Pazar, Şubat 12, 2017

YETMEZ AMA EVETÇİLER; ALLAH SİZİ AFFETSİN-2


Geçen haftalardaki bir yazısını "geçmişi bırak, geleceğe bakalım. Bilmem anlatabildim mi?" diye bitirmiş yüksek profilli gazetenin patronu Aydın Korkmaz. Tabii ki, Korkmaz olunca başka sıfata gereksinim duymadan da, kendisini bir adım geçmiş, eski bildiklerinden, hani "ne yetmez ama evet"i "harbiden evet dedim" diye böbürlenerek yazılar yazan, adaşı Aydın Engin'in bir yazısını aynen yayınlamış. Tabii ki destek önemli bir adamdan gelince zannediyor ki, muhteremin önemine binaen konuya yönelik eleştirilerimizden vazgeçeceğiz, asıl gelinen nokta itibariyle, azıcık mahcubiyetleri oluşmuş ise derhal "bizi kandırdılar" diye özeleştiri yapsınlar. Ne diyor muhterem mezkur yazısında; "Ben ne “Yetmez ama evet” dedim; ne EDP’li arkadaşlarım gibi evet’i “AKP’ye hayır” parantezine aldım; harbiden evet dedim.". Bravo, hatta kocaman bravo. Kerameti kendinden bu muhterem yazısında devamla, bir sınıfsal temelli analiz yapıyor ki, zannedersin harbi bir "Marksolog", breh breh... Hele birde, "Duran bir saatin bile günde iki kez doğru zamanı gösterdiğini nasıl gözardı ederiz?" demez mi, valla feylosofiye bile takla attırtan bir eda ile, ama ne yazık ki bozuk saate endeksli bir tutum içinde olduğu ikrarı ile, pozisyonunun ne rezil olduğu mevhumu muhalifinin istikrasından ibarettir. Mezkur abinin fikr-i harabiyetine ciharen bu yazıyı kendi ağraz-ı dünyeviyyesine mesnet-i muazzama diye yayınlayan bizim abiye de kocaman bir bravo demek gerekir, en azından.
Gelelim, "bilmem anlatabildim mi" sorusunun cevabına, el cevap, "anlatamadın". ama dur bir, ben sana konuyu sosyolojik, ideolojik ve psikolojik hatta pedagojik açıdan tane tane ve senin anlayacağın biçimde bir kez daha anlatayım... Geçen haftaki yazıma kaldığım yerden devam ediyor ve gazetemiz patronu, "öyle demediydim böyle dediydim" uzmanı Aydın Korkmaz'a; malum duruma nasıl da zımni destek verdiklerini anlata anlata dilimde tüy bitti ama sonuç hala yok, korkarım da olmayacak... Ne diyor muhterem sınırlı da olsa bir anayasa değişikliği güzeldir diyerek son güne kadar devam edip son anda, kafamıza saksı düştü, "yetmez ama evetçilik", iyi olmadı fazla eleştiri aldık, hemen ray değiştirdik, türbanlı yetmez ama evet olan, boykot saflarına geçtik... Sonuç parmaklar sıcak sobaya dokununca bağırıyorlar, sıcak soba parmak yakar ikazları yapılmamışçasına şimdi o durumu aklayabilmek için yeni manevralar, devammmm... Ne diyor muhterem masa kurulmuştu, sonra masayı devirdiler, eee sürpriz mi ki bu, zinhar, masa kurulmuş ve başına meşhur falcı gelmiş size fal bakıyor ama sizde ne gam, ne keder... Korkarım ki bu kadar manevra var ise, aldatılanlar aldatıldıklarının da farkında değiller, yok masa, yok ittifak, yok barış, yok Avrupa Birliği, yok analar ağlamasın, yok şu, yok bu, yok nurlu ufuklar, yok statüko gidecek, yanılmanın bu kadarı da saflıktır herhalde...
"yetmez ama evetçiler" öncelikle neden ve niçin evet dediler yada boykotçular nötr kaldılar, bu tutum nasıl bir sonuca yol açtı... Bunu anlamanın yolu sadece bu tavır kime yaradı kriterinden bile bakacak olursak, kahve diliyle kabak gibi ortadadır. Kahvehane felsefesi, "Oynamaktan maksat ütmektir" sözünden bile konuya bakılsa, ütüldüğünüz kabak gibi ortadadır, ve hala aksini savunuyorsunuz, haydi yolunuz açık ola... Bu yeterli olmadı ise, bir de sokak felsefesi "söyle dostunu söyleyeyim kim olduğunu" siz değerli muhteremlere... Ama siz hala; mezkur muhteremin yazısını bitirdiği, "Sorun sanırım merdiven çıkarken ıslık çalabilmek, yürürken ciklet çiğneyebilmek  gibi iki işi bir arada “yapmak ya da yapmamak”ta düğümleniyor..." gibi düşünmeye devam edebilirsiniz, taktir zat-ı alilerinize aittir. Siz 2 işi birarada yapıyorsunuz da ne oluyor, Allahaşkına, sonuç hüsran... Ancak, dün; uzaklardaki radyolardan gelen nağmelerin tılsımına kulak verenlerin, bugünde uzaklardaki yaylalardan gelen uzun havalara göre halay tutturuyor olmaları kolay anlaşılır mevzulardır... Bir önceki referandumda, “Demek 12 Eylül Anayasası’nın değişmesini istemiyorsunuz! Demek demokratikleşme, sivilleşme istemiyorsunuz.” fikriyle yedeklenen muhteremler şimdi de, "hayır diyenler, anarşisttir, bölücüdür, katildir, komünisttir" fikriyle yedeklenecekler, gayri durumumuz budur... Hayırlara vesile olsun...

Sevgili Aydın, hani sana anlattığım "deli oğlan" fıkrası var ya, hani deli oğlan köyün ortasında koşarak "her şey güzel olacak" diye bağırıyordu ya, taze ve sınırsız umuduna istinaden, sonra yaşadıklarına istinaden de "her şey çok kötü oldu" deyişindeki acıyı ve sıkıntıyı, işte durum o... Bilesin...

Yazımı Büyük Usta Nazım Hikmet'ten yalan ve inananları üstüne muhteşem bir şiirle bitiriyorum.

İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.
 

Salı, Şubat 07, 2017

ŞEYTAN

Futbolculuğunda oynadığı değil ama oynamadığı futbolun fazlaca ön planda olduğu, balık hafızalılar haricinde, kolay unutulacak cinsten değildir, bu pırpır futbolcu eskisini zamanında parlatmaya çalışanlar tarafından “yıldızları koruma kanunu” çıkarılsın diyerek gerek hakemlerin gerekse de rakiplerinin baskı altına alınması neticesinde top kendisine gelince kimsenin dokun(a)madığı alanda oynayan, hatta bu şartlar altında bile canım yurdumun en fazla sakatlanan sözde futbolcusuydu. Emin olun "banyoda sakatlandı" deyimi bile işte bu beyefendi yüzünden futbol edebiyatına dahil olmuştur, yani kolayca anlaşılacağı üzere adam, yolda yürürken, at yarışı izlerken hatta yatakta uyurken bile sakatlanma becerisi gösterebilmiş yegane beyefendidir. Mezkur yasanın çıkarılamaması yüzünden de, beyefendiyi parlatanlar yazdıkları/konuştukları köşelerinden rakip futbolcuları hedef göstermek ya da hedef tutmaktan asla ve kat'a geri durmamışlardır. Örnek mi; Trabzonspor futbolcusu Yesiç’in bir pozisyonda kendisine dokunmamasına rağmen sakatlanmış olmasıdır ki, Fenerbahçe’den akredite olarak basının köşelerini ele geçirmiş gazetecilerden kimse bu pırpırın futbol kişiliğine (kişiliksizliğine) ve dayanıksızlılığına bağlamamıştı ama mezkûr futbolcunun sanki vatandaşmış gibi, vatan haini nidaları arasında ülkeden kovalanmasına neden olmuşlardı. Kerameti kendinden ve nemalandırılan bir gazeteci grubundan ya da futbol dünyasında etkili ama aslında beygir mühendisi (at yarışçısı) elit kesimin korosundan kaynaklanan bu muhterem, yakınlarının anlattığının aksine "şeytan" lakabını futbol zekasından ötürü kazanmamıştır tam tersine bir durum oluşmuş olup, belki bir kısım futbolsever hatırlamayabilir diye bir kez daha hatırlatalım, bir milli maç oynanırken, tıpkı kendisine benzeyen bir spiker tarafından "ne zekice bir davranış" mealinde başlatılan, hani bir faul pozisyonunda, rakibin yerde yatarken ve de hakemin bu sakatlığı fark etmediği anda topu hemen kullanarak bir gol attırmıştı ya, hani meslektaşlarını faka bastırarak gol attırmıştı ya, hani ahlak, etik, fairplay, saygı, dürüstlük, hoşgörü vs vs. hak getire ya. Peki, merak ettiniz mi; şeytan derken ilaveten nasıl sıfatlar yüklendi bu beyefendiye…
Vallahi ben demiyorum TDK sözlüğü bu kelime için ne diyor; bakalım;
şeytan; 1. (din). Hz. Âdem'e secde etmediği için cennetten kovulan, insanları Allah'ın emirlerine karşı kışkırtan, kötülüğe yönelten cin, iblis. 2. (mec). Kötü düşünceli, kötü niyetli kimse. 3. (sf). (mec.) Çok kurnaz, uyanık (kimse).
Halk efsanelerinde ve sonraki büyük dinlerde kötülüğün simgesi. Tiyatroda bu rolü oynayanlar, bütün yanlarında korkunç yüzler bulunan deriden özel giysiler giyerlerdi. Türk kukla tiyatrosunda kötü ruh simgesi olan tip. Halk efsanelerinde ve Goethe'nin "Faust" adlı yapıtında "meplins topheles". Orta Çağ oyunlarında kötülüğün simgesi. Bu rolü oynayanlar, her yanında çirkin yüzler bulunan deriden giysiler giyerlerdi.
Etimoloji sözlüğünün babası Nişanyan Etimoloji sözlüğünde ise, [ Codex Cumanicus, 1303] saytani erksis etkän [Şeytanı güçsüz kılan][ Hoca Sa'deddin Ef., Tacü't-Tevârih, 1574]
ol şeyṭānet-āyīn olan lāˁīn [o şeytanlık-düzen lanetli][ Ahmed Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani, 1876] şeytan tırnağı: Tırnak piçi.
Ar şayṭān شيطان  [#şyṭ faˁlān msd.] a.a. İbr şāṭān שָׁטָן  [#şṭn]düşman, iftiracı, şeytan İbr şāṭan שָׁטַן iftira etmek, kandırmak
Not: Batı dillerine Yunanca vasıtasıyla Tevrat İbranicesinden geçmiştir. Karş. EYun satánas, Lat satan "şeytan".
Var mı; iyi bir şey. İşte ben demesem bile, sözlüklerin dediği, işte bu.
Peki; yahu be adam, bu fakir ülkenin kaynaklarını; transfer, prim, kamp harcamaları ve tedavi harcamaları adı altında yıllarca, bedellerini ödeyenlerle dalga geçerek kullandınız, şimdi de eski durumunuzu TV'lere kurularak yeni para kazanma durumuna tahvil etmişken ve sizleri bir şey zannedip dinleyen hatırı sayılır bir de kitle bulmuşken, adam gibi kimseyi tahrik etmeden yap işini değil mi? Hayır ne gezer… Diğer taraftan, anlaşılır gibi değil canım yurdumda bir milletvekilinin maaşı hatta Cumhurbaşkanının maaşın tartışılır, ama bu ve benzerleri zevatın maaşları tartışılmaz, oysa ülkede bir Cumhurbaşkanı var bu şeytan benzerlerinden binlerce var, ama ne gam, ne keder …

