Söyleşinin hararetli bir anında kapı çalındı.
Yzb.
Aziz bağırdı: -Kapıdaki kişiye seslenme yetkisi en kıdemli subayındı. Ayrıca
Tabur Nöbetçi Amiri idi-
-Girrrr!
Kapı
açıldı, içeri giren nöbetçi çavuş esas duruşa geçip, selam verdi.
Yzb.
Aziz, arkadaşlarıyla söyleşinin bölünmesinden biraz sinirlenmiş olduğu için
sertçe sordu:
-Ne var?
- Komutanım, polisler bir
sivil getirdiler, bize teslim etmek istiyorlar. Bir de yazı getirdiler, buyrun.
Çakırkeyf
Yüzbaşı, çavuşun uzattığı sarı zarfı biraz içkinin etkisiyle, biraz da meraktan
doğan bir telaşla koparır gibi çekip aldı, parmağını yandan sokup zarfı açtı.
Zarfın içinden çıkan çift kırmızı aylı ve kırmızı “zata mahsus” damgalı kâğıdı
bir solukta okudu. Yüzbaşı, okuduğu yazı ile ayılır gibi olmuştu. Yazıyı bir
kez daha okuduktan sonra arkadaşlarına döndü ve konuyu çok önemsediğini
belirten bir ses tonu ile durumu açıkladı.
-
Yazı MAH’tan geliyor arkadaşlar! “Zata
mahsus”; ama sizden gizleyecek değilim ya, size de okuyayım da ülkemizde ne
şerefsiz adamlar varmış görün!..
Yazı
şöyleydi:
“… yazı
ile gönderilen kişi, (…) Üniversitesi hocalarından (…) Stalin’e gönderdiği
dilekçe ile Sovyet vatandaşlığına kabul edilmesini istemiştir… Kendisi, Bulgaristan
sınırından, ‘usulü dairesince ve kimseye gösterilmeden’ sınır dışı edilecektir…”
Yzb.
Aziz bu son cümleyi, üzerine basarak ve ağır ağır okurken, bir yandan da
levazım subayına anlamlı bir şekilde göz kırpıyordu.
Ben, hem
okunan yazıyı tam olarak anlayamamanın, hem de bir Türk vatandaşının, hele de
bir bilim adamının Rusya vatandaşı olmak istemesinin yarattığı şaşkınlığın
neden olduğu soru dolu gözlerle, bir süre yüzbaşıya baktım. Sonra düşüncemi
açıkladım:
-Nasıl iştir bu? Bir Türk
vatandaşı, bir üniversite hocası, ülkesini bırakıp düşmanı olan, şimdi de
Türkiye’den toprak isteyen Sovyet Rusya gibi bir ülkenin vatandaşı olmayı nasıl
ister?
Yüzbaşı,
bana yanıt vermedi; herhalde o yıllardaki (1940’lı) her Türk subayı gibi o da
böyle düşünüyordu.
Yüzbaşı
çavuşa seslendi.
-Getir şu namussuz herifi de
boyunu görelim!
Dışarı
çıkan çavuş, biraz sonra adı geçen kişiyle beraber döndü.
Süklüm
püklüm içeri giren kişinin elleri önden kelepçeliydi ve bir elinde içine birtakım
kağıtlar doldurulmuş olan bir kâğıt sepeti tutuyordu. Ben buna bir anlam
veremedim. Neden bir torba ya da küçük bir çantası yoktu? Belki de Stalin’e
yazdığı dilekçe MAH’ın eline geçmez, hiçbir kişisel eşya almasına fırsat
vermeden adamı yaka paça buraya göndermişlerdi. Belki de o, Rusya’da kendisinin
her türlü gereksinmesinin karşılanacağını düşünerek hiçbir şey almak gereğini
duymamıştı.
Adamın
rengi sapsarıydı. Sınır dışı edilecek bir kişinin yüzü herhalde pembe beyaz
olacak değildi ya! … Uzun boylu, kravatlı, takım elbiseli ve gözlüklü aydın bir
kişi görünümündeki adam, tüm korkmuş durumuna karşın, soğukkanlılığını korumaya
çalışır gibiydi. Gerçekte bu sonuca pek de şaşırmaması gerekirdi. Çünkü 1940’ların
Türkiye’sinde, böyle bir girişimin sonucunun da böyle olacağını düşünmeliydi. Hem
de Stalin daha birkaç yıl önce Türkiye’nin Doğusundan toprak isterken ve Boğazlar’
da hak iddiasında bulunurken, Türk istihbaratının ne denli duyarlı
olabileceğini bilmesi gerekirdi. Böyle bir girişimin vatan hainliği olarak
nitelendirileceğini hiç mi düşünmemişti? Aydın bir adamdı ve kuşkusuz bunları
da biliyordu… Eh işte şimdi sınır dışı edilecek arzusuna kavuşabilecekti. Komünist
Bulgaristan, her halde onu Rusya’ya gönderirdi. Gitsindi, hiç değilse Türkiye’den
bir hain eksilmiş olurdu. Rusya’ya gidince de hanyayı konyayı görürdü.
