz, Daniel Ganser’in “NATO'nun gizli orduları - Batı Avrupa'da gladio operasyonları ve terör” adlı kitabından tüm bunlar. Daniel Ganser isimli İsviçreli araştırmacı akademisyen; mezkûr yapılanmaların ülke ülke şemasını çıkararak, bizzat resmi evraklarına, ilgili kurumlarla yazışmalarına, mahkeme kayıtlarına ve de çeşitli tanıklıklara dayanılarak yazdığı konunun çok mühim yayınlarından biri sayılabilecek kitabını okuyunca ve konu biraz daha şekilleniyor toplum gözünde ve hafızasında…

12 Eylül faşist askeri darbesinin tatbikatçısı konumundaki Kenan Evren’in bilinen en mühim “Stay-behind” komutanlarından biri olduğu iddiası hiçbir zaman reddedilmemiş olup sanki gizli gizli de bu unvanın keyfi çıkarılmıştır her zaman… Diğer taraftan Stay-behind örgütlenmesinin lideri konumundaki neredeyse herkesin yasal görevlerde bulunması vukuatı adiyeden bir durum oluşturmuştur adeta… Bu karanlık yapılanmaların görevi sona ermiştir iddialarının aksine, güncellenen ve yenilenen NATO konseptine uygun olarak; küreselleşme, ekonomik ve siyasi kriz, piyasa ekonomisi ve özelleştirmenin yaygınlaşma seviyesine paralel yeni savaş yöntemlerine terfi edilmiş ve olaylara ya da gelişmelere dayalı bilgiyi, haberi “asimetrik psikolojik savaş” kuralları mucibince kirleterek, saptırarak, önemsizleştirerek devam edilmekte olup emperyalizmin ezilen dünyadaki hâkimiyetine toplumların katlanmalarının veya rıza göstermelerinin temini cihetine gidilmiş hatta oluşturulan “yeni soğuk savaş” konsepti kapsamıyla da temin ve garanti altına alınmıştır.

Şimdi Kenan Evren’in darbecibaşılığa uzanan serüvenine artık ya Faik Abinin anlattıkları çerçevesinde, evet tesadüfler böylesi bir dayatmaya sebep olmuştur diyeceğiz ya da tüm diğer şartları göz önünde bulundurup ne tesadüfü Allahaşkına bu tam tamına planlı programlı bir kalkışmadır diyeceğiz. Herkesin keyfine kalmış bir değerlendirme olacak…


Çarşamba, Ocak 14, 2026

ADANMAK YALÇIN GRANİT

 


Basketbol dünyasının değerlendirmesine göre dünyanın en önemli antrenörlerinden kabul edilen Svetislav Pesiç’in masalımsı anlatımı ile başlıyor büyük bir keyifle okuduğum kitap. Yenilmez Armada diye uzun yıllara damga vuran Galatasaray Basketbol takımının kaptanlığını ve antrenörlüğünü yapmış ve en mühimi Türkiye Basketbol dünyasına en belirgin ve kalıcı katkılarda bulunmuş Yalçın Granit için oğlu Ali Granit tarafından kaleme alınmış. Müthiş sürükleyici ve hafıza tazeleyici bir kitap, bu kitabı kazandıranlara teşekkürler… Pesiç’in masalımsı anlatımı dedim ya; “babam beni Belgrad’da bir basketbol maçına götürdü. Bu maçın sonunda bir adam faul çizgisinden gözleri bir bantla kapatılmış olarak faul atışları yaptı ve on atışın onunu da sayıya çevirdi. Bu gösteri çok hoşuma gitti ve basketbola ilgi duymaya başladım. Daha sonradan öğrendim ki oynayan takımlardan biri Avrupa turnesine gelen Galatasaray ve gözü kapalı şekilde faul atan kişi de Yalçın Granit’miş.” İşte kitap böyle bir basketbolcuyu merkeze alarak Türkiye ve Dünya Basketbolunun bir dönemini belgesel tadında okuyucuya sunuyor.

Benim en büyük yeteneklerimden biri şutlarımdı, o günlerde yapılan faul yarışmalarını da ekseriyetle ben kazanıyordum diye anlatıyor Yalçın Granit. “fakat bir gün karşıma bir salon görevlisi çıktı ve bu gidişata son verdi. Antremanlarda seken topları toplayıp bana geri veren o adam, meğerse ben gittikten sonra aynı ciddiyetle kendi başına serbest atış çalışırmış. Yarışmada bir baktım ki benden çok atıyor. Bu, şut meselesinin yetenekten çok tekrarla ilgili olduğunun kanıtıdır. Salondan en son çıkan o olduğu, en çok o çalıştığı için yarışmayı da o kazanıyordu. Basketbol hayatımızı onu yenemeden noktaladık!” Çalışmanın, çok çalışmanın ne kadar önemli bir detay olduğunun kendi yeteneklerinin geçilmesi üstünden hiç çekinmeden anlatabiliyor…

“Turgut Atakol’un Abdi İpekçi Spor Salonu’nda asılı fotoğrafının altına “Türk Basketbolunu büyüten adam” yazmak gerekir. Türkiye’de basketbola en çok fayda sağlayan odur. Fenerbahçe’ye tarihimizde ilk kez mağlup olduktan sonra Turgut Ağabeyin yanına gittim ve “ Yenilmez Armada’yı niye bu hale getirdin? Türkiye’nin yegâne uzunu Altan bize gelmeye dünden razıydı, Samim zaten senin hayranındı. “ikisini de takımda tutabilirdin.” dedim Cevap olarak, “tek bir sebebi var Yalçın, Türkiye’de basketbolu büyütmek istiyorsak Fenerbahçe’nin ortaya çıkmasından başka çaremiz yoktu,” dedi. Turgut Ağabey’in Türk sporuna yaptığı en büyük katkı budur.” şeklinde aktardığı hatıra ise herkesin kulağına küpe olacak cinstendir. Hele, varlıklarının yegâne temeli diye düşündükleri gerginlik ve çatışma ortamlarını hazırlayan bugünkü çapsız yöneticilere bakınca, sporun temel bileşeni barış ve dostluk gerçeğine ne kadar da ihtiyaç var diye düşünmeden edemiyor insan… Şu muhteşem misal sporda yarışma ruhunun gelinen nokta itibariyle nasıl da adım adım yok edildiğini anlatıyor insana, sonuçta seçilen kişiler Ali Şen, Ali Tanrıyar, Ömer Çavuşoğlu ve binlerce benzeri olunca da sürpriz yaşanmadığına kanaat ediyoruz. Gerçi bugünkülerin geçmiştekilerin kötü kopyası olarak zuhur ettiklerini anlatacak hikâyeler de yok değil… Daha önce yazdığım, 1943 ve 1951 Fenerbahçe ve Beşiktaş şaibeli maçları yanında burada da benzer bir hatırata rastlıyoruz. “Molayı alanın Koç Samim Göreç değil, idareciler olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. Koçlarının ve oyuncularının muhalefetine rağmen, Fenerbahçe idarecileri takımı sahadan çekme kararı alıyordu. Böylelikle Fenerbahçe’nin hükmen mağlubiyeti neticesinde üçlü averaj ortadan kalkacak, Galatasaray ile Modaspor arasındaki ikili averaja bakılacak ve Modaspor şampiyonluğunu ilan edecekti.” Neymiş, demek ki, ünlü futbolcu Harry Kewell’ın dediği “Türkiye'de futbol, Galatasaray'a karşı oynanan bir oyundur” iddiasına genişlik kazandırılmış hem de seneler önceden, basketbol için de geçerli hale getirilmiş… Şimdi bunun üstüne çok kelam edilecektir lakin “ayinesi iştir, lafa bakılmaz”… Yani ve özetle “resultante importante.”

Türkiye Basketbol tarihine bir dönem altın harflerle geçirilmiş oyuncu Hüseyin Alp için ayakkabı temini konusundaki hatıra ise muhteşem bana göre, imkânsızlıklar içinde imkân tahkimi nasıl olurmuş adına… “Yalçın Granit, yeni öğrencisinin ayakkabılarındaki tuhaflığı hemen fark etmişti. 55 numara ayaklarına ayakkabı bulamayan Hüseyin, çareyi eline geçen en büyük ayakkabının topuk kısmını kesmekte bulmuştu. Granit, menajerini yanına çağırdı. Hüseyin’in ayağını bir kartonun üzerine yerleştirdiler, bir kalıp profili çıkardılar ve kartonu alıp Kapalıçarşı’ya gittiler. Venüs Fabrikasına özel bir sipariş verildi. ‘o zamanlar ayakkabılarımız yerliydi,’ diyor Hüsnü Akın, ‘en kalitelisini de Venüs yapardı. O 55 numara ayakkabılar, ahşaptan yapılma kalıbıyla birlikte hala klüp müzesinde duruyor’”

İşte böyle aktarıyor, hatıraları olanlar…

Mehmet Baturalp, Ali Uras, Turgut Atakol, Sadi Gülçelik, Osman Solakoğlu, Ergin Ataman, Aydın Örs, Hüseyin Alp, Özhan Canaydın, Aydan Siyavuş, Efe Aydan, Tamer Oyguç, Orhun Ene, Mehmet Altıoklar, Harun Erdenay, Levent Topsakal, Koray Mincinozlu, Nihat İziç, Turgay Demirel, Hüsamettin Topuzoğlu, Necip Kapanlı, Mirsat Türkcan, Zaza Endenladze, Erman Kunter, Bodiraga, Daniloviç, Juan Antonio San Epifanio başta olmak üzere yüzlerce yerli ve yabancı, büyük zevkle izlediğim Oyuncu, İdareci, Hakem, Antrenör katkıları ve izleri ile de mest olduğum bir kitap oldu şiddetle öneririm.