Şeytan efendi, kurulduğu TV köşesinde, muhtemel ki önüne gelen herkes ile, sahip olduğu alay ruhsatını elinde bulundurarak, bir yandan alay ederken, diğer yandan pasa ahlaktan söz etmesi gerçekten anlaşılır gibi değil, hatta ettiği lafları hiç ağzına almaması gereken kişilerin başında gelirken, futbolculuğunun en önemli döneminde, Fenerbahçe’ye gitmeyi kafasına koymuş olmasına rağmen Galatasaray’dan (Ergun Gürsoy) aldığı 500 milyonluk çekin üstüne yatar, sonra da Fenerbahçe’ye gider. Tabii ki en doğal hakkıdır Fenerbahçe’ye gitmek, ama ayak oyunları yapıp rakipten çek alarak değil, gidersin adam gibi o takıma imza atarsın, olur biter, kim ne diyebilir… Ama ahlak seviyesini göstermesi açısından önemli olduğunu düşündüğüm bu davranış sana pekte güzel yakışmıştı. Ama anlaşılan bunları unuttuğumuzu düşünüyor, unutmadık şeytan efendi unutmadık. Şimdi bir grup karşı çıkacaktır bu dediklerime ama onlara son bir şey daha hatırlatayım, Teknik Direktörlük döneminde adamın nasıl bir başarısı var Allahaşkına ben bilmiyorsam da biri bana hatırlatsın. Fenerbahçe gibi önemli bir takım ile Vanspor ve Karşıyaka gibi döneminde 2. lig de şampiyonluk için her şeyi yapan yönetimlerin bulunduğu kulüplerde nasıl bir başarısı var, ister alınan puanlar açısından olsun, isterse de oynadıkları futbol kalitesinden olsun kim ne hatırlıyorsa yazsın söylesin de biz de bilelim. Şimdi de güçlüden yana olma tavrını, siyasete bulaşarak devam ettirmektedir, ne yazık ki futbolculuğunda da, yorumculuğunda da kendisine inanan ve güvenen bir hayli insan(!!!) bulunmaktadır. Allah selamet versin bu gruba... Bak daha kumara, at yarışına, maç tahmin ve bahislerine giremeden, bana ayrılan yerin sonuna geldim. 

Cumartesi, Şubat 04, 2017

RIDVAN DİLMEN

KİM BU RIDVAN DİLMEN DERSİNİZ?

Rıdvan Dilmen'in bu kadar önemli bir futbol adamı olmadığının farkedilmeyeceği kesinleşti artık umudumu yitirdim . Yahu bu adamın futbolculuğundaki ayrıcalıklı uygulamalar neticesinde sürekli gündemde kaldığı neden unutuluyor ki. Hatırlayalım; Rıdvan Dilmen ( nam-ı diğer şeytan) yüzünden kaç futbolcu vatan haini ilan edildi kaç yabancı futbolcunun ülkeden kovalandı ve yine kaç futbolcu 2. lige futbol oynamaya gönderildiği hala arşiv kayıtlarının önemli bir bölümünü teşkil etmektedir.

Adam pır pır sürekli kendi etrafında dönen hatta büyük ölçüde gücünü kendine çalım atmakta harcayan birisi iken geçen gün bir TV kanalında ben bir zamanlar "önemli bir futbolcu idim" demesine onun futbol oynadığı dönemden kalan karga olmadığı için kargaların yerine başkaları gülüyor. Futbol hayatının 5 te 4 ü sakatlık ile ( büyük çoğunluğu da yolda yürürken sahada tek başına koşarken yada oyun esnasında kendisine kimse dokunmadığı anlarda gerçekleşmiştir) geçmiş, bozuk saatinde günde 2 defa doğruyu gösterdiği biçimi ile bu beyefendi kendisine kimsenin sarj bile yapamadığı bir kaç maçta büyümüştür ve Fenerbahçe medyasının gazı, sürüklemesi ile de şişirilmiştir, o kadar.

Bazı TV lere de yorumcu olarak katıldığı bazı programlarda futbol ve sosyal ahlak konusunda da fetvalar veriyor. Türkiye de bu konuda en son konuşacak kişi Rıdvan Dilmen dir. Kendisinin transfer olacağım diye söz verip aldığı avansları unuturak konuştuğunu zannediyorum yoksa bizler hangi klüplerin bu anlamdaki paralarının üstüne yattığını unutmadık. Diğer taraftan yine hatırlayalım ki futbolculuğu dönemindede gece klüplerinde geçirdiği zamanlar ve at yarışçılığı futbolculuğunun hep önünde yer almıştır.

Gelelim teknik yöneticilik dönemine adamın nasıl bir başarısı var allahaşkına ben bilmiyorsam da biri bana hatırlatsın. Vanspor ve Karşıyaka gibi döneminde 2. lig de şampiyonluk için herşeyi yapan yönetimlerin bulunduğu klüplerde nasıl bir başarısı var, ister alınan puanlar açısından olsun istersede oynadıkları futbol kalitesinden olsun kim ne hatırlıyorsa yazsın söylesinde biz de bilelim .

Ayrıca şimdi de TV ler peşinden koşuyor yorumcu olması için; adamın konuştuğu anlaşılmıyor futbolculuğu gibi konuşması da pır pır, söylediği ve kimin kendisine öğrettiğini bilmediğimiz laf 3 yada 5 cilalı laf var hepsi bu.

Yoksa kendisi de derin futbolun temsilcisimidir.

Cuma, Ocak 27, 2017

İNÖNÜ'YÜ KANDIRMAK KOLAY MI DIR?


Canım yurdumun istila günleri; bugün ardılları tarafından parlatılan yetkili ve etkili önemli bir grup yobaz ve gerici, işgal kuvvetlerini mevcudiyetlerinin ve istikballerinin yegane temeli mülahazası ile bağımsızlık mücadelesinin hazine olduğu şiarını edinerek yola çıkanlara, onları bu hazineden mahrum etmek amacıyla dahili bedhah olmayı taammüden tercih etmişlerdir. Cihad-ı istiklal, cebren ve hile ile ve de dahili bedhahlar erketeliğinde tezahür etmiş işgale karşı, aslında herkesçe çok kolay bilinebilecek çok namüsait ve çok sınırlı imkan ve şerait altında yürütülmüş ve hem dahili bedhahların, ki onlar orduları direnme imkan ve kabiliyetlerini yok etmek için dağıtarak erketelik deruhte etmişlerdir, hem de harici bedhahların, ki onlar tüm dünyada emsali görülmemiş galibiyetlerin mümessilidirler, ki onlar için büyük bir hayal kırıklığı ile tecelli etmiştir. Böyle tecelli etmiş olması, bu ekibin ardılları tarafından asla kabullenebilmiş değil, saldır dur stratejisi ile saldırıp duruyorlar, görünen o ki asla da pes etmeyecekler. Cihad-ı istiklalin neresi bunlara dokunuyorsa, neresi batıyorsa artık...

Ne diyor bu avenelerden biri, "keşke Yunan kalsaydı", Allahtan sayesinde türban düştü, kel göründü... Gerçek niyet zuhur etti Allahtan, bunların alayı böyledir işte... Yunan, Fransız, İtalyan, İngiliz olsun ama asla Kuva-i milliye  olmasın... "Bizim gavurumuz elin gavurundan daha şiddetli" diye buyuruyor bunların tarihçi diye takdime şayan gördükleri pek muhterem Mısıroğlu (aslında püsküloğlu olsa daha isabetli olur) bir konuşmasında, "Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı". Ne yazık ki Hüsnüyadis'ler bitmiyor, Allah verdikçe veriyor işte... Maşallah toprak ta mümbit... Yürütülen yalan, dolan, desise, hile, hurda ve kara propagandanın büyüklüğü karşısında şaşkınlığa düşmemek elde değildir açıkçası, bu nasıl bir kindir, bu nasıl bir öfkedir, bu nasıl bitmek bilmez bir düşmanlıktır, bu nasıl şiddetli bir hasettir vallahi gerçekten anlamak mümkün değil.