Levazım
üsteğmeni Fevzi ise, hafifçe sırıtıyordu. Bu çok tuhaf bir gülümsemeydi dudakları
hafife açık, gergin ve dişlerinin uçları görünüyordu, sanki birini ısırmak
istiyor gibiydi. Bu sırıtkan ağzı; kısılan, öç ve kin dolu gözleriyle
birleşince, Fevzi’nin yüzü korkutucu bir şekil almıştı; sanki üstüne atlayıp,
avını parçalamaya hazırlanan vahşi bir hayvan gibi bakıyordu adama…
Yüzbaşı,
çavuşa döndü:
-Peki oğlum! dedi. Teslim alın
ve nezarete atın. Dikkatli olun. Biz onu yarın sabah Bulgaristan’a postalarız,
o da sevgili Rusya’sına kavuşur, hah hah hah!
…
Adam, dışarı
çıkınca, Üsteğmen Fevzi, bana döndü ve sağ yumruğunu sol avucundan çıkarıp
sallayarak:
-Nah! Rusya’ya gideceksin!
Namussuz komünist piçi! Dedi.
Benim
bu hareketten pek bir şey anlamadığımı görünce açıklamak gereğini duydu
-Biz, dedi. Bu namussuz gibi
üç kişiyi postaladık sınır dışına; ama canlı olarak değil tabii. MAH’ın yazısındaki
“kimseye gösterilmeden sınır dışı edilsin” sözlerinin anlamı, “adamı
yok edin” demek oluyor. Anladın mı şimdi ha!?
Ertesi
gün, …… öğlen yemeği için gazioya gittiğimde, orada Üstğm. Fevzi ile karşılaştım,
iştahla yemeğini yiyordu. Benim, kendi masasına oturmamı işaret etti; ben de
oturdum ve yemeğimi istedim.
-Domuzu sınır dışına
postaladık, dedi.
-Eh, adam da isteğine
kavuşmuştur artık.
Fevzi
benim bu saflığıma kahkahalarla güldü:
-Yahu, sen de amma safsın be
Nevzat! Dün gece anlattıklarımı hiç mi anlamadın yani?
...
Sabahleyin de tutanağı yazıp tabur komutanına verdik. “… hiç kimseye gösterilmeden sınır dışı edilmiştir.” Altına da üçümüzün imzası bulunuyordu.
Yukarıdaki satırlar; adeta “elyazısı ile itiraflarını yazmış” 12 Eylül’ün kudretli generali Nevzat Bölügiray’ın “Geçmişten geleceğe” adlı kitabının hemen başında mesleğe başladığı ilk yıllarda ve de anlatımlara bakılırsa da muhtemelen Sabahattin Ali’nin katledildiği bir olayı anlatıyor. Çok vahim bir durum. Kitap yayınlanalı 11 yıl geçti. Çok merak ediyorum; acaba, herhangi bir kimse bu Yüzbaşı Aziz kim, Üsteğmen Fevzi kim diye sordu mu? Bunlar Türkiye Cumhuriyeti ordusunda daha başka ne görevler üstlendi, görevleri sırasında ne tür vukuat raporları tutuldu, vs vs… Peki; anlatımlarda (…) şeklinde beyan edilen üniversite hangisi, (…) şeklinde yazılıp geçilen kişi kimdir diye kimse merak etmedi mi acaba? En ince detayı hatırlayan muhterem bu tarz ile gizleme mi yapıyor? Yoksa o da mı hatırlayamadı? Kimse bu anlatılan vahim olayı önemsemediğine göre acaba bu kudretli general hayal mahsulü olaylar mı anlattı? Yoksa bunlar vukuat-ı adiyeden mi kabul edilerek geçildi? Peki tüm bu anlatılanlar hayal mahsulü ise neden Türkiye Cumhuriyeti ordusunu bu kabil vahim olaylarla zan altında bırakıyor diye çemkirilmedi? Yoksa kendisinin kendi tanımını yaparken “saf” diye nitelemesini doğru mu buldu değerlendirme yapacaklar? Eğer öyleyse bu kadar saf bir subayın bu kadar kademe ilerlemesi makul bir durum mudur acaba? Sorular, sorular, sorular… Ya da merak etme üstüne meşhur “darbı mesel” mi devrede acaba?