Hatıralarda, Canım Yurdumun karabasanı Kenan Evren’in, 1985 senesinde düzenlenen ilk Basketbol Cumhurbaşkanlığı Kupasındaki sahada yerini alışını ve kazanan Galatasaray’a bir Fenerbahçeli olarak “birazda elleri titreyerek” kupa verişini, hem efsane oyuncu Mehmet Altıoklar, hem Fenerbahçe Başkanı Fikret Arıcan, hem de Galatasaray Yöneticisi Cemal Noyan aktarımlarıyla bulunmaktadır. Hatıralarda bir başka bir şey daha var ki Galatasaray adına bir rezalettir, Cemal Nalga skandalı… Bilenler bilir, tekrar aktarmaya gerek yok…

Kendisini defalarca canlı seyretme keyfini yaşadığım bir basketbolcunun da izini görünce, inanılmaz şeyler hatırladım. Paul Dawkins, benim canlı izlediğim ender önemli oyunculardan birisidir, kafasını iki yana sallayarak dripling ile hücum etmesi, özellikle de aniden durup geriye doğru hızla çekilip sıçrayarak potaya şut atması hala aklımdadır. Hele Karşıyaka Basketbol takımı ile yapılan bir finalde İzmir’de Atatürk Kapalı Salonunda izlediğim maçta harikalar yaratmıştı. Müthiş keyif veren bir oyuncuydu… Vefatını duyunca hüzünlenmiştim… Nurlarda olsun…

Gazeteci Yiğiter Uluğ bir dönemin en etkili ve önemli basketbolcularından biri olan Dawkins için; “Solaktı ve ilk bakışta insana çok garip gelen bir stili vardı. Şuta kalkarken sol ayağı, diğerinin hep biraz önünde olurdu. Mesafe tanımadan top kullanabiliyordu.  Avrupa basketbolunda henüz üçlük yoktu, 1984 Olimpiyatı sonrasında gelecekti. Bu yüzden ilk üç sezonunda pek çok basketi üç yerine iki sayı olarak geçti kayıtlara… Yumuşacık bileği, bol fake’li oyunu ve inanılmaz skor kapasitesiyle İstanbul’da kısa sürede özel seyirci edinen bu 1.95’lik forvet, aslında geldiği yerde de bir efsaneydi.”

Gislaved, Venüs, Converse marka ayakkabılardan Nike’a uzanan kocaman bir serüvenin, toprak sahadan parke sahaya yönelimi, hücumda ve savunmada zaman sınırlamasının olmadığı vakitlerden son derece kısıtlı saniyelerle değerlendirilen oyun süreçlerine… Bizler için ciddi ve son derece kaliteli anlatımlarla basketbol tarihi adeta… 

 

Çarşamba, Ocak 07, 2026

EMİN YÜCE, BEYEFENDİ BİR SİYASETÇİ

 

Evet, başlıkta siyasetçi diye takdimime bakmayın, son derece mütevazı, içinde bulunduğu toplum ile uyumlu, barışık, dengeli ilişkileri olan ve son derece dışa dönük yaşayan biri olarak tanımlayabilirim çocukluk arkadaşımı, dostumu. Sonra da diş hekimi, politikacı diyebilirim. Yıllarca kendince ve kendi yorum ve düşüncesiyle Belediye Meclis Üyeliği marifetiyle Çeşme’ye hizmet etmeye çalışmıştır. Ben kendi adıma Emin’e hiç politikacı gözüyle bakmadım, o benim için her daim ve öncelikle çocukluk arkadaşım sonra da Çeşme’nin “Dişçi Emin’i” idi… Hangi sebeple, bir yerde politikacı bir yerde de siyasetçi dediğime de açıklık getireyim. Bir gün Ankara’dan beni ziyarete gelen bir arkadaşım ile Çeşme meydanında iken karşılaşmış idik kendisi ile arkadaşıma kendisini “Çeşme’nin önemli politikacısı” diye takdim edince hemen itiraz etti, “ben politikacı değilim” diye, kendi üslubu içinde… Yanılmıyorsam Çeşme’ye babasının Çeşme Savcılığına atanması dolayısıyla 1964 ya da 1965 yıllında ailece yerleştiler ve ondan sonra da tüm kurum ve kurallarıyla Çeşmeli oldular. O günlerde başlayan arkadaşlığımız hep devam etti. Abisi Mehmet, kız kardeşi Hanife ile birlikte anne ve babası ile de hep bir muhabbetimiz olmuştur. 


İlk geldiklerinde Çeşme Kalesi yokuşunda şimdiki Belediye Binası arkasına düşen yerde bir evde oturdular, sonra da uzun yıllar oturacakları şimdiki “Antik Rıdvan Otel” olan binaya taşındılar. Şimdi hala yerinde duran bina kapısına ulaşmak için inşa edilen harici merdiven taraçasının altı küçük bir depo niteliğindeydi ki Mehmet ve Emin orayı bir dönem çocuklara bir perdenin arkasından mum ışığı marifetiyle kukla gösterisi yapmak üzere ve bir dönemde yine aynı maksada matuf sinema gibi kullandılar. Tüm çocukların kimi cam, kimi şişe, kimi çikolatadan çıkan futbolcu resmi karşılığı, hiç birisine de sahip olamayan borç yazılarak izlerdi o çocukça gösterileri… Ne günlerdi…


Maalesef, bir çocukluk arkadaşımı daha sonsuzluğa uğurladık. Emin gibi bir başka diş hekimi arkadaşımız Zafer Gürbüz’ü de geçen yıl aynı günlerde toprağa vermiştik. Bu vesile ile Zafer’i de saygıyla anıyorum.

Emin, diğer çocuklarında olduğu gibi diş hekimi olacak oğlu ile gurur duyuyordu,  diş hekimliği öğrencisi olduğunu nasıl da göğsü kabararak anlatırdı, haklı olarak. O da dişçi olacak baba mesleği ilerleyecek ve dayanışma içinde daha iyi ve kaliteli hizmet vereceğiz diye… Cenaze töreninde uzun yıllar sonra ilk kez gördüğüm oğlu da yaptığı konuşma ile babası ile ne kadar gurur duyduğunu anlatırken, benim gözlerim doldu… Keşke birlikte daha nice seneler birlikte olsalardı…

Nezaket deyince ilk akla gelen insanlardan biri idi bana göre Çeşme’de… Çocukluk arkadaşım ve Çeşme’ye döndüğümde diş hekimim olan Emin’e; dişlerimin hekimi derdim, o da dişini söküp kökünü güneşe göstereceğim derdi gülerdik… Emin, mütevazı yaşamını ve sağlığını da şehir içinde gidilecek her yere yürüyerek gidiyor olmasına bağlardı. Bu yürüyüşler, yani ev, iş, belediye, banka ve cami arasındakileri kapsamaktadır. Omuzunda kendisi ile özdeşlemiş çantası ile ana caddeden geçerken hemen hemen herkes ile selamlaşması, kısa dahi olsa konuşması artık kendisini andığımız her daim aklımızda olacaktır.   

Çeşme’ye döndüğümde uğradığım muayenehanesinde muhabbet ediyoruz, konu oraya nasıl geldi ise bilemiyorum, artık sadece hafta sonları değil, Çarşamba günlerini de kendine tatil ilan ettiğini söyledi. Ben de yaklaşık 15 yıl önce çalıştığım şirketin oluşturduğu bir konsorsiyum içerisinde Şantiye Şefi olarak görevli iken konsorsiyum proje müdürü olan Hollandalı müdüründe bir gün artık Çarşambaları da tatil yapacağını beyan ettiğini hatırlamış, ben de ona onu anlatmış idim. Esasen insanların vahşi kapitalizmin yasa ve kuralları ve onların tayin ettiklerinin zapt-u raptları ile sıkışmışlıklarının hayatlarını ne kadar olumsuz etkilediğini bilenler, ki ben onlardan biriyim, haftada 2 gün çalışarak pırıl pırıl bir dünyada yaşlanabileceklerini de iyi bilirler… Emin, yüzleştiği olumsuz sağlık problemini bu tür kesin ve manalı tedbirlerle aşmaya çalışmış anladığım… Problemleri kökten çözemese de huzurlu ve mutlu bir hayatın kapısını araladığını her konuşmamızda hissettirmekteydi. Tabii ki esas problem içinde yaşanılan zorlukların çok büyük bir hayat gailesi oluşturmasıdır, direk olmasa bile endirekt sizi de içine çeker bu sarmal… Duvarı nem, yiğidi gam sarmalıdır bu… Benim çocukluk arkadaşım bunlardan ne kadar etkilendi bilemiyorum tabii ki de…

Geçenlerde yazdığım ortak çocukluk arkadaşımız “Pejo Recep” başlıklı yazım üzerine Emin beni aramıştı. Hem geçmişi unutulmasınlar kabilinden canlı tuttuğumu ifade ederek hem de kendisinin o günlere giderek çok mutlu olduğunu ve bana da bunları yazdığım için tebriklerini iletmişti. O da Recep ile ilgili bir anısını anlatmıştı. Namık Kemal İlkokuluna tüm Çeşmeli çocukların gittiği dönem. Herkes evinden çıkar çantası sırtında ya da kolunda yürüyerek giderdi okula. Şimdiki gibi mesafeye bakılmaksızın servis kullanılan günler değildi. O kadar ki, bırakın kullanmayı servis mefhumu dahi bilinmezdi… Okula giderken bazı yakın arkadaşlar gruplaşarak gider, konuşa konuşa okula varırlar. Böyle bir günde Emin ve Recep’in bulunduğu grup bugünkü Akbank önünde ki eskiden Yağhaneler olarak adlandırılırdı, bulundukları anda Pejo Recep’in babası Mehmet Abi, Çarşı İçinden ağır ağır İzmir istikametine gitmekte iken bizim kafadarlar Recep torpil ve inayetiyle otobüse doluşurlar, tabii ki yaklaşık 150 mt.lik yolu kat edince de otobüsten inilir. Emin Recep’in otobüse arkadaşlarını bindirmenin gururunu ve heyecan yaptığında konuşma zorluğu da çekmeye başlamasını ballandıra ballandıra anlatmış, karşılıklı hem gülmüş hem de başta Recep olmak üzere diğer arkadaşlarımızı da hatırlamıştık.