Malum hikayedir, alakalıları iyi bilir ve anlatırlar hikaye faslından ama ıtnap-ı makbulden alim-i muhakkikler  bunun asr-ı hakiki olduğunu mütemadiyen beyan ederler. Mudanya mütarekesi akdedilecektir, TBMM müzakereci olarak İsmet İnönü'yü tayin eder, bağımsızlığın temeli sayılacak bu müzakerelerin detayları konumuzu oluşturmadığından, bunları geçiyoruz bir kalem... Olabildiğince gergin ve sıkıntılı geçen müzakereler neticesinde, Cumhuriyet'in temelleri sayılacak kararlar işgal kuvvetlerinin komutanlarına kabul ettirilmiştir. Sıra müzakerelerin ardından, komutanlıklarca işgal edilen bölgelerin devir-teslim törenlerine gelmiş ve İsmet Paşa'nın da bulunduğu Mudanya'dan İngiliz subaylarının ayrılması sırasına gelmiştir. Kazanılan savaşın da verdiği büyük gurur ve mutlulukla, İngiliz askeri heyetinin iskeleden gemiye binip ayrılmaları sırasında tören kıtası ve bandosu yerlerini alır ve vedalaşma faslının sonuna gelinir, artık iskelede sırtını karaya dönmüştür işgal kuvvetleri, yönleri gemileridir, kefere işgalcilerin tören kıtası yürüyüşünü tören bandosunun marşı ile mütenasip yapıyor olmasından ötürü, bando bir anda giderek yüksek tempolu bir marş icrasına geçmiş ve marşın temposuna uygun giden tören kıtası da giderek hızlanarak adeta koşarak gerisin geri gemilerine binmişlerdir. Gerçi bu işgalciler için hazin, bağımsızlığını kazananlar için müthiş bir coşkuya dönüşen uğurlayış için bandoya giderek artan tempoda marş çalınması talimatını bizzat İsmet Paşa'nın mı verdiği yoksa bando şefinin kıvrak zekasının mı ürünü olduğu tam açığa çıkmamıştır ama İsmet Paşa'nın işte böyle arkanıza bakmadan koşar adım kaçarsınız anlamında talimatının olma ihtimalinin yüksek olduğu alakalı çevrelerde anlatılmaktadır. Yani anlaşılacağı üzere, bırakın şimdikiler gibi "istikşafi" numaralarını yemeyi, düvel-i muazzamanın mümessillerine pabuçlarını ters giydirmiştir.

1. Adam'a dil uzatmanın biraz da cesaret işi olduğunu iyi bilen bu güruh 2. Adam üstünden rejime saldırmadan duramıyor, evet devr-i hükümet ve tatbikatları üzerine her şeyi kabil-i tenkit buluyor ve tenkit hakkına sonuna kadar katılıyorum, Cumhuriyetin tüm eksiklerinin katılımcı ve özgürlükçü bir ortam yaratma adına tenkit edilmesi mukadder bir vaka olup bundan korkmamak ve kaçmamak ta gerekir, lakin alternatif olarak Osmanlı'nın padişahlığının ikamesine hainane zemin hazırlama çalışmalarına da şiddetle karşı çıkılması gerekmektedir... Çünkü bu karşı çıkış, aynı zamanda Osmanlı döneminin köşe başı tutucularının Cumhuriyetle birlikte düzenleri bozulunca yeminli ve muahid Cumhuriyet düşmanı oluşlarına karşıdır da...   

Gerçi mezkur somun pehlivanı kabilinden zevatın, tüm dünyanın jandarmalığını üstlendiği ABD'nin  tazyik ve tevsidlerine istinaden, Irak ve Suriye'ye girmeye diren(e)meyenlerin çok kolay anlayabilecekleri konular olmasa gerekir mezkur konular. Hele İnönü'nün Lozan müzakereleri devrinde, düvel-i muazzamanın lideri konumundaki İngiltere temsilcisi Churchil'e uzun ve meşakkatli görüşmelerin içinde, mezkur zevatın çok uzun bir konuşmasının ardından, "biliyorsunuz ben sağırım, bu dediklerinizi tekrarlarmısınız lütfen" diyerek, sinirden adeta çılgına dönen müzakereci karşısında, fikrinin, zikrinin, mutediliyatının ve asabiyetinin ne kadar sağlam olduğunu göstermiştir, beğenelim ya da beğenmeyelim, sevelim ya da sevmeyelim, kendisini fahiş hatalar yaptıracak düzeyde kimsenin kandırdığına tarih tanıklık etmemiş ve kendisi de "kandırıldım" diye bir beyanatta bulunmamıştır.

Gerçi bu ve buna benzer hilaf-ı hakikat beyanların biz yabancısı değiliz 1974 Kıbrıs meselesinin hallinde de dönemin Başbakan Yardımcısı olan muhterem işkembe-i kübradan "ben aslında tüm adayı alalım dedim ama Ecevit kabul etmedi" gibisinden hayal ürünü, hem de ham hayal ürünü konuşmalar yapmıştı... Onu o gün söylemediğin ve ehven şartlar için pusuya yattığın için, tüm bunlar "Keennem yekün" hükmündedir ve deyim yerinde ise üfürükoloji biliminin alanına girmektedir. Babamın çok güzel bir sözü vardı; "yellen yellen ipe diz", tam da durum o durum vallahi.

Cumartesi, Ocak 21, 2017

KABİL'DE CUMA NAMAZI KILMAK

Tüm dünyaya örnek teşkil etmesi gereken, Pakistan'ın yakın geçmişte yaşadığı serencam, orada yaşanan kanlı süreçler, kimsenin ders almadığı yaşanmışlık olarak kalmıştır, daha sonra ve halihazırda içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşananlara bakınca da kimseye ders olmadığı anlaşılmakta ve de olmayacağı da aşikardır, ne yazık ki.
1979'da Afganistan'ın davetine icabet ederek bu ülkeye asker gönderen Sovyetler Birliği'ne karşı, gerek ülke içinden, gerekse de ülke dışından detayına şimdi girmeye gerek olmayan malum nedenlerden ötürü uygulanan yöntem bilindiği üzere tamamen ABD menşelidir. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a girmesi üzerine, Afganistan'da manipüle edilen dini bütün ve antikomünist yığınlar, çaktırmadan Pakistan içinde sınırlara yakın yerlerde, emperyalist dünya lideri ABD önderliği ve dahili bedhah Diktatör Ziya Ül Hak önderliğindeki Pakistan tarafından organize edilen kamplara getirilirler. Maksat dünyanın gözünde tescilli jandarmalık görevi yanında, hamilik görevinin de legalize edilmesi olunca, hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan ABD, yardımcıları Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt başta olmak üzere, destek ve kuyruk olmanın dayanılmaz hafifliğine ermiş tüm yandaş ülkeler vasıtası ile Pakistan'a yapılan sözde destek sonuçta köstek olmuştur. Dönem itibari ile de canım yurdumun direksiyonunda yeşil kuşak projesinin taktik aşamalarını, tıpkı Pakistan'daki biraderi (brother) Ziya Ül Hak gibi gerçekleştirmiş ve tek kişilik yönetime başlamış "asmayalım da besleyelim mi" sözünün ve pratiğinin mimarı Kenan Evren bulunmaktadır. Canım yurdumun Afganistan'dan gelen sığınmacılara dönem itibari ile nasıl kucak açmış olduğunu yaşı tutan herkes hatırlamaktadır, öyle zannediyorum.
Neydi peki Pakistan'da yaşananlar, neydi bu yaşananların coğrafyamıza örnek teşkil etmesi gerekenler, şöyle kısaca bir bakalım...
ABD ve destekçileri Pakistan'ı "cihat otobanına" çevirmek için uğraşırlarken, içerideki tek adam da, askeri diktatörlüğünü ve tek adamlığını en azından ortak ya da birlikte hareket ettikleri gözünde legalize etmek ve içeride de iktidarını da perçinleyebilmek adına rahle-i tedrisatını meşhur İngiliz Exeter Üniversitesi'nde tamamlamış ve edilen suflelere göre de çalışmalarını yürüten ve de tamamen İngiliz yurt dışı istihbarat örgütü kontrolündeki yerel tarikatlarla kucak kucağa çalışmalar yürütmekte idi. Bu çerçeve de başta askeri akademi ve ordu olmak üzere, tüm adalet mekanizması, tüm idari yapılanmalar ve güvenlik güçleri bu rüzgarlara uygun reorganize edilerek yola çıkıldı, artık bugün itibari ile gelinen noktayı detaylı anlatmaya gerek yoktur sanırım, Pakistan'ın düştüğü durum ortada ama sebep olanların hiçbiri ortada yoktur gayri... Şimdi, mezarından dünyaya bakarak, "hay Allah, ben neler etmişim canım memleketime" diye düşünüyor mudur acaba mezkur tek adam, diktatör Ziya Ül Hak, bilmiyorum ama, aklı başında herkes baktıkça bu ülkenin haline gözyaşlarını tutamadıkları kesindir.
Pakistan'da; cihadist militanların "bulanık suda balık" olmalarını teminen oluşturulan büyük kamplarda, "eğit-donat" programlarına tabi tutulan el kaide başta olmak üzere ağırlıklı uluslararası militanlardan oluşan düzinelerce cihadist grup, kinlerini ve öfkelerini kusmaya başlamışlardır artık, sözde Sovyetler Birliğine karşı organize edilen ama temelde başta bölgeye sonra da dünyaya çeki-düzen verme savaşında... Artık Afganistan'da taş, taş üstünde, baş, baş üstünde kalmayacaktır...  Mültecilerin konakladıkları kamplar artık, bulanık su olmaktan öteye geçmiş, alınan gaz ve rüzgarla, bizatihi kendileri artık mücahit devşirme ocakları gibi rol üstlenmişlerdir, ABD ve yandaşlarının sınırsız finans güçleri ile "eğit-donat" tedrislerine teveccüh olarak, mücahitlerin yer yer başarılarının yarattığı zafer sarhoşluğunun oluşturduğu imanın bol, aklın yok olduğu ortamda tek adam Diktatör Ziya Ül Hak artık açıktan, "Kabil'de en kısa sürede cuma namazı kılacaklarını" dillendirmektedir. Sonuç, 1989 da Sovyetler Birliği'nin Afganistan'dan çekilmesi ile ortalık deyim yerinde ise tam da "56'ya gitti", iktidar savaşları nedeniyle birbirlerine dönen silahlar yaratılan kin ve öfke ile bir ülkenin tüm geçmişini ve geleceğini çöpe atmıştır, artık bırakınız siyasal ve ekonomik istikrarı, başkentin göbeğinde asfalt yol bırakmayana kadar bir savaşın girdabına gark olmuştur. O kadar ki, ABD'nin desteklediği "Taliban" yönetiminin "İyiliği Emir ve Kötülüğü Men Bakanlığı" duvarında da "aklı köpeklere atın, yozluk kokuyor" sloganını gururla astığını da ilgili kaynaklardan biliyoruz, işte durum budur gayri o güzelim Afganistan'da... Peki, kurduğu kamplarda, eğit-donat programlarına, hem de komşusunun yıkılıp yerle bir olmasına göz kapayan ve hiçbir şey görmeyen ve hatta  geçmişte yapılan zorlama anlaşmalarla Afganistan'a bırakıldığı iddiasıyla bazı toprakları hedef tutan Pakistan ne durumdadır şimdilerde, bir canlı bombanın ya da uzaktan kumandalı bombaların patlatılmadığı günler artık çok gerilerde kalmış, yerine artık terörle yaşamaya alışmalıyız diyen politikacılar gelmiştir.

Aklı, vicdanı ve ahlakı olduğu iddiasına sahip her canlıya iftiharla takdim ediyoruz, yaptıkları ve destekledikleri durumun feciatını görmeleri bakımından... Eğer bu kafayla giderse bu coğrafyanın insanı ve bu miktarda birbirinin kopyası diktatör Ziya Ül Hak yetiştirir ve ülke yönettirir ise, korkarım ve  ne yazık ki bol miktarda Sykes-Picot’lara kaçınılmaz olarak boyun eğmeye devam edecektir.

Cumartesi, Ocak 14, 2017

KİTAPSIZ FEYLESOF SAKALLI CELAL-3

2 Haftadan beri; Sakallı Celal üstüne güzelleme düzeyinde anılar ve olaylar anlattık; Orhan Karaveli'nin aynı adlı kitabını referans alarak, peki çevresinde bu kadar sevilen, her fırsatta kendisi ile birlikte olunmak istenen bir kişi olmasının yanında kendisinden nefret eden, sevmeyen kişiler yok mu idi? Olmaz mı, yine mezkur kitaptan anlıyoruz ki, başta yobazlar, gericiler ve Atatürk düşmanları olmak üzere bir grup insan da bu cepheyi oluşturuyordu... Muhtemelen Atatürk düşmanlıkları ve Sakallı Celal gibi Atatürk severlere karşı hasımlık, tarihe 31 Mart vakası olarak geçen gerici ayaklanma da, ayaklanmayı bastırmak için Atatürk'ün kurmay başkanı olduğu Hareket Ordusuna destek vermiş olmaları gibi görünmektedir. Son Osmanlı üdebasından (!!!) ve dönemim Ankara Kadısının oğlu Mahir İz, bunları öğrenci iken tuttuğu günlüklerden aktarmış olsa idi, çocukluk dışa vurmuş der güler geçerdik, ama ilerlemiş yaşlarda da aynı çocukluğu yapınca artık bunun düpedüz garez ve husumet olduğu anlaşılmaktadır. Allahtan, yine de okulun masalarını, sandalyelerini çalıyordu demiyor ve sadece fizik bilimine düşkünlüğünü, aydınlamanın önemini sıkıntı yapıyor, Allah muhafaza, emin olun ki bu kabil insanların söyleyeceği her türlü yalan toplumun önemli bir bölümünce makbul ve makul karşılanmaktadır, Allah selamet versin.
Mahir İz, Sultaniye'ye dönüşen Ankara Lisesinde Sakallı Celal'in öğrencisidir ve yıllar sonra anılarını kaleme alır, burada Sakallı Celal ile ilgili olumsuz duygularını ve düşüncelerini anıları imiş gibi aktarırken, hocasını Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı olarak göstermekten imtina etmemiş, oysa cümle alem bilir ki, Sakallı Celal el yazısıyla kaleme aldığı vasiyetinde de olduğu üzere, Atatürk'e karşı inanılmaz bir sempati ve bağlılık beslemiştir, fakat bu temelde Cumhuriyete ve Atatürk'e gerçek anlamda içten içe bir husumet besleyenler için bunları yazmak sorun teşkil etmemekteydi. Sakallı Celal ile ilgili olumsuz anıları olan az sayıda insanın olduğunu anlıyoruz ve bunlardan biri de Mahir İz demiştik ya, işte kitaptan aynen aktarıyoruz o anıların anlatıldığı bölümü;
Bunca seveni ve sayanı olan Sakallı Celal'i olumsuz biçimde tanıyıp tanıtmaya çalışanlarda çıkmıştır ve bunlardan biri de Mahir İz'dir. Medine mollası ve Ankara kadısı Külhanizade İsmail Abdülhalim Efendi'nin üçü küçük yaşta ölen dokuz çocuğundan bir olan ve değişik öğrenim kurumlarında hocalık yapan Mahir İz'in, emekliye ayrılmadan önceki son görevi İstanbul imam hatip okulu müdürlüğüydü ve demokrat partinin ünlü Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin görevi bırakmadan önce imzaladığı son kararname, "ilim yayma cemiyeti" tarafından önüne getirilen, Mahir İz tayini kararnamesiydi...
"imtihanda bir mühendis ile müdür muavini Sakallı Celal Bey mümeyyiz olarak bulunuyorlardı. iki sual çektim. biri kamer ve safahat-ı kamer idi, anlattım. diğeri, nısfü'n-nehar-ı rebii noktasının tayini idi.bu bahis müsellasata taallük ediyordu. benim matematiğim zayıf olduğu için düsturları ezberlemiştim. Tahtaya geçtim ve mahfüzatımı izahıyla birlikte tahtaya yazdım. mümeyyiz Celal Bey beni dindarlığımdan ve diğer bazı sebeplerden dolayı sevmezdi. "bu ezberdir, silsin, bir daha yapsın" dedi. ben sildim, tekrar aynını yazdım. şaşıracağımı sanmıştı, canı sıkıldı. "yeter, çıkınız" dediler, çıktım. imtihan odasında  şiddetli münakaşalar olmuş, mümeyyiz Sakallı Celal Bey beni ikmale bırakmak istemiş, diğerleri ise yedi numara takdir etmişler. nihayet 6 numarada müşkilatla kabul ettirmişler. yakayı kurtardık.
Celal Beyin bana olan husumetinin şu hadiseden ileri geldiğini sanırım. Bize Fransızca dersine gelirdi fakat derslerine muntazaman devam etmezdi. bir gün dersimiz Fransızca olduğundan hoca gelmeyecek diye yine başka şeylerle meşguldük. Ben tahtaya her zaman olduğu gibi arkadaşlarımın arzusu ile bir beyit yazmış, okuyup izah ediyordum! tam o sırada ayak sesleri işittiğimiz için derhal yerlerimize oturduk. Celal Bey, her zamanki gibi kolunda bir deste kitapla sınıfa girdi. Kitapları masaya bıraktı, tahtaya bakıp henüz silmeye fırsat bulamadığım Muallim Naci'ye ait beyti okudu ve "bunu kim yazdı" diye sordu. Arkadaşlar bana bakınca haliyle "ben yazdım" dedim. "kimindir" dedi. "naci'nin" diye cevap verdim. "başka adam bulamadın mı?" deyince "münevver Fransızca bilen, açık fikirli bir adamdır" diye cevap verdim. Karanlığa doğru açık diye mukabelede bulunda. Bu muhavere hoşuma gitmedi, ayrıca babamın Ankara Kadısı olduğunu da biliyordu. Müftinin yeğeni ile bana karşı çok haşin tavırlar almaya başladı. Sebebi iki Müslüman çocuğu olup dini inançlarımızın sağlam bulunuşundandı. Bizim de ona karşı sırf bu yüzden antipatimiz vardı. Son derece materyalist olup dindarlara musallattı. Daha evvel yine bu mizacından dolayı Üsküp'ten, arkasından teneke çalarak kaçırdıklarını Üsküplü arkadaşlar anlatmışlardı!. Mektepte aynı zamanda müdür-i sani yani baş muavin olan bu zat fizik ilimine meraklı olup Fransız ihtilalini ve Fransızca'yı çok iyi bilirdi. Çok zeki, sürat-i intikal sahibi, haneberduş, muayyen fikirler besleyen bir adamdı... Kendi inancına göre haksız tanıdığı hususlar için herkesle kavga ederdi... Yaşayışı kimseye benzemezdi... Hemen hemen tanımadığı yoktu... Sevdiğine kul köle olur, sevmediğine ne amansız düşman kesilirdi. Fevkalade hazırcevaptı. Kıyafet Kanununun neşrinden bir müddet sonra tramvayda kendisiyle karşılaştım.  "Efendim, bilmem dikkat ettiniz mi? İlmiye sınıfı şapka kanunundan sonra hep melon şapka giyiyorlar, fötr giyen yok, acaba neden?" deyince hemen "cami kubbesine benzediği için" deyivermişti!...
Yıllar sonra bir gün Kadıköy vapurunda rastlamıştım. "Sizi hala huzura kavuşmuş göremiyorum. Siz ne istiyorsunuz, ne düşünüyorsunuz, hatta şimdiye kadar düşünmediklerinizin hepsini Mustafa Kemal Paşa yaptı. Neden hala memnun değilsiniz?" diye sordum. Bana, "Sen hiç tiyatroya gitmedin mi? Perde açılır, karyolaya uzanmış bir hasta görürsün, başında ilaç veren bir de hemşire vardır. Biraz sonra doktor içeri girer, nabız yoklar, reçete yazar... Aslında ortada ne hasta, ne hemşire, ne de doktor vardır. Bunların hepsi bilirsin ki rolden ibarettir. İşte bizim cumhuriyetimiz de "Yaşasın Cumhuriyet" rolünden ibarettir" diye karşılık verdi! Hazılı bazılarına göre "sosyal demokrat" bir adamdı. Kendisi için "Komünist" diyenler de vardı. İhtimal ondan dolayı rejim düşmanı idi ki böyle söylüyordu...

Cumhuryetin "ilmiye sınıfı"ndan (!) Mahir İz Hoca'nın aklı ve ilmi ön planda tutan Sakallı Celal Bey'i "rejim düşmanı" gözüyle görmesini yadırgamamalı. Peki, Cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık eden ve onun ülkeye getirdiği aydınlık ortamı bilen Ahmet Haşim ve Haldun Taner gibi edebiyatçılarımızın kalemlerine acaba neden düşmüştü Sakallı Celal Bey'in azametli gölgesi?