Emin, Abisi Mehmet ve bir arkadaşımız daha biz bir dörtlü grup oluşturmuştuk, harika bir gruptu… Şu anda askerlik şubesi ile jandarma arasındaki babasına ait “zeytinyağı fabrikası” o devirde kullanılmaz bir haldeydi, şu anda restoran olarak işletilmektedir. Fabrikanın tabanı taş kaplı olup ahşap bir merdivenle çıkılan komple ahşap olan bir “ara kat” vardı. Boş günlerimizin çok büyük çoğunluğu burada geçerdi. Bazen denize girer, saatlerce yüzerdik, bazen orada sadece eğlenmek için “kâğıt oynardık”. Yemek yer, içki içerdik… Ahhh ne günlerdi.. Özellikle bu mekânda şimdi hatırladığım enteresan ve güzel hatıralarımız var. Yeri geldikçe bunları yazmaya devam edeceğim.

Evet, dünyaya yönelik analiz ve inanışlarımızın çok farklı olmasına rağmen son güne kadar hiçbir şekilde eksilmeyen arkadaşlığımız, dostluğumuz olmuştur. Kendisini hayatımın sonuna kadar da aynı duygularla hatırlayacağım, iyi ki dostluk etmişiz seninle Emin… Nurlarda ol kardeşim… Bu vesile adı geçen her tanıdığımızı da saygıyla yad ediyorum.

 

 

Cumartesi, Ocak 03, 2026

FAİK TÜTÜNCÜOĞLU, EFSANE BAŞKAN

 

Maalesef kayıplar devam ediyor, 4 dönem Çeşme Belediye Başkanlığı yaparak Çeşme’nin efsaneleri arasına adını yazdıran Faik Tütüncüoğlu artık aramızda değil… Şimdi efsane dedim diye kendilerini efsane gören diğerleri de kızabilir lakin kolay iş midir, 4 dönem yani koskoca 20 sene bir kenti yönetiyorsun… Burada efsaneliği gelin haydi bu kadar uzun sene yönetmesine bağlayalım da mevzu uzamasın. Yoksa icraat efsaneliği, kanaat efsaneliği, rivayet efsaneliği vs vs gibi olanları da mevcuttur bu efsanelik cereyanları da zuhur etmiştir, herkesin malumudur.

Ben ona hiçbir zaman “Başkan” demedim çünkü o bizim mahallenin abisidir, büyüğüdür evvelemirde… Kendimce “Abimize” başka bir sıfat yakıştırmak doğru olmazdı çünkü “abilik” makamı bir dolu tarif ve atfetmenin fevkindedir… Esasen de; öyle kapsayıcıdır ki bu “abilik”, bizim gibi küçük kasaba çocukları muhataplarını asla ve kat’a siyasi, örfi, hukuki, beşeri, ilmi, adli, ahlaki, fikri, vicdani ve edebi bir tasnife tabi tutmaz, tutamaz… Ufak tefek sapmalar olsa bile bu umde hep ön plandadır. Gerçi küçük kasabalılığın yoğunluğu ne zaman ki, babamın deyişiyle “devşirme” ve “muhaceren” Çeşmelilerin artmaya başlamasıyla sulanmaya başladı. Diğer saikler mana kazanmaya başladı, “abilik” azıcık irtifa kaybetti, maalesef… Faik Abi böyle değerlendirdiğim birisidir işte. Kendisi gibi yine aramızda olmayan Saim Ertürk ve sağlıklı uzun bir hayat dilediğim Nuri Ertan da bu kabil abilerimizdendir. Mezkûr muhteremler abilikleri yanında doğduğum ve sevdiğim kentimi uzun yıllar yönettikleri için zaman zaman sert eleştirsem dahi ilişkilerinde hiç değişiklik göstermediler tıpkı bizim de değişiklik göstermediğimiz gibi… 9 Eylül 2020 tarihinde Faik Tütüncüoğlu ile yaptığım ve “Yeni Çeşme Gazetesinde” yayınlanan uzun röportajın girişinde de kendisine şöyle hitap etmiş idim; “Faik Abi öncelikle “abi” ve “sen” hitaplarımın seçimi çok eskiye dayalı, aynı mahalleli olmamız, komşu olmamız nihayetinde de sen bizim mahallemizin abisi olman sebebi iledir, bu tespiti yapalım ki, samimiyetimizi ve dayanaklarını okuyucularımız bilsin.”

Kendisi ile hatıralarım çok, belki de bu sebeple birkaç defa kendisi ile ilgili yazı yazmam söz konusu olabilir. Bir defa benim mahallemin abisi olur, sonra Çeşme’nin temsilcisi olarak Asker Ocağında benimle direk olmasa da Çeşmeli arkadaşlarım ile askerlik hatıraları var ve bol miktarda dinledim, sonra siyaseten dünyaya çok çok farklı açılardan baksak da Ege Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Yarımada’dan sorumluluk deruhte etmiş biri olarak, olumlu ve olumsuz pek çok anlatılacak ve mütemadiyen tartıştığımız mevzular söz konusu. Askerlik sonrası siyasete atılma macerası üstüne hatıralar, Belediye Başkanlığı dönemi lakin esasen emeklilik döneminde gazetecilik sürecindeki muhabbetlerimiz üstüne, hatırlanacak ve anlatılacak çok mevzu biriktirmişim.

Mesela; bacak bacak üstüne atması rutin görüntülerin çok dışındadır, bilenler için de değişik bir görüntüdür. Sol bacağını sabit tutup sağ bacağını sol bacağının üstüne atıp sağ ayağını sol ayağının arkasına atması tamamen enteresan bir şeydir. Bir gün sordum “yahu Abi bunu nasıl beceriyorsun ve tam ters bacaklarla da yapabilir misin?” hemen nasıl yapabildiğini gösterdi, ben o gün de bu gün de bu yazıyı yazarken tekrar tekrar denememe rağmen yapamıyorum. Şüphesiz Abimiz bir defa bu yaşına rağmen son derece dengeli ve bakımlı vücut yapısına ve oldukça uzun boyuna borçlu idi tüm bunları… İşte Albaylıktan emekli oluncaya kadar askeri okullar dâhil askeriyede geçen çok uzun ve disiplinli hayat, Belediye Başkanlığı döneminde de devam etmiş. Belediye Başkanlığında beğendiğimiz, beğenmediğimiz işleri vardır şüphesiz lakin disiplinli çalışıyor olmasına, kurallara %100 olmasa bile her politikacıda rastlanılamayacak kadar azami ölçüde kimsenin söyleyebileceği sözü yoktur zannederim… Sabahın erken saatinde bir bakıyorsun, Çeşme’nin bir ara sokağından, Çiftlik Köyü ara sokaklarından otomobilinin sağ arka camı açık vaziyette Faik Abi orada yavaş yavaş ilerleyen otomobilden sağa sola bakıyor, çöp toplanıyor mu, yolların bakımı ne durumda, belediye vazifeleri yerine getiriliyor mu gibisinden…

Faik Abi ile bir röportaj yaptık, mahkemelik olduk 3. şahıslarla, bana göre son derece samimi lakin cesur ifadeler ile değerlendirmeler yapmış idi… Yalnız bir gün Gazetede röportaj ve tepkileri üstüne hasbıhal ediyorduk. Birden bana kızgın ve kırgın olduğunu söylemiş idi, gerekçesi ise; “ben ulusal çapta yayın yapan bir gazetenin önemli bir yazarına gösterdim bu röportajı ve senin ince ince beni doğradığını söyledi” dedi. O gün de, bugün de hiçbir art niyetimin olmadığını beyan etmiş idim. Ayrıca diyelim ki ben bu soruları sordum sen de cevap vermeseydin dedim… Lakin bu kızgın ve kırgınlığını hiçbir şekilde devam ettirmedi, bu benim açımdan Faik Abiyi saygıyla ve özlemle hatırlıyor olmama yeter de artar.   