Pazar, Ocak 08, 2017

KİTAPSIZ FEYLESOF SAKALLI CELAL-2


Bir önceki yazımda belirttiğim üzere, yaratıcısı olduğu bir sürü sözden birisi de "bir insan ancak okuyarak bu kadar cahil olabilir" olan, geriye yazılı bir eser bırakmayan ancak bir o kadar da etkili anılar bırakan, Osmanlı İmparatorluğu Bahriye Nazırı, Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğlu, Galatasaray Lisesi, 1907 mezunu Sakallı Celal (Yalınız), son sınıf öğrencisi iken, tarihe "31 Mart vakası" diye geçen gerici ayaklanmanın bastırılması için Selanik'ten gelen Hareket Ordusuna okuldan kaçarak gönüllü olarak  katılmıştır. Hayatı, çevresindeki her şeye duyarlı davranışlar göstererek geçen, Sakallı Celal, Fransa'da bulunduğu tarihlerde İtalya'nın Libya'ya saldırması sırasında edindiği bir Fransız Pasaportu ile hemen Libya'ya giderek oradaki savunma ve direnme harekatına gözünü kırpmadan katılmıştır. Tüm bunların yanında kendisini kendi deyimi ile hayata bağlayan en önemli değerlerin başında "Galatasaray'ın" geldiğini mütemadiyen beyan etmiştir. Bu bağlılığın yegane ölçüsü de, Galatasaray'ın dönem itibari ile yönetsel açıdan da özgürlük rüzgarlarının estiği yerin merkezi olması olup, kendisi de tüm Galatasaraylılar gibi bir hürriyet aşığı idi.

Fransa'daki Öğrenimini yarıda keserek yurda dönünce; Galatasaray lisesi müdürü Hocası Tevfik Fikret'in kapısını çalmayı düşünür, fakat Galatasaray’daki özgürlükçü hava yüzünden Okul Müdürü Tevfik Fikret’ten rahatsız olan çevreler baskılarını arttırınca Tevfik Fikret görevden alınmıştır. Öğretmenlik yapma isteği, soluğu Maarif Nazırı Emrullah Bey'in kapısına getirmiştir kendisini ve o dönemlerde hürriyet rüzgarlarının delice estiğini düşündüğü Üsküp kenti tercihidir, böylece Fransızca ve Felsefe öğretmeni olarak Üsküp'e atanır. Ne yazık ki, bundan sonraki hayatında da olacağı üzere, açık sözlü, doğrucu ve bilimselliğe verdiği önem nedeniyle, gerici ama etkili çevrelerce hiç sevilmemiştir, sürekli kendisinden şikayet edilmiştir. Hele bir de fazla geniş vizyonu ve ileri görüşlülüğü nedeni ile öğrencilerine hurafelere inanmamaları yönünde verdiği telkinler ve derslerin yanında sporun da önemli olduğunu düşünmesinden ötürü, Üsküp'te öğrencilerden müteşekkil bir futbol takımı kurması ve bir futbol sahası düzenlemesi yüzünden egemen çevrelerin derhal hedefi olmuştur. Çünkü bu egemen çevrelere göre bu "fransız monşeri" çocuklara sık sık büyük Fransız Devriminden söz eden bir zındık idi. Ayrıca bu monşer oruçta tutmuyordu, namazda  kılmıyordu, hatta cuma namazlarına bile gitmiyordu. Öğrenciler onu seviyormuş, sıradan Üsküp halkı onu büyük bir iştahla dinliyormuş, egemenler için, hem en tehlikeli durum, hem de ne gam ne keder, onlar için varsa yoksa kendi bildikleri. Egemen çevrelerin "şeytan oyunu" ve "komünist icadı" diye niteledikleri ve "futbol dine aykırıdır ve Kerbela'da şehit edilen İmam Hüseyin'in başını düşmanları böyle tekmelemişlerdir" propagandası ile görevine son verilir.

Peki, Sakallı Celal, bu yaptıklarından vazgeçer mi, asla. Bilahare de Fransızca ve Felsefe Öğretmeni olarak atandığı Kastamonu'da, yine gerici egemen çevrelerin karşı propagandası ile karşılaşır, yine iddia bir yobaz hocanın "Bu oyun dine aykırıdır. Kerbela'da şehit edilen İmam Hüseyin'in başını düşmanları böyle tekmelemişlerdi" sözleri üzerine bu sefer de yobaz hocayı bir güzel döver ve yine görevine son verilir, İzmit'e öğretmen olarak tayin olunur.

Oradan da; Ankara Sultanisine Müdür olarak atanır, burada da ders programlarını değiştirip din derslerini azalttığı ve erkek öğrencilere bayan öğretmen atadığı için uyarılar alır ama onun umurunda değildir bu uyarılar o doğru bildiğini yapmaktadır ve yapacaktır da. Burada gelen büyük tepkileri göğüslemiş ve savuşturmuştur. Ancak bir gün, okula bakanlıktan bir yazı gelir, Hukuk Fakültesinin öğrenci ihtiyacını karşılamak üzere son sınıf öğrencilerinin acil olarak okuldan mezun edilmeleri ve hatta bunun yanında bir alt sınıflarında bir formalite sınav uydurularak mezun edilmeleri gerektiği belirtilmektedir.  Sakallı Celal bu yazıyı okuyunca çok sinirlenir ve "… Ankara sultanisi "boyacı küpü" olmadığı cihette Vekaletin talebi kabili tatbik görülmemiştir. Hem bendeniz, Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte "mucize" devrinin sona erdiğini sanıyordum. Demek ki yanılmışım. İstifamın derhal kabulünü veya Vekalet emrine alınmama emirlerinizi arz ederim efendim. Mahmut Celal." şeklinde bir istifa mektubu kaleme alır.

Öğretmenlik hayatında, gençlik döneminde çok önem verdiği hürriyet fikrinin devamı kabilinden edindiği fikirler gereği, öğrencilerin insan muamelesine tabi tutulması gereğine inanır ve öğrenci dövülmesine açıktan karşıdır. Okula geldiği bir gün Sakallı Celal, bir öğretmenin bir öğrenciyi bahçede dövdüğünü görür ve o da gider o öğretmene okkalı 2 tokat yapıştırır, şikayet üzerine de Okul Müdürünün karşısına çıkınca, "bir öğrencinin hayvan muamelesi göremeyeceğini okulda bu şekilde dayak yiyemeyeceğini göstermek için bende ona iki tane asıldım der." Sonuçta öğretmenler topluca Bakanlığa şikayette bulunarak Sakallı Celal'in gönderilmesini talep ederler ve Bakanlıkta Sakallı Celal'i Eskişehir'de başka bir okula tayin eder. Fakat Sakallı Celal "öğretmen olmamı istediniz öğretmen oldum. İstanbul'a gönderdiniz eşşekler arasında öğretmenlik yaptım. Şimdide Eskişehir'e gönderiyorsunuz kim bilir orada ne eşşekoğlu eşşekler arasında öğretmenlik yapmak zorunda kalacağım" diye bir telgraf yazarak istifasını verir. Artık öğretmenlik ya da herhangi bir memuriyet yapamayacağını anlamıştır. Evet, Orhan Karaveli'nin "Sakallı Celal" adlı kitabını okumaya devam, muhteşem anılar var.

Pazar, Ocak 01, 2017

KİTAPSIZ FEYLESOF SAKALLI CELAL

Çok bilinen ve sıklıkla kullanılan “Türkiye durmaksızın doğuya giden bir gemidir, bazıları bu geminin güvertesinde batıya doğru koşarak batıya gittiklerini sanırlar” ve “bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir”  kelamları başta olmak üzere, daha birçok veciz sözün ilk kullanıcısı ya da sahibi olarak bilinen, filozof, öğretmen, aykırı, muhalif, sosyalist, “komünist enternasyonal’de” Türkiye’yi temsil eden heyet azası, aynı zamanda her daim Atatürkperver olan, ama en önemlisi de dönemin en önemli okulu olan Mekteb-i Sultani(Galatasaray lisesi) mezunu olmasıdır. Yazar Orhan Karaveli’nin “Sakallı Celal” adlı kitabını okurken birbirinden ilginç ve dikkat çekici anıya tanıklık ediyorsunuz adeta; Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının oğlu, Galatasaray Lisesini bitirir, dönem itibari ile okul müdürü halen Tevfik Fikret’tir, kendisinden aldığı ilim, irfan ve feyz ile,  Fransa’ya Sorbonne Üniversitesine siyaset bilimi tahsil eylemeye gider ancak fikri dünyasında oluşan fırtınalar nedeni ile, Fransa’da kaldığı bir yıl boyunca, kahve kahve dolaşmış, düşünmüş, yemiş, içmiş, kendini aramış durmuş deyim yerinde ise serkeşlik etmiş, olmamış Türkiye’ye dönmüş, öğretmen yardımcılığı, öğretmenlik, okul müdürlüğü, fabrikada teknisyenlik, çımacılık, çöpçülük, hamallık gibi bir sürü işe girmiş çıkmış, istenilenden ziyade olması gerekeni yapınca da, ne yazık ki hiçbir yerde barındırılmamıştır.

Bugünlere de şavk tutacak şekilde yaşanmışlıkları bulunduğu anlaşılan Sakallı Celal üstüne Yazar Orhan Karaveli’nin aynı adla yazdığı kitaptan birkaç örnek verelim ki, meramımız iyi anlaşıla ve daha fazlası için de mezkur kitabın okunmasını salık vermiş olalım. Aydın’da çalıştığı dönemde, Ruhsatlı Silahı olmasına rağmen bir ihbar neticesinde yakalanınca savunmasını yapmak üzere yazdığı dilekçede şu harika lafları eder; “bu polis eskiden Padişah’ın ve Hilafet’in polisiydi. “Padişahım çok yaşa” diye bağırmayanları yakalayıp zindana tıkardı. Düpedüz zulüm aracıydı emrinde olduğu Padişah ile Hilafetin. Şimdi devran değişti, Cumhuriyet ilan olundu ve bu polis Cumhuriyet’in polisi olup çıktı. İyi de, ben bu polise nasıl güvenebilirim? Yarın, birileri punduna getirir ise bir kez daha “hilafetin polisi” olmayacakları ne malum? O nedenle ben bu silahı “gerektiğinde Gazi Paşa’yı ve Cumhuriyet’i korumak için taşıyorum”. İfadem bundan ibarettir.”
Dostları ve bulunduğu çevrede tanıdıkları arasında, Yusuf Ziya Ortaç, Ahmet Haşim, öğrencim de dediği Nazım Hikmet, Ordinaryüs Matematik Profesörü Ali Yar, Haldun Taner, Ali Sami Yen, Nurullah Ataç, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Kazım Taşkent, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli, Profesör Dr. Vakur Versan, Burhan Felek, gibi önemli şahsiyetler bulunan kitapsız feylesof Sakallı Celal ile ilgili bir başka yaşanmışlık, yine aynı kitaptan; “Sakallı Celal Ankara Erkek Lisesi Müdürü iken okulun lağımı patlar. Durum Bakanlığa iletilir ama Bakanlıktan “durumun idare edilmesi” yolunda bir cevap gelince Sakallı Celal iş tulumunu giyer, bir öğrencisiyle birlikte patlayan lağımı onarmaya başlar. Tam o sırada okula gelen bir müfettiş, Sakallı Celal’i o halde görünce bakanlığa; “makamına uygun olmayan bir kıyafette görüldü.” diye rapor eder. Çok geçmeden Bakanlık Sakallı Celal’e bir yazı yazarak: “niçin makamınıza uygun olmayan bir kıyafette görüldünüz?” diye sorup savunma isteyince Sakallı Celal doğrudan arkadaşı da olan Bakan’a çıkıp: “lağım patladı dedik, idare et dediniz. Ben de lağımı onarıp idare edeyim dedim. Lağıma resmi kıyafetle girecek değildik ya. İdare etmenin bok içinde oturmak anlamına geldiğini nerden bileyim?!”

Canım Yurdumun tarihinde, ne yazık ki yazılı bir eser bırakmadığı bilindiği halde, uzun yıllardır söyledikleri tekrarlana gelen, sürekli aranan ve birlikte olunup muhabbet edilmek istenen kişiliği ile önemli bir yer işgal eden, saçının ve sakalının dağınıklığı ve sürekliliği nedeni ile Karl Marx’a benzetilen bir filozof şahsiyettir, Sakallı Celal. Haksızlıklara ve adaletsizliğe karşıtlığı nedeni ile sürekli bir şekilde ve tek başına protesto edişlere asla ara vermez ve bu uğurda kendisine gelen baskılara da asla boyun eğmemiş şahsiyeti nedeniyle bir dönem sırf “çöpçülere az maaş veriliyor” diye protesto amaçlı, bir dönem çöpçülük yapacak kadar, duyarlı, ahlaklı davranan, bugünlerde çok fazlası ile ihtiyaç duyulan bir öğretmen olup bugünlerde kızdığımız zaman ya da bir durum tespiti yapmak adına kullandığımız veciz sözlerin yaratıcısıdır. Canım Anadolu topraklarının fazla aşina olmadığı, doğru bildiğini, her şeye ve herkese rağmen, her zaman ve her yerde söyleyen, savunan ve iddia eden, para, şan ve ün için fikirlerinden ve onların ifadesinden asla feragat etmeyen, nadir insanlardan biri olduğu hayat hikayesinden kolayca anlaşılan, günümüz omurgasızlarına iyi bir örnek teşkil edecek nevi şahsına münhasır, Sakallı Celal Yalınız’ı bu nedenle bir kez daha, biz de anmış olalım.  

Yazıyı Sakallı Celal’e ait bir söz ile sonlandıralım bu hafta;
“Tanzimat ilan ettik, olmadı
Meşrutiyet ilan ettik olmadı
Cumhuriyet ilan ettik olmadı

Yahu biraz da ciddiyet ilan etsek!”

Salı, Aralık 20, 2016

ONBİNLERİN DÖNÜŞÜ ANABASİS-2


Babasının ölümünden sonra Ahameniş İmparatorluğu hanedanlık tacına sahip çıkan II. Artakserkses karşısında,  Kuros tahtın gerçek sahibinin kendisi olduğu iddiası ile toplandığı ordusu ile, Bağdat yakınlarında bulunan Kunaksa da karşı karşıya gelirler. Kuros'un ordusu, II. Artakserkses'in ordusunun sayısal üstünlüğüne karşın bir hayli başarılı bir savaş yürütürken, Kuros'un ani ölümü üstüne, ricat başlar. Sokrates'in öğrencisi Helen filozof, yazar, tarihçi ve komutan-asker, Ksenefon tarafından kaleme alınan "Onbinlerin dönüşü, Anabasis" kitabı, M.Ö.401 yılında gerçekleşen bu savaşı merkezine alan, ancak detayda da yaklaşık 14 aylık bir büyük yürüyüşün, hemen hemen sorunsuz geçen savaş öncesi bölümünde, Manisa’nın Salihli ilçesinin batısındaki antik Sard şehrinden doğuya doğru yola çıkıp, Konya üstünden Anadolu platosunu aşmasını, Gülek Boğazından Kilikya’ya inip, Kuzey Suriye üzerinden Mezopotamya’ya; bugün ki Bağdat yakınlarındaki Babil’in birkaç km. yakınındaki Kunaksa' ya varışı, savaş anları ve kaybedilen savaşın ardından, gelmiş oldukları güzergahın güvensiz olacağı düşüncesiyle, kuzeye, sırasıyla, Karduklar ve Armenia ülkelerinden geçerek, Karadeniz'e, Trabzon, Giresun, Ordu ve Sinop, oradan da batıya İstanbul'a kadar olan yolculuğun güncesidir.

Kitap konusu üstüne başka bir yazı yazmak kaydıyla, şimdilik, büyük yürüyüşün güzergahını oluşturan, yerlerin o tarihlerdeki ve bugünlerdeki isimlerini aşağıda bulacaksınız.

Kastolos ovası: Burçak ovası
Abydos: Boğazkilise, Çanakkale
Kherrhonesos: Gelibolu
Hellespontos: Çanakkale Boğazı
Hkolassai: Honaz, Denizli
Kelainai: Dinar, Afyon
Marsyan: Çine
Peltai: Çivril, Denizli
Keramos Agora: Uşak Banaz Ahurhisar-Çalça bölgesi
Kaystrou Pedion: Afyon Bolvadin höyükler Köyü
Thymbrios: Konya Akşehir Ulupınar Köyü
Tyriaion: Ilgın Konya
İkpnion: Konya
Tyana: Bor
Dana: Kemerhisar, Niğde
Tarsos: Tarsus
kydnos: Tarsus Çayı
Soloi: Viranşehir, Mersin
Euphrates: Fırat Nehri
Psros Nehri: Seyhan Nehri
Pyramos Nehri: Ceyhan Nehri
Karsos Nehri: İskenderun Nehrine karışan bir akarsu
Myriandos: İskenderun Fenike şehri
Khalos Nehri: Antep yakınında Halep Nehri kurumuştur.
Dardas Nehri: Fıratın kolu Far nehri
Arakses Nehri: Habur Çayı
Kyros: Sisam Adası
Tigres Nehri: Dicle
Zapatas Nehri: Büyük Zap Nehri
Perinthos: Marmara Ereğlisi
Larisa: Nemrut Dağı yakınındaki Ninova şehri
Mespila: Musul
Kendrites Nehri: Botan Çayı
Teleboas: Karasu
Phasis Nehri: Aras Nehri kolu Pasinsu
Harpasos Nehri: Aras Nehri kolu Arpaçay
Trapezous: Trabzon
Sinope: Sinop
Kerasous: Giresun
Kotyora: Ordu
Thermedon: Terme çayı
İris: Yeşilırmak
Halys: Kızılırmak
Parthenios Nehri: Bartın Irmağı
Herakleia: Karadeniz Ereğlisi
Kherrhonesos: Gelibolu Yarımadası
Magnasia: Manisa
İason Burnu: Yason Burnu
Lykos Nehri: Gülüç Nehri
Byzantion: İstanbul
Kalpe: Kerpe Beldesi
Khrysopolis: Üsküdar
Khalkedon: Kadıköy
Selymbria: Silivri
Bisanthe: Tekirdağ
Ganos: Tekirdağ yakınlarında Şarköy yakınında Gaziköy
Salmydessos: Kıyıköy
Lampsakos: Lapseki
İda Dağı: Kaz Dağları
Thebe Ovası: Edremit Ovası
Adramytteion: Edremit
Kaikos Ovası: Bakırçay
Pergamon: Bergama

Perşembe, Aralık 15, 2016

YETMEZ AMA EVETÇİLER; ALLAH SİZİ AFFETSİN-1


Geçen hafta kaldığımız yerden devam... "ikna oldum" diyerek durumu kurtarmaya çalışan Yüksek profilli gazetemizin patronu Aydın Korkmaz, "al sana bir kandırılma hikayesi daha..." Bak aşağıda, Gün Zileli'nin "yarılma" adlı kitabından bir pasaj, oku, oku, oku... sonra nasıl olsa üfleme faslına geçiyor insan, kolayca...Konu nasıl mı sonuçlandı, takdir edersin ki, Doğu Perinçek'in karşısında olan insanlar da ikna olmaya açık insanlar idi, ancak finali ben sana sözlü anlatırım gayri...

"FKF'nin, TİP yönetimindeki çizgisindeki muhalefeti, Doğu Perinçek yönetiminin devirmek için yeni bir atılım yapmaya hazırlanıyordu. GYK toplantısının normal olarak Temmuz ayının ortasında yapılması gerekiyordu. Ne var ki, TİP'in baskısıyla GYK'da yönetime destek vermiş bazı GYK üyelerinin TİP yanlısı muhalefetin saflarına geçtiğini, bu GYK toplantısında yönetimimizin kesin olarak devrilebileceğini biliyorduk. Doğu bu yüzden, GYK toplantısını ertelemenin, böylece zaman kazanmanın yollarını arıyordu. FKF tüzüğünde, ertelemeye ilişkin bir madde bulunmuyordu. Doğu, böyle durumlarda devreye giren Meclis iç tüzüğünün tartışmalı bir maddesine dayanarak, FKF başkanı sıfatıyla, GYK toplantısını, ikinci bir çağrıya kadar ertelediğini ilan etti. Ne var ki, muhalefetin sabrı iyiden iyiye tükenmişti. Çoğunluğu elde ettiği bir sırada verilen bu erteleme kararına uymaya hiç niyetli görünmüyordu. Ancak, GYK toplantısını en az bir MYK üyesinin açması tüzüğün gereğiydi. Bizim yönetim ise taş gibiydi, o ana kadar tek fire vermemişti.