Faik Abi Belediye Başkanlığını bıraktıktan sonra son 2 sene hariç hep halkın önünde oldu, çarşıda, pazarda, gazetede, restoranda hep dolaştı durdu. Belki Belediye Başkanlığı belki Askeri unvanı neticesi insanlarla hızlı temas kuramama gibi bir meselesi varmış gibi görüntüsü verse dahi tartışmasız herkes ile samimi, sıcak ve içten lakin mesafeli diyaloglarını hep kurmuştur. Hiçbir belirti yokken birden hastaneye kaldırıldığını ve durumunun ciddi olduğunu duyduğumda çok üzüldüm ve kendisi ile çok yakın ilişkileri devam eden yeğeni dostum Ali Tütüncüoğlu’ndan devamlı durumunu takip etmiştim. Bir kez de hastanede ziyaretine gittik, Aydın Korkmaz arkadaşım ile bizi karşısında görünce inanılmaz sevindi ve bu duygusunu bize ziyadesiyle gösterdi. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi hem genel, hem de yerel politika ve gelişmelerden büyük bir keyifle lakin “Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar” sözünü doğrularcasına karşılıklı devam ettik.

Evet, Faik Abi ile ilgili olumlu ve olumsuz hatıralarımı aktarmaya devam edeceğim. Evet, geçenlerde cenaze merasimi için topladık, helalliğimizi sordular, helal ettik bir hakkı ya da haksızlığı varsa üzerimizde. Baktım ki, küskünler, kırgınlar, dargınlar, kavgalılar bile bu seremoni ile helalleşiyorlar onu bir kez daha gördüm dün… Seni unutmayacağız Faik Abi… Nurlarda ol…

Cuma, Aralık 26, 2025

BİR SAVCININ ANILARI

 Kendi deyimi ile adı “Tomson Kemal’e” çıkmış Adana Bahçe, Yumurtalık ve bilahare de Sağmalcılar Cezaevinde yaşadıkları, gözlemleri üzerine notlarını “Bir savcının anıları” adlı kitapta toplamış tüm hatıralarını Namık Kemal Behramoğlu, okudum… Yol boyu batakhanelerinin kurutulması, yerel güç sahipleri ile siyasi mücadele, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul ile tanışması, bir karabasan olan Kahramanmaraş olayları, Botaş’ta yaşanan olaylar, Yumurtalık ve Sağmalcılar Cezaevi Savcılığı hatıraları, başta olmak üzere müthiş hatıralar dizisi…  

Yazar, Namık Kemal Behramoğlu, ünlü şairimiz ve çevirmen Ataol Behramoğlu ve bizim Nihat Behram olarak bildiğimiz Mustafa Nihat Behramoğlu gibi edebiyat dünyasının çok önemli şahsiyetlerinin kardeşidir. Anladığım kadarıyla aile tam tamına bir edebiyat ocağı, Nihat Behram ve Ataol Behramoğlu’nun şiirlerini çok severek okumuş biri olarak, başta avukat bilahare de idealistliğinin kendini sürüklediği savcılık makamında uzun yıllar geçiren Namık Kemal Behramoğlu’nu da ziyadesiyle başarılı buluyorum. Gözünü budaktan esirgemeyen savcının yazdıkları, zaman zaman insanoğlunun yapabileceklerinin hudutsuzluğu, zaman zaman bürokrasinin, yargının, kolluk kuvvetlerinin ve Canım Yurdumun insanının iyi ve kötü yanlarını kendince not etmiş. Kitapta her bölümün başında ve dahi zaman zaman ortalarında, kimilerini ilk kez duyduğum müthiş atalar sözü ve tekerlemeleri ile dörtlükleri büyük bir keyifle okudum. Tümü ise hızlı ve zevkli okunan bir kitap adeta bir solukta okunabilecek bir macera romanı gibi.

Çok fazla hikâye var dedim ya, bunlardan bir tanesi müthiş, acı, ıstırap, ironi dolu… Kitaptan aktarıyorum; Adam, madende işçi. Gece vardiyasında çalışıyor. Bigadiç’in dağ köylerinden birinde oturuyor. Karısı, köyün delikanlılarının gülü. Yangın geçiren bir tip. Adını duymayan yok. İlçenin hızlı delikanlıları bile tanıyorlar kendisini.

Adam, yoksul. Güç bela bir karı alabilmiş. Onu da kaçırırsa ebedi bekâr kalacak. Dağlık yerde güç iş. Ne b.k yesin? Kadının ufak tefek hafifliklerine göz yumuyor. Eli mahkûm garibin.

Bir gün tak ediyor adamın canına. İnceldiği yerden kopsun anasını satayım deyip bildiriyor durumu savcılığımıza. Acıyorum haline. Yalvarıyor. “gizli baskın yapın” diyor. Ne demekse artık. Adamları varmış haber alırmış, tedbir alırmış vesaire. Dilekçesi üzerinde gerekeni yapıp, gönderiyoruz jandarmaya. Görevliler, ellerindeki işi bırakıp, gece yarısı basıyorlar dağ köyünde âşıkları. Cıs cıbıldak yakalanıyor bizimkiler. Derdest edip getiriyorlar karşımıza. Ananın adı ne, babanın adı ne, nerede doğdun, sabıkan var mı? Derken tutuklanıyor kadınla zamparası. Buraya kadar iyi. Eşitlik nerede bozuluyor gör şimdi.

Dedik ya, kocanın vicdanı sızım sızım sızlıyor. Üç gün sonra bir dilekçeyle dikiliyor önümüze. “Affettim diyor. “Bir defa şeytana uymuş, bir defa ile bir şey olmaz, şikâyetten vazgeçiyorum” diyor. Elin mahkûm. İçinden “pezevenk” de desen ZİNA suçundan her iki sanığın da TAHLİYESİNİ istiyorsun ve hâkim de TAHLİYEYE karar vermek zorunda.

Gel gör ki, zina yapan ateşli yosma TAHLİYE ediliyor, hızlı zampara kalıyor ceza evinde. Geceleyin zamparalık yapmanın cezasını çekecek. Yasalarımıza göre KONUTUN sahibi erkek. GECELEYİN KONUT DOKUNULMAZLIĞINI ÇİĞNEMEK suçu ise resen takibi gereken bir suç. ŞİKÂYETTEN VAZGEÇME bu suçu ortadan kaldırmadığı için hızlı zampara KONUT DOKUNULMAZLIĞINI ÇİĞNEMEK suçundan tutuklu kalıyor ve cezayı da yiyor sonunda. De buyur şimdi. Eşitlik ilkesi kimin aleyhine bozuldu? Kadının mı, erkeğin mi? Öyle ya, zampara da erkek değil mi?

Böyle bir olayla karşılaştık. Esas hakkında görüşümüzü söylerken “karısının ZİNA’sına hoşgörüyle bakan kocanın konutunun dokunulmazlığından söz edilemez. Bir nevi dolaylı olarak bu işi onayladığı düşünülmelidir” dedik. Sonuç değişmedi tabii. Hızlı zampara, zinadan paçayı kurtardı. Konut dokunulmazlığını geceleyin çiğnemekten cezayı yedi. Yüksek Yargıtay da bu kararı onayladı.

Reva mı bu şimdi? Eşitlik ilkesi bozuldu mu, bozulmadı mı? Koy elini vicdanına düşün bakalım.

Sonradan bir başka olayla ilgili olarak karşıma getirilen zamparaya sordum. Aklın başına geldi mi diye. Cevabı şöyle oldu.

“artık gündüz yapıyoruz bu işleri beyim.”

Arsız güçlü olursa

Haklı, suçlu olurmuş.

Geç duyurulmuş zenginin orospusu

Fukaranın hastası

Çok olurmuş yol gösteren

Devrilince araba

Ağa girdikten sonra

Aklı başına gelirmiş balığın

Biz şimdi ne yapalım?

İdealist bir insandır yazar, İstanbul’daki görece müreffeh avukatlık hayatını bırakıp savcı olmaya karar verince “hayatım macera” dizisi başlar… Her şeye tahammül eder, teknik yetersizliklere, mesleki kaygılarına, siyasi baskılara, tayinlere, sürgünlere, şikâyetlere lakin alınan tehditler artık “inceldiği yerden kopsun” kaygısızlığı ve meydan okuması ile geçiştirilecek olmaktan uzak, ailesinin direk hedef alınmasına kadar varınca, Canım Yurdumda yaşananları da göz önünde tutan bu yürekli savcı istifa eder ve tehlikeleri az da olsa def eder.  

Bu yürekli savcı “yargı ve yürütme” üzerine yazdığı bölümde vaziyeti şöyle aktarmaktadır, ciddiyete ve laubaliliğe dikkat çekerken; Daha önce de belirttiğim gibi, savcılık mesleğine girince yargı ile yürütmenin sürtüşmesini, üstünlük savaşını, daha yakından görmüştüm. Bigadiç’te bunu o kadar sıcak yaşadım ki, rastlantılar sonucu birtakım belgeler elime geçince olup bitene ben de şaşırdım.

Belge niteliği olduğu için, 12 Eylül döneminde beni sıkıyönetim komutanlığına şikâyet eden kaymakamın ÖZEL ibareli yazısı ile, aynı kaymakamın polislere tutturarak bu yazıya eklediği raporu kitabıma aynen alıyorum.