Bunun üzerine TİP yönetimi, işe bizzat el koydu. Behice Boran, aynı zamanda parti üyesi de olan FKF Genel Sekreteri Ömer Özerturgut'u partiye çağırarak, GYK toplantısını açmasını "emretti". Ömer Özerturgut, ideolojik olarak MDD'ci olmasına rağmen, bu baskıya dayanamadı, "Parti disiplini" ne uyarak, İstanbul'a gidip, İstanbul delegelerinin hazır bulunduğu, şaibeli "GYK Toplantısını" açtı. Bu toplantının şaibeli olduğunun, İstanbul delegeleri de farkındaydılar. Bu yüzden, toplantı, çalışmalarını Ankara'da devam etme kararı aldı. Böylece, İstanbul'da toplantının kazasız belasız açılması sağlanmış, Ankara'da devam kararıyla da, toplantının meşruluğu garanti altına alınmış oluyordu."

Doğu Perinçek, çocukluğundan kalma çocuk felci rahatsızlığının nüksetmesi ve rahatsızlığın artması nedeni ile zor yürüyor ve ayağı da sargılı vaziyettedir. İstanbul'da olanın bitenin farkına varan grup, Ankara'da kongreye müdahale edip, yönetimin devrilmesinin önüne geçecek çalışmaları yapma niyeti ile kongreye katılım konusunda gayretlidirler, hatta Doğu Perinçek kongreye koltuklarına girilmiş ve yer yer de kucakta taşınarak getirilmiştir. İstanbul delegeleri ve onlara uyarak kongreye katılan Ankara delegeleri ile kongre devam ettirilecektir, gayri. Divan Başkanlığını'da kontrol dışı birisi yapacak idi artık...

"FKF salonunda tuhaf bir görüntü ortaya çıktı. Salonun bir bölümünde GYK toplantısı yapılıyor, öbür bölümünde ise GYK toplantısını tanımayan bizler, güya MDD üzerine bir seminer veriyorduk.  Cengiz Çandar, Ben, Doğu Perinçek vb. GYK toplantısını proveke edecek etmek içim yüksek sesli konuşmalar yapıyorduk. GYK ise, her ne şart altında olursa olsun, toplantısını yapıp bitirmekte kararlı görünüyordu. Alelacele eller kalkıp iniyor, birşeylere karar verilip hızla başka bir gündem maddesine geçiliyordu. Doğu baktı, bu seminer numarasıyla GYK'nin çalışmalarını önlemek mümkün değil, yeni bir taktiğe başvurdu. "Bir dakika" dedi, "ben halen FKF'nin başkanıyım, madem ki, GYK toplanmış bulunuyor, o halde toplantıyı ben yöneteceğim." Delegeler önce inanmazlıkla baktılar Doğu'ya. Acaba doru mu söylüyordu, gerçekten yola gelmiş, GYK toplantısının meşruluğunu tanımaya karar vermiş miydi? Eğer böyleyse bu işlerine gelirdi, çünkü böylece hem toplantının üzerindeki şaibeyi ortadan kaldırmış, hem de oy çoğunluğuna dayanarak böyle meşru bir toplantıda yönetimi devirmiş olacaklardı. Biraz tereddüt ettikten sonra, Doğu'nun önerisini kabul ettiler. Zülküf Şahin başkan sandalyesinden kalktı, "gel bakalım" dediler, Doğu'ya. Doğu, sağlam bacağının üzerinde sıçraya sıçraya, GYK Başkanlık sandalyesine geçip kuruldu ve sandalyeye oturur oturmaz, ilk sözü şu oldu: "GYK toplantısı ertelenmiştir, bu toplantının GYK toplantısıyla ilgisi yoktur." İstanbul delegeleri öfkeyle ayağa kalktılar. Doğu'nun oyununa gelmişlerdi. Ona inandıkları için pişmandılar. Evet ama, bu, sakat bacağını bir sandalyeye dayamış adamı, GYK Başkanlık sandalyesinden nasıl uzaklaştıracaklardı. Tekçare kalıyordu, onu yaptılar. Doğu'yu orada kendi kaderiyle başbaşa bırakıp sandalyelerini tam ters yöne, salonun öbür yanına çevirdiler. Zülküf Şahin de bir sandalye alarak yeniden karşılarına oturdu. GYK, toplantısına böylece devam etmeye çalıştılar.

Doğu, toplantıyı proveke edebilmek için şansını bir kere daha denemekte kararlıydı. Oturduğu yerden GYK toplantısını sürdürenlere seslendi. "Tamam arkadaşlar" dedi, "ikna oldum. Bu sefer size söz veriyorum, gerçekten yöneteceğim toplantıyı"." Ben, içimden, artık bu sefer inanmazlar diyordum, ne var ki, delegeler, Doğu'ya bir kere daha inanma gafletini gösterdiler. Doğu, deminki gibi, kalkıp, sıçraya sıçraya Zülküf Şahin'in sandalyesine geçti. Oturur oturmaz da aynı sözler çıktı ağzından: "toplantı filan yok. GYK toplantısı tarafımdan ertelenmiş bulunuyor." Artık delegeler öfkelenmeye bile gerek duymadılar. Alışmışlardı zahir! Otomatik hareketlerle, sandalyelerini bir kere daha salonun öbür tarafına çevirdiler ve Zülküf Şahin bir kere daha geçip karşılarına oturdu. Artık bu kadarı komediydi!"

Cuma, Aralık 09, 2016

YETMEZ AMA EVETÇİLER; ALLAH SİZİ AFFETSİN

2010 referandumunda; "yetmez ama evet" hareketi, "yeni anayasa değişikliklerini" desteklediğini açıklayan, aslında da illizyon yaratmak için "içimize sinmiyor" ile başlayan  ve de necip milletimizin sürekli tavrı olan, kötünün iyisi tercihi ile sırlanan davranışına mazhar olmayı hedefleyen ama aslında tam tamına en güçlü zehiri en tatlı şey ile sıvayıp hap haline getirmenin bir versiyonudur. Aslında o tarihte de beyan ettiğimizi bugün bir kez daha söylemekte yarar var, o sloganın ya da reklam repliğinin şekli şöyle olsaydı, "yanlış ama yine de destekliyorum", bugünkü nedametin hatta "mayın eşeği" olduklarının ikrarı daha samimi kabul edilebilirdi.
Bilindiği üzere; bugünümüzün temelinin atıldığı o günlerde, anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulduğu biçimine, düşünmeksizin evet diyen bölümün dışında kalan, muhalif, aykırı, ikircikli ya da kararsızın oyunu da illüzyon yardımı ile aynı mecraya akıtmanın 2 yolu vardı, bunlardan birincisi, aslında onlardan ama sanki bunlardanmış gibi görünen zevatın öncülüğünde, 12 Eylülcülerin yargılanacağına inanan ya da inanmış gibi görünen reklam içerikleri ile oluşturdukları cephe; "yetmez ama evet" idi diğeri ise malum "boykot"... Aslında her ikisinin de son tahlilde birbirinden bir farkı yoktu ama, hedef kitlelerin farklılığı bariz olunca sözde bariz farklı 2 başlık açılması gerekiyordu... Konunun her türlü detayını daha dün imiş gibi herkesin hatırladığını düşünerek konunun bu tarafını kapatıp, gazetemizin patronu Aydın Korkmaz'ın, uzunca süredir kendisine, "bizi de kandırdılar, Allah bizi affetsin" demesi gerektiği konusundaki baskımdan usandığı ve aslında kandırılmadığını ama ikna olduğunu beyan eder bir cevabi yazısı üstüne bende cevap hakkımı kullanıyorum. Gerçi "kandırılmadım" yerine "ikna oldum" sözünü koyarak durumu kurtaramadığını anlattıkça daha da direngen bir hale geçen ve savundukça abuklaşan durumu üstüne söylenecek çok şey var şüphesiz, ama başlangıcın da çocukça bir savunma olduğunu söylemekle başlayayım. ee değil kaka...
"Yetmez ama evet"çilerin 2 önemli (aslında önemsiz) temsilcisi durumundaki Sezen Aksu ve Oral Çalışlar'a bakalım ne demişler o gün itibariyle... SEZEN AKSU; "Tabii ki evet diyeceğim. Dört dörtlük, çok daha kapsamlı ve özgürlükçü nihai şeklini alana kadar da evet demeye devam edeceğim", ORAL ÇALIŞLAR; "Statüko’nun rüzgarına kapılmayın" diye söyleyerek gururla "Yetmez ama evet'çi olduğunu açıklamıştır.... Nasıl iddialı ve gurur dolu bir duruş, emin olun konuyu bilmesek yutturacaklar ama, peki, yutanlar olmadı mı, evet oldu hem de çok fazla miktarda... O zamanlar diyorduk, Kozanlı ve Kadirli'lilerin yılan ile çuvala konulma hikayesini, gülüyordu bu zevat, deee haydi şimdi de gülün... Şimdi dörtdörtlük özgürlükçü ve aynı zamanda statükodan kurtulmuş bir anayasa sahibiyiz, sayenizde... Peki bu zevatın söyledikleri ile, Gazetemizin patronu Aydın Korkmaz'ın söylediklerinde öz olarak ne fark var, kocaman bir hiç...
Yetmez ama evetçilerin bilahare "akil adamlığa" evrilmesini müteakip, bu ekibin en şanlılarından biri, Baskın Oran, geçenlerde verdiği mülakatlarda durumu en yalın, en anlamlı ve herkesin çok kolay anlayabileceği biçimde ortaya koyar, "Mayın eşeği gibi kullanıldık"... Bu kelam üstüne kelam olmaz gayri... Buradan kelli genel manada söylenecek çok şey yok...Bunların siz bakmayın öyle anlı şanlı analizler yapıyor görünmesine, ülkenin uzun vadede çıkarlarının tespitini iyi yaptıkları iddiasına, bunlar 6 yıl sonrayı bile göremezler ve de göremediler, hatta daha iddialı söyleyeyim bunların 6 ay sonrasını görebilme kapasiteleri bile tartışmalı... Çakralar kapalı olunca, akıl ne yapsın... Allah kimseyi "bilimsel engelli" yapmasın, ne diyelim ilaveten...
Kandırıldım demekten neden bu kadar ürküyorsun ki Aydın Korkmaz; kandırılanlar kötü niyetlerinden kanmazlar, tam tersine iyi niyetlerinden kanarlar ve kandırılırlar, asıl kandıranlar kötü niyetlidir... Ayrıca tarihimiz bu kulvarda kananlarla doludur, bak birkaç tane örnek yazayım da içini serin sular ferahlatsın... Bu manada ilk kandırılanlar; Medine'deki Yahudiler olmuştur, sonra TKP'nin öncüleri kandırıldı, sonra sizin öncülleriniz DP (demokrat parti) tarafından kandırıldı, sonra İran'lı TUDEH'çiler, Mücahitler, daha sonra vs. vs... 
Nişanyan Etimolojik sözlük bak ne diyor; "kandırılmak" için; ETü: (Uygurca Maniheist metinler, ö.900), "közünürteki küsüşleri kandı (bu dünyadaki arzuları tatmin oldu)", ETü: (Kaşgarî, Divan-i Lugati't-Türk, 1073), "ol sūwdın kandı (suya doydu), ol meŋi suwka kanturdı (beni suya doyurdu)",  ETü kan- doymak, tatmin olmak, inanmak, Not: Karş. Moğ kanu- "doymak, tatmin olmak, inanmak".
Bu sonuç ile senin anlattıklarını karşılaştırınca anlıyorum ki, siz doymuşsunuz, olmadı tatmin olmuşsunuz ya da senin ifaden ile ikna olmuşsunuz... Allah başka keder vermesin size demekten başka çare bırakmadın bana... Bunları düşündükçe de aklıma nedense hep "Fadime" gelir aklıma, güzel yeşil gözleri yaşlarla dolu dolu vaziyette, "Allah yolunda olduğunu söyleyip, beni kandırdı" diyerek TV lerde endam gösterip, meşhur Kalkancı ve Gündüz hocaefendileri hedef tutardı... Vay ki vay... Hay Allah Aydın Korkmaz, sen savundukça aklıma neler geliyor neler, bak gördün mü... Hem Fadime, hem de siz korkarım ki, hem ağlayıp hem giden geline benziyorsunuz, biliyorum biraz ağır oldu ama vallahi daha hafifini bulamadım, özür dilerim, senden değil gelinlerden ama...
Yazımı Neyzen Tevfik'ten bir beyit ile tamamlayıp, yazının devamı haftaya diyeyim.

Türkü yine o türkü,
sazlarda tel değişti,
Yumruk yine o yumruk,
bir varsa el değişti!

Pazar, Aralık 04, 2016

ONBİNLERİN DÖNÜŞÜ ANABASİS-1

Ksenefon, Anabasis Onbinlerin dönüşü adlı, seyahatname ve askeri günce sayılabilecek kitabında, Manisa’nın Salihli ilçesinin batısındaki antik Sard şehrinden doğuya doğru yola çıkıp, Konya üstünden Anadolu platosunu aşmasını, Gülek Boğazından Kilikya’ya inip, Kuzey Suriye üzerinden Mezopotamya’ya; bugün ki Bağdat yakınlarındaki Babil’in birkaç km. yakınındaki Kunaksa' ya varışını, savaş anları ve kaybedilen savaşın ardından, dönüş için gelmiş oldukları güzergahın güvensiz olacağı düşüncesiyle, kuzeye, sırasıyla, Karduklar ve Armenia ülkelerinden geçerek, Karadeniz'e, Trabzon, Giresun, Ordu ve Sinop, oradan da batıya İstanbul'a kadar olan yolculuğu anlatmaktadır.

Mezkur kitaba, Karduklar (Kürtler), Armenia (Ermeni) ülkesi ile Trabzon'un ve birçok Karadeniz şehrinin kuruluşunun Helenler tarafından gerçekleştirilmiş olması konu olmuş diye, Milliyetçi-Mukaddesatçı cenahta kıyametler kopmakta olduğu da bir gerçektir. Neymiş efendim, "bu ülkenin sahipleri Müslümanları, kendi ülkelerinde "kiracı"; Anadolu ile hiçbir ilgisi bulunmayan Helenleri, Kürtleri hatta Ermenileri, "ev sahibi" gösteriyor diye vaveyla koparıyorlar. Bu aklı evvellere göre, demek ki, MÖ 400 yıllarında Ksenefon diye bir kefere soyu çıkıyor, bu topraklara yaklaşık 1400 yıl sonra Türkler akın akın gelecek, 1000 yıl sonra da Müslümanlar buralarda olurlar, "en iyisi ben tedbiren şimdiden yazayım" diyerek kaleme alır tüm bu yazılanları... Neyse şükür yine de, ya Ksenefon'u da komünistlere bağlasalar idi, ne yapardık... Kaldı ki; benzer gözlem ve tespitleri tarihin babası olarak bilinen Herodot'ta yapmıştır, ama bu aklı evvellere, ne gam, ne keder... Eeee tabii ki meseleyi Dağ Türklerinin karda yürürken "kart, kurt, kürt" diye ses çıkarırlardı gibisinden açıklamaya çalışanların başka bir şey üretmeleri de mümkün değildir... Allah selamet versin...

Mezkur konu ile ilgili kitabın ilgili bölümünde şöyle yazılmaktadır, Karduk ülkesi ve Karduklar için...

"Batıya giden yolun Tigres'i geçtikten sonra Lydia ve İonia'ya yöneldiğini, dağların arasından kuzeye doğru uzanan yolun ise Kardukhların ülkesine girdiğini söylediler. Esirlerin söylediğine göre bunlar krala itaat etmeyen, dağlarda yaşayan savaşçı bir halktır. Bir zamanlar bu halkı boyun eğdirmek için yüz yirmi bin kişilik bir kraliyet ordusu gönderilmiş, arazi elverişsiz olduğundan bu ordudan tek bir asker bile geri dönmemişti. Kardukhlar sadece ovaya hakim olan satrapla anlaşma imzaladıkları dönemlerde Perslerle ilişkiye geçerlermiş.
Generaller bunları dinledikten sonra farklı güzergahları anlatan esirleri gönderdiler ve ne tarafa gideceklerine ilişkin hiçbir ipucu vermediler. Ancak Kardukhların ülkesinden geçmek zorunda olduklarını düşünüyorlardı. Esirlerin söylediğine göre buradan geçerek Orontas'ın yönetimi altındaki büyük ve müreffeh bir ülke olan Armenia'ya varacaklardı. Oradan da istedikleri yöne gitmek artık çok kolay olurdu. Düşmanlar erken davranarak dağ geçitlerini ele geçirir korkusuyla, hareket etmek için en uygun zamanı öğrenmek üzere tanrılara kurbanlar sundular.
O gün de ova üzerinde Kendrites Nehri yakınlarındaki köylerde kaldılar. İki plethron (26.9 mt ye denk gelen uzunluk ölçüsü) genişliğindeki nehir Kardukh ülkesini Armenia'dan ayırıyordu. Hellenler ovayı görür görmez rahatladılar. Nehir Kardukh Dağlarının altı yedi stadion kadar uzağındaydı. Burada hem erzak boldu, hem de yaşadıkları güçlüklerin muhasebesini sakin kafayla yapabileceklerdi. Kardukh ülkesinden yedi gün süren geçişleri sırasında sürekli savaşmış, kral ve Tissaphernes'ten görmedikleri kadar zarar görmüşlerdir."

Anabasis veya Onbinlerin Dönüşü  adlı eser, Helen filozof, yazar, tarihçi, seyyah, komutan-asker, Ksenophon’un ünlü bir eseri olup, ilkçağ gezi yazıları içinde uzmanlar tarafından en önemli gezi ve tarih yazılarından sayılmaktadır, hatta o kadar ki, mezkur eser, Amasyalı Starabon’'un seyahatnamesi ile Heredot tarihinin seyahat yazıları bölümünü oluşturan eserler ile birlikte  anılmaktadır adı. Ksenophon bu eserde yazdığı tüm olayları bizzat yaşayarak ve gözlemleyerek  MÖ 400 yıllarında yazmış olup, kitap sadece günümüz için değil  kendi döneminde de çok önemsenmiş o kadar ki bazı kaynaklar, kitabın Büyük İskender'in Büyük Doğu Seferinde pusula gibi kullandığını yazmaktadır.
Kitap; İlkçağda yazılmış en önemli gezi gözlem ve anıları ve askeri günce olarak bilinmekte olup, eserin adını aldığı "anabasis" kelimesinin ise, Yunanca'da; "yukarıya doğru tırmanma, yükselme" anlamına gelmekle birlikte, bazı kaynaklarda kelimenin kökeninin Arapça olduğu ve "kılavuzsuz yolculuk" anlamına da geldiği yazılmaktadır. Kitabın gezi, savaş güncesi olmasının yanı sıra, liderlik, gönüllülük, stress altında yöneticilik, o şartlarda bile istişareye dayalı karar, hatta tüm askerlerinin bile karar için görüş ve bilgi paylaşımı, ortak karar verme, belirsizlikler, şaşkınlıklar, yılgınlıklar, umutsuzluklar, ürküntüler arasında ve de en önemlisi sürekli iaşe ve ibate konusundaki alarm ve sürekli savaş içerisinde inanç ve umut kaybının zirvesindeki insanlara önderlik, liderlik yapacaksınız hem de son derece başarılı bir şekilde, işte bunların tamamı bulunmaktadır.

Ama bana göre de, kitabın en önemli tarafı, dönüş yolunda yaklaşık 1 hafta yolculuk yaptıkları Kardukh (Kürt) ülkesinde, yiyecek teminindeki engeller ve zorluklar bir yana yoğun Kardukhlu saldırıları altında ölüm kalım savaşı vermektedirler, Helenleri ve başta da liderleri Ksenefon'u öldürmek için inanılmaz saldırılar düzenleyen Kardukh'ların bugün Ksenefon'un yazdıkları ile mezkur coğrafyada kendi varlıklarını ispatlıyorlar ya, atalarının o zaman öldüremediğine bugünkülerin şükür etmesi gerekir herhalde ve kaderin cilvesi de bu olsa gerektir...