Aradan yıllar geçti. 12 Eylül hareketinin bıraktığı enkaz hala onarılmış değil, dökülen kanların acısı hala dinmiş değil, yıkılan yuvaların dumanı hala tütmüyor, işkence gören insanların ıstırapları unutulmuyor. Bu kaymakam, şimdi nerelerde, ne iş yapar bilmiyorum. Bu kaymakamın dümen suyunda kapı kulu olup bu raporu tutan (ki bir kısmını çok severdim) polis arkadaşlar şimdi neredeler, ne yapıyorlar bilmiyorum. Acaba, biraz olsun yürekleri sızlıyor mu? Biraz olsun 12 Eylül’ün ülkeyi acıya, karanlığa, yoksulluğa, adaletsizliğe, şiddete ve baskıya sürüklediğini anladılar mı?diyerek esasen de ABD’nin “our boys” diye tanımladığı muhteremlerin ve avenelerinin durumlarını sorguluyor… Bence bu erketelerin neredeyse tamamı şahsi menfaatlerinin önemine binaen ziyadesiyle nemalandılar lakin savcı ya, bu kadar söyleyebiliyor…

Harika bir hatıralar kitabı, bir savcının dilinden olmakla beraber hukuk ötesi sosyal tespitlerin önde olduğu ve bu sebeple macera kitabı gibi görülebilecek olmakla birlikte bugün içinde bulunulan bazı açmazların nasıl ilmek ilmek örüldüğünün hikâyesidir, okuyanlar keyif alarak, öğrenerek okuyacaklardır…   

 

 

 

Perşembe, Aralık 18, 2025

İVAN DENİSOVİÇ’İN BİR GÜNÜ


1970 yılında, biraz siyasi saik ve Sovyetler Birliği ile yarışma içinde olunması sebebiyle ve dahi rakiplerin yönettiği İsveç merkezli “Norveç Nobel Komitesi” marifeti ile Nobel Edebiyat Ödülü’ne Muhalif Aleksandr Soljenitsin “İvan Denisoviç’in bir günü” adlı eseri ile layık görülmüş. İyi de etmişler diyenler olabilir, lakin tesadüfen midir ki, kadim muhalif 2 Sovyet yazarı ödüle münasip görülür iken mesela muhalif olmasına rağmen Yaşar Kemal görülmez hani ben edebiyatçı değilim lakin Yaşar kemal ile Orhan Pamuk kıyaslaması yapabilecek kadar da kitaptan ve edebiyattan anlarım. Neyse muradım ve meramım edebiyat bilgisi yarıştırmak değil burada… Yıllar sonra mezkûr kitabı yeniden okudum, her kitapsevere hayatlarının farklı devirlerinde birkaç kez okumalarını öneririm. Yeni bir şey öğrenecekleri ya da görebilecekleri manasında bir öneri değil bu, zinhar. Artık görece daha çok şey görmüş ve geçirmiş olarak dünyayı birbirleri içinde kıyaslamak, öyle hamasetin gözleri nasıl at gözlüklerine mahkûm ettiğini anlayabilmek adına… 

Şimdilerde yaygın yürütülen eleştiri ve desteklerin sahipleri, sahip oldukları ideoloji ve seçtikleri taraflara göre pozisyon almaktadırlar… Kimileri Aleksandr Soljenitsin’i Sovyet rejiminin sosyolojisini, psikolojisini, anatomisini çektiği röntgenler marifeti ile oldukça derinlemesine iyi tespit ve tayin etmiş derken, kimileri de iyi yetiştirilmiş bir ajan rolü biçilerek burun kıvrılarak hatta küfredilerek karşılanmıştır. Bana göre mezkûr yazar, ne o kadar bilimsel, ne de bu kadar bilgi ve görgü sahibidir, tüm bu olup bitenler karşısında, ne de hakaret edenlerin dediği gibi vatan hainidir.

Soljenitsin için eldeki bilgilere bakıyoruz, dindar bir aileden gelmesine rağmen henüz genç yaşta Hristiyanlığa olan inancını yitirir ateizmi benimser ve Marksizm–Leninizm ideolojisine sadık kalmaya çalışır. Kendisi de bir subay iken bir başka subayla yaptığı özel yazışmalarda Sovyet rejiminin yıkılması gerektiğine inandığını açıklaması gerekçesiyle “Gulag takımadaları” denilen çalışma kamplarında 8 yıl boyunca mahkûmdur. İşte burada yaşadıkları ve şahitliklerini kitaplarında anlatır.

Kitaptan bir bölüm adeta tüm hayatı özetler, güçlü otorite ile sıradan vatandaş arasındaki ilişki ve sonuçları göz önüne serilir. “Şuhov hakkında “yurda ihanet” suçundan dolayı soruşturma açılmış, bu suçlamayı destekleyecek biçimde ifade vermişti. Evet, yurduna ihanet etmek amacıyla tutsak düşmüştü Şuhov, Alman casusu olarak görevini tamamladığı gün de düşmandan kaçıp yurduna geri dönmüştü. Ama casusluk görevinin cinsini ne kendisi biliyordu, ne de sorgu yargıcı. Soruşturma süresince buna, “casusluk görevi” deyip, geçiştirmişlerdi.

Şuhov iki şıktan birini seçecekti ya ifadenin altını imzalamayacak, bu yüzden de kısa yoldan tahtalıköyü boylayacak ya da imzayı basacak ve bir süre daha postu koruyacaktı. Doğal olarak imzayı attı.

İşin aslı şöyleydi: 1942 yılında kuzeybatı cephesinde düşman onları her yönden kuşatmıştı. Uçaklar yiyecek filan atmıyorlardı. Hoş, bunun için uçak da yoktu ya! Sonunda öyle bir duruma düştüler ki, ölen atların tırnaklarını kesip ıslattılar, günlerce böyle beslenerek hayatta kalabildiler. Ellerinde düşmana sıkacakları tek mermi yoktu. Böyle olunca da Almanlar onları ormanda teker teker, armut toplar gibi topluyordu. Birkaç kişiyle birlikte Almanların elinde kısa bir süre tutsak kalan Şuhov’la arkadaşları, beş kişi bir olup bir gün gizlice kaçtılar. Ormanlardan, bataklıklardan geçip kendi birliklerine katılmaları bir mucizeydi gerçekte. Yalnız iki kişi kaçtıktan kısa süre sonra yaylım ateşinde ölmüşler, birisi de aldığı yaralardan kurtulamamıştı. Sapasağlam dönen iki kişiydiler.

O zaman akıl etseler, ormanda yol bulamayıp kaybolduklarını söylerlerdi, başlarına da bir şey gelmezdi. Ama birliklerine döner dönmez Almanların elinden kaçtıklarını söylemişlerdi. Vay, sen misin tutsak düşen? Vay, sizi orospu çocukları! Kaçanlardan beşi birden dönseler, birbirleriyle yüzleştirince asıl gerçek ortaya çıkardı. Ama iki kişi olunca ağızlarıyla kuş tutsalar kimseyi inandıramamışlardı. Tutsaklık masalıyla herkesi kandıracaklarını sanıyorlardı, puştlar! Hele sizi alçaklar, namussuzlar!”

Şimdi yazar, kronik muhalif olması hasebiyle “konuyu çok abartmış” denilebilir, ya da efendim zaten bu “komünistler böyledir” denilebilir, lakin kampların varlığı inkâr edilemez. Efendim “kamplar, çalışma kamplarıdır” ne yapılabilir ki, suçluları da ıslah etmek gerekir, denilebilir. Şimdi bir bakın etrafınıza tüm dünyada “muhaliflere” reva görülen suçlamalara, en moda olanı “casusluk”, dün de, bugün de modası geçmez… İşte suçlama bu olunca müşterisi de çok oluyor… “Vay puştlar vay”, yazarın yakıştırdığı deyim ile… Hele bu Alman casusluğu hikâyesi tam bir komedi… Peki, bunların günümüzde benzerleri yaşanmıyor mu? ABD’de 1950’li yıllarda kimler, kimler Sovyet casusu diye yargılandı, saymaya kalksak sayfalar dolusu isim yazarız… Bugün Canım Yurdumda olmuyor mu? Mesela, 1990’lı yıllarda askerlik çağına kadar son derece militanca Türk milliyetçisi olan gencin askerlik yaptığı sırada tutsak düşmesinden sonra başına gelenleri, casusluk suçlamasıyla yargılanması, vs. vs… Şüphesiz müşteri çok olunca müstahsil de bu ürünü piyasaya mütemadiyen sürüyor, ne diyelim…

Efendim, “ifade imzalamış ama romanın kahramanı Şuhov” diyenler de olabilir, vallahi 12 Eylül soruşturmalarının bir muhatabı olarak neler yaşadığımızı anlatıyoruz da dinleyenler ağızları açık dinliyorlar… Öyle Kenan Evren ve arkadaşlarının, ABD’nin “ours boys”larının anlattığı hikâyelere bakmayın siz, ifade imzalamayanların yüzlercesi şimdi artık yaşamıyor, on binlercesi artık sağlıklı değil,  on binlerce insan işkencelerden psikolojik hasarlar aldı, sakat kaldı… Emin Çölaşan başta olmak üzere bazı önemli yazar taifesinin gayretkeş tutumları yüzü suyu hürmetine Canım Yurdum insanının %92’si inanmamış mı idi mezkûr masallara? Peki, gerçekler ne imiş, bugün artık herkesin dilinde ve belleğinde değil mi? Öyle Kenan Evren’e “hukuk profesörü” unvanı veren zevatın anlattığı ya da anlatmak istediği gibi değildi, Canım Yurdum… ABD emperyalizmi ve yerli mümessilleri lehine her türlü tenkil ve tedip işleri acımasızca yapıldı…

Sonuçta, dünyada birçok ilk siyasal ve sosyal projelerin gerçekleştiği Sovyetler Birliğinde Stalin’in büyük önderliği göz ardı edilebilir mi, şüphesiz edilemez lakin yaşattığı korkuları da görmezden gelmek mümkün değil… Evet, Stalin’i saygıyla anıyoruz lakin kurduğu kampların bakiyelerini görmüş biri olarak da efendim bunlar yalandır, abartmadır, diyenleri de hoş karşılayamıyorum… Şüphesiz, katıksız ve insafsız Stalin düşmanı Kruşçev’in yarattığı öcüyü de göz ardı etmiyoruz, edemiyoruz… Lakin Sovyet Devriminin ilk günden beri hep bir şekilde ikinci adamı olabilmiş Molotof’un hatıratını ve söyleşilerini de okuyan biri olarak Stalin’e de bu konuda hafifletici sebepler ile cezai indirim tatbikini kabullenemiyorum. Evet, bu kamplar vardı, insanları “muma çevirmek planları” vardı… Lakin burada hemen belirtmek gerekir ki, hiçbir rejim ve ülke, muhalifini hoş karşılamadı, karşılamıyor ve korkarım ki karşılamayacak. Taa ki biz anlatılan masallara müşteri olmaktan vaz geçene kadar…

Moskova’nın göbeğinde “Kommunarka shooting ground” diye bir yer var, rivayet o ki, 10.000. ile 20.000 arasında insan infaz edilmiş… Doğru ya da yanlış, bilmiyorum lakin hani mahkeme kararları ile hem de metazori alınan ifadelere dayalı yargılamalara istinaden yapıldı bu infazlar, peki neden o zaman sayılar doğru düzgün verilmez… Hangi sebeple insanların isimleri tek tek sayılmaz ve yazılmaz… Vs. vs… Diyecek çok şey var, yer sınırlı…



Salı, Aralık 09, 2025

GAZTECİ MAHMUT KARABULUT

 

Mahmut Karabulut, sınıf arkadaşım, acar, cin gibi bakışlı, samimi ve candan biriydi maalesef o da kaybedilenler arasında… Babasının Çeşme GAMEDA bayii olmasından ötürü “Gazteci” lakabını ona layık görmüştük. Gerçek manada ve söylenildiğinde anlaşıldığı gibi değil yani. 


Şimdiki Meydan ile o zamanki meydan, ölçüleri dışında hiç benzemez idi birbirine. Atatürk heykeli Ertan Otel ile şimdiki Kent Belleği Müzesi arasında kalacak şekilde, sırtını Sakız Adasına dönmüş, deniz kenarında bulunmaktaydı. Sanki arkamızdakilerden korkumuz yok önümüzdekilere dikkat etmek gerekir saikiyle, tüm meydanı ve oradaki tüm faaliyetleri gözlüyormuşçasına yerleştirilmiş oldukça heybetli bir kaide üzerinde bir büst… Atatürk büstü, üzerine konan kuşların kirletmelerine karşın şimdi aramızda olmayan değerli Ahmet Sinan ağabeyimizin temizleme faaliyetleri inanılmaz bir şekilde halen hatıralarımdadır. Çeşme meydanına yönelik her seçilmiş belediye başkanının hayalleri vardır. Her birisi kendince düzenleme yapmıştır ve bundan sonra da yapacaklar gibi de görünmektedir. Nasıl olsa bütçe kullanma yetkisi onlarda, hayal onlarda, karar onlarda, sonuç birinin yaptığını beğenmez, “hele ben bir yapayım da görsünler” edasıyla her biri kolları sıvar, bütçeyi dinamik tutar, vs. vs. Mesela, hiç birisi yahu bir yarışma açalım, projeler, hayaller yarışsın, ikili bir seçim ile makul bir süre içinde proje seçimi yapılsın, hem bağımsız bir seçici kurul hem de hemşehriler karar versin demez… Neyse bu kabil yaklaşımlar bu yazının konusu dışındadır, kifayet-i tefekkür…

Gazete bayii doğru hatırlıyorsam sekizgen köşeli bir plan kesitinde ahşaptan mamul sekiz tarafının da cam pencereleri bulunmaktaydı. Şimdiki Ziraat Bankasının tarafından Tekke Plajına doğru ilerleyen yol tarafına bakan küçük bir pencereden para uzatılır, alınacak gazete istenir, varsa para üstü alınırdı. Mezkûr pencerenin hemen önünde, güzel havalarda gazetelerin katlanarak sıralandığı bir raf vardı, bazen bu raf kioskun içinden dışarıyı seyretmek isteyenin, başını dışarı çıkararak kollarını gazeteler üzerine yaslayıp sağa sola bakmasına aracılık ederdi. Kış aylarında sürekli içeride oturulduğu için ayaklardan üşüme olmasın diye tabana serili ahşap bir ayakaltı sehpası vardı. Mehmet Abi (Karabulut) kendisiyle özdeşleşmiş şapkası ile mezkûr küçük pencereden güleç bazen de çok sert bakışıyla sizi karşılardı. İşte bu tablo zaman zaman bizim Mahmut ile oluşmaktaydı… Mahmut, hepimiz gibi Çeşme’nin güneş ve rüzgârı ile kavruk hal almış yüzü ile pencerenin iç tarafından gülümser dururdu, en azından ben gittiğimde…

Okul dışında Mahmut ile en sık karşılaştığımız yer mezkûr Çeşme Meydanı idi, O da zaten babasının işine yardım için hep oralarda olurdu… Bir iki küçük yer değişikliği dışında gazete kiosku hep oradaydı, galiba 12 Eylül darbesinin ezip geçtiği devrin başında yeri değişmişti. Demek ki darbe ve darbeler orta yerde kimseleri istemiyordu, hele de gazete ve dergi satıyorsanız, kıyıda köşede olmalısınız edası…

Mezkûr tarihlerde çok yeni başlamış olan hızlı gazete servisi Çeşme’yi de etkilemiştir. Hatırladığım kadarı ile sonradan da dayımın oğlu Kamil ile otobüs işletmeciliği de yapan Alaçatı’nın sevilen kişisi soyadını şimdilerde hatırlayamadığım ama kendisini çok sevdiğim Yalçın Abim kendisine ait Commer marka kurşuni renkli minibüsü ile bu servisi yapmakta idi… Ben de her sabah erkenden gider “promosyon” kapsamında kendisine verilen gazetelerden alırdım. Aldığım gazetelerin üstünde “para ile satılmaz” gibi bir ibare vardı. Bu benim hiç umurumda değil idi maksat gazete okumayı bedava hale getirmek idi. Ben kendi harçlığım ile haftalık çocuk dergisi vardı, şimdi adını hatırlayamıyorum… Her şeyin olduğu bir dergiydi, bilim vardı, eğlence vardı, sanat vardı, sinema vardı, spor vardı… Çok severdim, harçlıktan biriktirilmiş ise mutlaka edinilirdi. Esasen o devirde basın ve yayın organları hiç de pahalı sayılmaz idi, demek ki okunulması ve okutulması özendirilir bir şey idi… Daha “cahillerin ferasetini tercih ederim” fikriyatı icat olunmamıştı.

Mahmut Karabulut, sınıf arkadaşım dedim ya, vallahi şimdi bakıyorum da inanılmaz bir kadro idi. Mesela bizden 7-8 sene önce okula başlayıp, nezaketen de ayıp olmasın diye bizi de bekleyip, bizi uğurladıktan sonra birkaç yıl daha geriden gelenlere de ayıp olmasın faslına takılan abilerimizle de okudum, ilkokulu… Öğretim rejimi çok farklı idi, ilkokulda sınıfta kalma vardı hem de askere gidene kadar sanki… İlkokulu bitirme imtihanları vardı… Efendim, iyi değildi, kötü idi gibi bir takım yaklaşımlar olabilir… Yetişen neslin, başarı ve kabiliyetlerine bakarak, bu konuda herkes kendi kararını versin… İlkokul bitirme imtihanları öyle “laf olsun” kabilinden de değil idi. Mesela, bana bitirmede “müzik dersinden” geçemediğimi söylediklerinde, ödüm patlamıştı, Allahtan sınıf öğretmenim bana takılmak istemiş, bir türkü söylememi istemişlerdi ve dinleyince şaka yapalım kararı vermişler… Öyle müzik deyip geçmeyin, ne kadar önemli idi bir bilseniz. Peki, müzik bu ise diğer dersleri varın siz düşünün… Evet, bizim sınıf demiştim, oraya ricat… Dağaşan kardeşler, Özsaka kardeşler, Horasan kardeşler gibi arkadaşlarımız oldu… Egemen Kadıgan, Recep Erarslan, Mahmut Karabulut, İbrahim Çınar, M. Tokay, Kemal Aksoy, Niyazi Baysın, Kelami Çelebi, Mustafa Sağdıç başta olmak pek çok Çeşmeli çocuk ile çok güzel ve kalıcı arkadaşlıklarımız oluştu… Bir bölüm arkadaşımızı da maalesef yitirdik, diğerleri ile halen görüşmekteyiz…

Bizim sınıfın hayta ve haylaz grubu vardı ki, ben bir sürü davranışlarını tasvip etmesem dahi okul idaresi tarafından hep beraber taltif ya da tekdir edilirdik. Takdir dediğime bakmayın asıl olan tekdir idi çoğunlukla… Belki de okul idaresi de takdir hakkını hiç kullanmamayı tercih etmişti, bilemiyorum. Bir kez, çok net hatırlıyorum, 16 Eylül İlkokulunun en üst katında, bizim “Harita Odası” diye adlandırdığımız esasen de ciddi miktarda büyüklü küçüklü haritanın bulunduğu bir yer vardı. Okul Müdürü Kamil Hocanın odasının yanında yer alan mezkûr oda aynı zamanda bir nevi dayak odası idi. Bir defasında Kamil Hoca yine malum kadroyu topladı sıra dayağı vaziyeti alan ben dâhil ekibe sıra ile yer misin yemez misin kabilinden girişti. Daha önce de beyaz ettiğim üzere Kamil Hoca bana hiçbir zaman vurmadı, bu defa yine öyle oldu… Bu dayak faslından hatırladığım en önemli sahne Kamil Hoca Mahmut Karabulut’a vurduğunda biraz abartarak söyleyeceğim lakin aynen de öyle olmuştu, Mahmut’un ayakları yerden kesilmiş birkaç metre ilerideki haritaların ortasına düşmüştü. Siz, artık dayağın şiddetini mi, yoksa Kamil Hocanın maharetini mi, yoksa Mahmut’un zayıf vücudunun nasıl bir vuruşta uçuşa geçtiğini mi, öne alır düşünürsünüz bilemem…

Bu vesile ile başta Mahmut olmak üzere diğer tüm kayıplarımızı saygı ile anıyorum, nurlarda olsunlar…

Perşembe, Aralık 04, 2025

VİZE

 

Böyle aşağılanma olur mu Allasen?… Vize verelim mi, vermeyelim mi elemesi için bile sıraya giriyorsun, o da Hans efendi, Hristo beyefendi, Heleni hanımefendi bakacak, münasip misin diye? Münasip isen de sıra verecek, sıraya durabilme hakkı elde edebilmiş isen de, eline bir liste verecekler, bankada paran var mı? Adına kayıtlı ev ya da arsa var mı? Son beş yılda ülkelerine ya da bağlaşık ülkelere gidiş gelişlerinin sayısı ve dökümlü listesi, pasaportların ilgili sahifelerinden giriş çıkış kaşelerinin bulunduğu sayfa fotokopileri ile tevsik, bulunduğun süre içinde kaç günü nerelerde geçirdiğinin tespiti, gidiş dönüş bileti, otel ödenmiş bedelleri, nüfus cüzdanı fotokopisi,  barkodlu tam tekmil vukuatlı nüfus kayıt örneği, QR kodlu ikamet belgesi, QR kodlu yerleşim yeri belgesi, QR kodlu pasaport protokol belgesi gibi akıllara ziyan talepler… Zannedersin ki deyyuslar kendilerine köle ya da iç güveysi alacaklar. Oysa bu deyyusların vatandaşları Canım Yurduma ellerini kollarını sallaya sallaya gelip gidiyorlar, hatta onları getirenlere de teşvik veriyoruz…

Şimdi bunun çok normal bir tatbikat olduğu hususunda muvafık olan bir kısım Canım Yurdum insanı var, hele onları hiç anlamak mümkün değil. Üstelik normal olduğu hususunda görüş beyan eden zevatın mühim miktarı, tıpkı engelli 100 km. koşusu kabilinden olan mezkûr bariyerlerin muhatabıdırlar… Allah akıl ve izan nasip eylesin demekten başkaca bir şey gelmiyor elimden bunlara… Yok, efendim giden dönmüyormuş, kaçak çalışıyorlarmış, kaçak yaşıyorlarmış, yasadışı işlere karışıyorlarmış, mış da mış… Tam da bizi istemeyen bu deyyusların dilinden fikir beyanı… Kim diyor kaçak çalıştıklarını, onlar diyor değil mi? Yani biliyorlar, kim kaçak çalışıyor diye, madem biliyorsunuz, yakalayın ve ülkeniz kanunlarını tatbik edin, değil mi? Yasadışı işlere karışıyorlarmış, yakalayın kardeşim, değil mi… Yok, konuş, abuk subuk iddialar öne sür, üstüne üstlük senin bu yaşattığın ıstırapların muhatapları seni makul karşılasın… Hani derler ya, sakızlı muhallebi de var, yer misin?... Durum tam bu durum…

Hani, batılıların mütemadiyen tekrarladığı teraneleri, hani bir vakitler “Demirperde” ülkelerini, şimdilerde de kendilerine tam teslim olmamış ülkelere yönelik iddiaları… Demokrasinin olmazsa olmazı suç ve cezanın şahsiliği… Yahu siz iddia ettiğiniz gibi, gelip de dönmeyen mi var, kuralları çiğneyenler mi var, tutar deport edersiniz, yargılarsınız, değil mi? Yok, olmaz… Esasen sizin ne mal olduğunuzu hep biliyoruz da, biz sizi iyi bilenlere vekâlet veremiyoruz… Aslında ülkenizi yönetenler, tıpkı bizim asker ocağındaki acemi birliğinde “talim çavuşu” tarafından “sigara yasağını delmiş bir müptela yüzünden tüm alayın çarşı izninin kaldırılması” tatbikatından daha iyi vaziyette olmadıklarını her daim göstermişlerdir. Ve ülkenizin çok küçük bir namuslu ve demokrat azınlık dışında kalan her vatandaşınız bu abukluğu seyreder ve dahi destekler, sonra da bize halis nutuklar atarlar… Esasen size kızıyorsam namerdim, kendime kızıyorum, neden sizin kapınıza gelip de dilenci gibi “ya bir bakıp dönecem” kabilinden izin talep ederim… Neden bu bize reva gördüğünüz muameleye rağmen bu ülkenin yöneticileri size “has sit there” demez şaşar dururum…

İstenmediği yere kim gider ancak benim gibiler, yahu be adam ne işin var bu bilmemnelerin ülkesinde değil mi? Hani bizde bir atalar sözü vardır, herkes bilir, “davet edilmeyen yere ya ……., ya……… gider”, gerçi artık onlar da gitmiyorlar ya, o da ayrı… İstenmediğin yere illaki gideceğim diye tutturursan adam sana her türlü muameleyi reva görür… Bir vakitler, işim sebebiyle Hindistan’a sık gidip geldiğim tarihlerde, gel git Hindistan Konsolosluğunda vize işlerini yürüten muhterem ile deyim yerinde ise senli benli konuşmaya başlamış, hatta geliş gidişlerde kendisine meşhur Hindistan baharatlarından getirmeye başlamış idim, vize konusunda neden bu kadar zorluyorlar diye sormuştum. Adam, “sizin ülkeniz bizim vatandaşlara ne tatbik ediyorsa biz de aynısını tatbik ediyoruz.” Neymiş, beynelmilel arenada “mütekabiliyet” yani karşılıklılık. Hatta şaşırmış olduğum bir husus söyledi, Türkiye ne bedel alıyorsa tam tamına onlarda aynısı alıyorlarmış, kuruşu kuruşuna yani… Bunu paylaştığım hiçbir Hindistan vatandaşı ya da yöneticisi, “yahu bize turist lazım, bize batı malları lazım” gibisinden bir savunma içinde olup, rejimin değişmesi gereğine değinmedi.

Yıllar önce bir arkadaşım İngiltere de benzer bir şey yaşayınca söylediği laflar aklıma geldi, “yahu yalvarsanız da ülkenizde kalmayacağım, çocuğumu görmeye geldim, görüp hemen döneceğim”… Ben gidemeden böyle bir tutum takınıyorum, şu andan itibaren. Bu puşt takımının asıllarını göremeyince vekillerine gereğini söyledim ve vize talebimi geriye aldım. Şüphesiz onlar da “ahhh, vah bu Ruhi neden gelmiyor ülkemize” demeyecek şüphesiz ama kendimi memnun ve tatmin etmek adına yaptım tüm bunları… Eee sonuçta hayat bir tatmin olma süreci değil mi, benimki de böyle…

Benim de üzüldüğüm şeye bak, adamlar yirmisekizinci kademeden hatta stajerliğini bile tamamlamamış bir polis ile ülkelerinin sınırında bir bakana izin vermemişler… Hele senin derdine bak, salla gitsin ben de onların umurlarında olmayacağını bile bile protesto ediyor ülkelerine gitmiyorum lakin o bilmemnelerinde benim ülkeme ellerini kollarını sallayıp geliyor olmalarını da hiç içime sindiremiyorum. İlaveten buna göz yumanları da hiç affetmeyeceğimi de affetmediklerimin tensiplerine arz ediyorum…

Aklıma gerçek olup olmadığını tam bilmediğim lakin filmlere konu olmuş 1960 yıllarda Almanya’ya işçi götürme fasıllarında “kaynağında doktor kontrolü” ile işçi tespit ve tayini yapılması geldi, orada ağız açtırıp diş kontrolü yapılması sahnesi vardır ya, hani biz katıla katıla gülüyorduk ağlayacağımız yerde…

İşte bu ahval ve şeriatte dahi bizi kıskandıklarını düşünenleri de ben harbiden kıskanmaya başladım… Ne yapıyorlar da bu harika kafaya sahip olabiliyorlar, hayret… Ahir ömrümde, ben vizesiz günleri de gördüm, eğer alabiliyor isen yani bir pasaportun varsa ve dahi para da bulup bilet alabiliyor isen dünyanın herhangi bir ülkesine, tıpkı şimdi onların yaptığı gibi elini kolunu sallayarak onların ülkesine gidebiliyordun. Gerçi o zaman da pasaport almak bir belaydı, 40 dereden 40 çeşit su getirtirlerdi, pasaport vermek için… Şimdi pasaport almak kolay, vize almak zor… Tam malum takımın durumu durumumuz, hep bir şey eksik, kaleci alırsın, sol bek eksik, sol bek alırsın, 10 numara eksik, onu alırsın golcü eksik, bir türlü mütekâmilen tamamlanmaz…

 

Cumartesi, Kasım 29, 2025

KÖY ENSTİTÜLERİ

 


Canım Yurdumda hemen herkesin olumlu ya da olumsuz, bilerek ya da bilmeyerek bir fikri vardır “Köy Enstitüleri” hakkında… Sayısını unuttuğum kadar kitap, makale okudum kendimce konu üstüne, en son olarak da kitaplığımda olmakla birlikte biraz geciktirdiğim Can Dündar’ın “Köy Enstitüleri” adlı kitabını okudum. Esasen kendisi bu çalışmayı bir belgesel olarak hazırlamış olup, bilahare de kitap haline dönüşmüştür. Kitap gerçek manada bir belgesel tadında, yaşanmışlıklara ve şahitliklere dayanılarak hazırlandığından çok hızlı okunuyor. Fay Kırby gibi araştırmacıların tez tadında çalışmasının yanında kişisel yaşanmışlıklara dayalı hatıratların da varlığı söz konusu olmuştur hepsinde, bunda da çoklu hatırat ve tespitler bulunmaktadır. Kitap okumayı sevenlerin 1 günde bile okuyabileceği bir kitap, ısrarla öneririm… Yazar bu kitap ile kapatılma sürecini öne çıkarıyor diye yazarı hedefe koyan yaklaşımlar olabilir, lakin açılması ve ülkeye katkıları kadar da önemlidir kapatılma sürecinin bilinmesi… Hele de içerik full sahibinin sesi iken dünden bugüne sadece değişen şekiller olunca bizim de kafamız karışıyor, hangisi Bizans, hangisi Osmanlı diye…

Oysaki köy enstitüleri; planlandığı ve kurulduğu devir itibariyle Canım Yurdumun derdine çare olabilecek, öğretim ve iş elele şiarı ve umdesi münavebesinde yani “iş içinde eğitimin” ideal çözüm olduğunun farkındalığıdır. Ne de başarılı netice verir, öğrenirken üretme, üretirken öğrenme, eğitim ve öğretim adına… Enstitüde her öğrenci, dünya klasiklerinden okuyacak, güzel sanatlar üstüne ders alacak, müzik eğitimi görecek dahası her öğrenci bir müzik aleti çalabilecek düzeyde olmak zorunda, opera - bale anlayacak, bilimsel tarım uygulamalarını bilecek, asgari sağlık bilgileri ve ilk yardım kabilinden müdahale bilgileri ile donatılacak, coğrafya bilecek, tarih öğrenecek, mutlaka bir yabancı dil öğrenecek, vs. vs…

Peki, bunlar ne işe yaracak diye soran ciddi bir kesim bulunmakta canım Yurdumda. Biliyorum işte “bunları öğrenip de ne yapacaklar” diyen bu kesim, asla unutmasın ki, tam da bu sebeple enstitüler dünyaca araştırmaya ve anlamaya matuf olmuşlardır. Tam da bu yüzden canım Yurdumun insanı maddi imkân bulursa “vizesiz” kimseden izin dilenmeden dünyanın birçok ülkesine gidebiliyorlardı. Bu az bir şey mi? Az bir şey diyenlere lafım olamaz, esasen var lakin söyleyip zay etmek istemem… Mesela o gün başlayan, uygulamalı “tarım dersleri” neticesinde canım Yurdum “kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biri” olma şerefine nail olmuştur…

Her şeyden önemlisi, enstitüler “insan hakları” ve tatbikinde inanılmaz demokrat, inanılmaz adil, inanılmaz eşitlikçi bir idare tarzı tutturmak idealindedir. Kitaptan aktarayım; “Tonguç, enstitülerin nasıl yönetilmesi gerektiğini, karşılaşılacak sorunların nasıl çözülebileceğini bütün enstitülere gönderdiği genelgelerle açıklıyordu.

Bu genelgeler içinde bir tanesi, bugün bile eğitimciler ve öğrenciler için bir ibret vesikası niteliğinde…

Diyor ki genelgenin başında, ‘bu, bütün öğretmen ve öğrencilerin bulunduğu kurulda okunacak. Üç defa. Üç ayrı gün okunacak. Herkes bunu dinleyecek. Öğretmen, öğrenci, aşçı, neyse işte gece bekçisi, enstitünün mensupları önünde…’ Orada diyor ki, ‘hiçbir öğretmen hiçbir öğrenciye el kaldıramaz. Kötü söz söyleyemez. Küfredemez. Dayak atamaz. Eğer bu dediklerimi yaparsa, öğrencinin de aynı şekilde mukabele etmek hakkıdır.’ Okuyorlar hepimize. Öğrencilere okuyorlar. Öğretmenlerin birçoğu tedirgin oldu.” İşte size bugün bile dünyada çok az insanın pedagojik umdesine ulaşamadığı nokta…

CHP içindeki sağ çizginin ve dar manada da “Toprak Ağalarının” şiddetli ve kararlı mücadelesine “Milli Şef” direnemez, 1946 seçimlerinin sandık sonuçlarının da baskısıyla kurulan yeni hükümette mezkûr okulların azim ve istikrar sahibi muarızlarının iş başına gelmesine ses çıkarmaz… Nihayetinde, yeni hükümetin programı mucibince “Köy Enstitüleri daha milli bir çizgiye çekileceği” müjdesi mezkûr muarızlara verilir, tasfiye ve kapatma düğmesine basılmıştır. Düğmeye basılmak ile kalır mı, fitne, fesat, hile, hurda “emniyete gelen bir imzasız mektupla” başlar, “Hasanoğlan komünist yuvasıdır” iddiası köpürtülür de, köpürtülür… Hani bu imzasız mektuplara gak guk edenlerin bunu da ibretle hatırlamaları gerekir… Görünen o ki, bu imzasız mektup işi, tarihsel kökenleri olan sistematik bir davranış, bir reflekstir, korumacıların kararlarını tevsik, tasdik ve tatbik etmeye matuf… Şüphesiz bunu “dayak cennetten çıkmadır” ve “öğretmenin vurduğu yerde gül biter” kültürü ile yoğrulmuş beyinlere yerleştirmek kolay olamaz, olmuyor da…

Bilindiği üzere, Köy Enstitüleri, kurucu iradesinin, kapatıcı iradenin olması ile nihayetlenen kısa ömürlü bir süreçtir. Silsile yolu ile “Milli Şef” Başbakanı, Başbakan Milli Eğitim Bakanını, Milli Eğitim Bakanı da adı Köy Enstitüleri ile mutlaka anılan, anılması gereken İsmail Hakkı Tonguç’u görevden alır, artık yol açılmıştır. Şimdi bazıları diyebilir ki, yok öyle değil böyledir, lakin kayıtlar ve gelişmeler de meydandadır. Politika böyle bir şey maalesef. Dün “cumhuriyetin eserleri içinde en sevgilisi” diye takdim ettiği kurumların yok olmasına aynı fazdan bahaneler arama noktasına getirir adamı, maazallah… Peki, bu kabil ray değiştirmeler malum akıbeti değiştirebiliyor mu, asla ve kat’a… Tam bu süreç işletilmeye başladığında, İsmail Hakkı Tonguç’un Milli Şef ile malum değişiklikler üstüne, özellikle de malum tayinler gündeme gelince konuşmanın bir yerinde “bir kez kelle verildi mi, günün birinde sıra sizin kellenize de gelir” yaklaşımının ne kadar değerli olduğunu, ne o günküler, ne de bugünküler anlamıştır maalesef…

Köy Enstitülerine karşı olanların kini ve düşmanlığı sınır tanımaz, o kadar ki, “Köy Enstitüleri Dergisinin” basıldığı matbaanın, Enstitü kapatılınca “Mescit” olarak kullanılmaya başlandığını da aktarmaktadır. Bugün, kim ki, “keşke Yunan kazansaydı” fikriyatının destekçisi ve takipçisi, kim ki, “ben cahilin ferasetine güvenirim” diyorsa, işte bu karşı çıkanların ardıllarıdır.

“Milli Şefi” bu sebeple hiç affetmeyenler silsilesine evvelemirde İsmail Hakkı Tonguç’da katılır, bir daha asla ziyaret etmez kendisini, hatta karşılaşma ihtimali olan hiçbir yerde bulunmaz… “Dün dündür” anlayışını hiç affetmez, onu da bakanlık hiç unutmaz ve affetmez şüphesiz, her yeni gelen bir başka yere sürer kendisini, bununla da yetinilmez “resim-iş” öğretmenliği görevine atanır, vs. vs… Kana kan intikam, dişe diş intikam…

Kitap enteresan hatıralarla dolu; köyü ve köylüyü kalkındırmak iddia ve hevesiyle çıkılan yolda, köylü iddia sahiplerini yarı yolda bırakır, toprak sahiplerinin ve destekçisi ABD’nin her türlü desteği ile “komünist yuvası enstitüler” fikri açıktan savunulur hale gelmiştir gayri. Bu arada Şükrü Erbaş’ı nasıl hatırlamayalım… Mesela; Fevzi Çakmak bile Milli Şefe baskı yapar; “paşam bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın” diye… Milli Şefin de işi kolay değil şüphesiz bu kadar çok cepheli ve güçlü taarruz karşısında direnebilmek… O taarruz etti, bu direnemedi, ne yazık ki yarış kaybedildi… Artık gelinen noktanın yüzde yüz yerli ve milli olan köylümüzün bile meyve ile sebzeyi marketten alır olması sürpriz değildir, taaa o günden bellidir…